Türk sinemasının efsane filmi Hababam Sınıfı ile 2024 yapımı Penguen Dersleri filmi arasındaki benzerlikleri hiç düşündünüz mü? Bizim bir Evita’mız olmadı ama Arjantin’deki 1976 darbesiyle bizim 12 Eylül 1980 darbemizde ne çok benzerlikler var aslında. Oradaki Perşembe Anneleri’yle bizim Cumartesi Annelerimiz, askerî darbelerden sonra bozulan toplumsal adalet ve birey hakkı kavramlarımız, ekonomik açmazlarımız ne kadar da birbirini andırıyor!
Penguen Dersleri filmi Arjantin’de, 1976 darbesi sırasında özel bir erkek lisesinde İngilizce öğretmenliği yapan Tom Michel’in gerçekten yaşanmış anıları üzerine kurulmuş. 13 yaşındaki kızını sarhoş bir sürücünün trafik cinayeti (kaza değil bunlar) sonucunda kaybettikten sonra dünyaya küsüp yollara düşen, biraz ABD’de, ardından pek çok Orta Amerika ülkesindeki okullarda ders verdikten sonra Arjantin’e gelen, iç dünyasını açmaya pek de hevesli olmayan bir adam aslında.
Onun kendine sakladığı kişisel dünyasını açan kişiyse sıcakkanlı bir Latin insanı değil, unutamadığı eşi Angie’yi bir başka erkeğe kaptırdıktan sonra burada fen dersleri öğreten bir Finlandiyalı. Bıyıkları var, sakalı yok ve İngilizlerin, kuzeylilerin dünyasında bu özellik, tensel mutluluğu kendi cinsinden olanlarda arayanların imzası niteliğinde. Bizim İngiliz, darbe nedeniyle okullara verilen kısa tatilde hemen yanı başlarındaki Uruguay’a gidip kadınlarla hoş zaman geçirmek istediğinde, kendisiyle gelmekte ısrar eden Finliye bu yüzden, “Benim derdim kadınlarla kaçamak yapmak. Biliyorum ki senin böyle bir beklentin yok. O zaman niye benle gelesin ki?” diyor.
İngilizce öğretmenimizin aklı, bu kısa Uruguay kaçamağında, bir tango gecesinde tavladığı kadını yatağa atmakta ama kadın biraz sofistike. Önce biraz birbirimizi tanıyalım deyip plajda yürürken, sahile vuran petrol atıkları nedeniyle telef olan penguenleri dert ediyor, halen can çekişmekte olan son pengueni kurtaralım diyor.
Sevişme hayaline bu kadar yaklaşmışken kadını elinden kaçırmayı göze alamayan dostumuz mecburen pengueni de yanlarına almayı kabul ediyor. Artık otel odasındalar. Kadın pengueni temizleyip kendine getiriyor ama sonra “Ben aslında evliyim, hoşça kal” deyince, kahramanımız nahoş kokulu penguenle baş başa kalıyor.
Bizim Hababam Sınıfı’ndaki Hafize Ana gibi bir müstahdemi var kolejin, bir de Münir Özkul’un oynadığı Mahmut Hoca’nın daha aristokratı olan müdürü. Öğrenciler de tıpkı bizdeki Hababam Sınıfı talebeleri gibi, derslerle pek ilgisi olmayan zengin bebeleri.
Hafize Ana’nın torunu yoksul haklarını ve gözaltıları dert eden binlerce insan gibi usulsüzce kaybediliyor. Hafize Anamız göğsüne torununun resmini asıp, yakınlarının yerini sorgulayan Perşembe Anneleri’ne katılıyor.
Neredeyse 50 yıllık hikâye.
İzleyenlere tanıdık gelmiştir, izlemeyenler içinse bir sürü anahtar sözcük var bu hikâyede. 50 yaşın üzerindekiler bunların çoğunu bilir. Gençler ChatGPT veya Grok’tan yapay zekâ yardımı alıp bir zahmet öğrensinler.

Hababam Sınıfı, Hafize Ana, Mahmut Hoca, askerî darbe, gözaltında kaybedilenler, sorguya alınıp işkenceden geçirildikten sonra yine kayıtsız kuyutsuz salıverilenler, akıbetleri hâlâ bilinmeyen binlerce kayıp insan, onlar için kahrolan yakınları, analar, babalar, Perşembe Anneleri, Cumartesi Anneleri… Bizim 1980’lerde, 1990’larda öğrendiğimiz kavramlar. Ha, bir penguenimiz yoktu, onu da Gezi olayları sırasında ıslık çalmayı tercih eden karaktersiz haber kanallarımız sayesinde tanıdık.
Ben Penguen Dersleri filminde galiba en çok anlatım tekniğinden etkilendim. Yazıldıktan on yıllar sonra tavan arasından bulunan notlar ve hatta siyah-beyaz fotoğraf kareleri ve havuzdaki penguenin kısa film kaydı bu sakin ama güçlü filme uyarlanmış. Temel çıkış noktalarından bahsettik; öykünün tüm akışını anlatmak doğru olmaz. Ama anlatım tekniği, çok da vurucu sayılmayabilecek bu öyküyü tüm tadıyla, duygusuyla içinize alacağınız bir özellikle önünüze getiriyor; sonrası sizde artık.
Zaten iletişim biliminin temel ilkesi de bu. Sen mesajını bir tepsi içinde masaya bırakırsın, konuğun (izleyicin ya da okuyucun da diyebiliriz) oradan beğendiğini alır. Sen hepsini alsın, senin demek istediğini tamamen duysun istersin, konuğun ise kendine cazip gelen kısmıyla ilgilenir.
Penguen Dersleri buna çok güzel bir örnek. Siyasi mesajı gözünüze gözümüze sokmak gibi bir beklentisi olmadığı çok belli ama hayat böyle zaten. Öğretmenimiz siyasetten uzak kalmaya ne kadar çaba gösterirse göstersin, edebiyattan verdiği tüm örnekler aslında anlamayı, sorgulamayı, değerlere sahip çıkmayı ve direnmeyi davet ediyor. Derslerle ilgisi olmayan şımarık zengin bebeleri hayranlıkla dersin özünü kavramayı öğreniyorlar.
Buyrun, bizim dünyamıza bir paralellik daha. 12 Eylül rejimi apolitik nesil yetiştirmek istedi ama dünyanın belki de en politize seçmen kitlesine sahip bir ülke olduk. XYZ kuşakları bireysel önceliklere sahip olacak dendi ama Gezi Parkı ruhunu inşa etmek XY kuşaklarına, bugün toplumsallaşan düzen sorgulamasının inşası da üniversite önündeki bariyerleri aşan YZ kuşaklarına nasip oldu.
Penguen Dersleri filminde teknik olarak cezbedici animasyonlar, ses ve ışık oyunları yok. Tam tersine, çok sıradan, fazlasıyla alçakgönüllü ve hatta naif bir teknik kullanılmış. Sanki bir belgesel izler gibi hissederken öykünün tam da içine giriyorsunuz. Matematikteki tanjant kavramı gibi, olanları ve siyasi boyutlarını teğet geçen bir anlatımla işlerken sizi aslında hikâyenin tam da ortasına çekiyor.
Ve sonuç… Umutla iyimserliğin tırmanışı, kreşendosu, tam zirvedeyken tavana toslayıp hayal kırıklığı duygusuna evriliyor. Çünkü gerçek acımasız. Eşini yitiren penguenler yaşamazlar çünkü. Etrafındakilerin enerjisiyle bir yere kadar ama gerçek acımasız. Peki penguenin etrafındakilere verdiği ilham? Bu enerjiyi umuda evriltebilecek miyiz?