• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Kızıl Yazı:  Türkiye ile SSCB arasında "devrimci dolanıklıklar"

“Nergis Ertürk’e göre Türk komünist edebiyatı Rus edebi özgünlüğünün basit bir kopyası değildir. Anadolu’nun antiemperyalist mücadelesiyle Sovyetler’in devrimci formu çeviri yoluyla birbirine dolanmış ve bu ortaklıktan yepyeni bir dünya edebiyatının 'ikili doğum'u gerçekleşmiştir.”

Bakü'deki Birinci Doğu Halkları (Şark Milel-i Mazlumesi) Kurultayı'ndan. 1-7 Eylül 1920

BEYZA TAFRALI

@e-posta

İNCELEME

2 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Nergis Ertürk’ün Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim’i, İngilizce baskısından iki yıl sonra Türkçeye kazandırıldı. Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat profesörü olan Nergis Ertürk’ün, Türkçe edebiyatın modernleşme sürecini yapısökümcü bir yaklaşımla incelediği Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik adlı kitabıysa 2018 yılında dilimize aktarılmıştı.

Nergis Ertürk, Kızıl Yazı’da Cumhuriyet ve Sovyet “dolanık devrimler”i arasındaki edebi alışverişi; Nizamettin Nazif, Vâ-Nû, Suat Derviş, Abidin Dino ve Nâzım Hikmet’in özgün yapıtları, çevirileri, yayıncılık faaliyetleri üzerinden açımlıyor. Erotik komediden tarihsel kurmaca ve senaryolara, modernist sosyalist gerçekçi roman ve oyunlara uzanan geniş bir yelpazedeki yazıları bir araya getiren Kızıl Yazı; 1920’lerin sonları, 1940’lar ve (az da olsa) 1960’larda ortaya konan, ihmal edilmiş pek çok yapıttan ve türden oluşan ulusötesi devrimci edebiyat arşivini inceliyor.

Ertürk bu ihmal edilmiş edebiyat arşivinin sadece modern Türkçe edebiyatın bir parçası olmadığını, aynı zamanda ulusötesi bir “Sovyet edebiyat cumhuriyeti” ve küresel bir “dünya devrimi” arşivine ait olduğunu öne sürüyor. Bahsi geçen Türk yazarları Sovyet yazarlarla birlikte yorumlayan çalışmasında; edebi arayışların sadece Paris veya Londra üzerinden değil, Moskova-İstanbul-Bakü hattı gibi farklı coğrafi ve ideolojik koridorlar üzerinden de aktığını göstererek Batı merkezli edebiyat kanonuna alternatif bir yol öneriyor. Aynı zamanda, Sovyet Rus edebi formlarına atfedilen evrenselliği reddederek, bu “evrensel” formun Türkiye’nin “tikel” şartlarıyla birleştiğinde nasıl hibrit, yepyeni bir kimlik kazandığını ortaya koyan karşılaştırmalı bir metodoloji izliyor.

Nergis Ertürk
Kızıl Yazı: Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim
çev. Selahattin Özpalabıyıklar
Tetes Kitap
Mayıs 2026
512 s.

İki ana kısımdan ve beş bölümden oluşan Kızıl Yazı’nın “Giriş” bölümünde, Ertürk edebiyat araştırmalarının önemli bir eksikliğine dikkat çekiyor. Araştırmaların, Türk yazarlarının ulusötesi ve sürgün yaşamlarını incelerken temel bir bağlam olan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ile Rusya’yı birbirine bağlayan tarihsel koşulları ihmal ettiğini belirtiyor. Devamında da, tarihçi Adeeb Khalid tarafından Anadolu ve Bolşevik devrimlerinin “dolanıklığı” olarak adlandırılan meseleyi açıklıyor. Bu doğrultuda “dolanık devrimler”i; “İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgali ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarının paylaşılması sırasında Bolşevik Rusya’nın Kemalist Türkiye ile kurduğu diplomatik ve askerî ittifaklar” (Ertürk, 2026, s. 22) olarak tanımlıyor. Ayrıca 1920’nin ilkbahar ve yazında Sovyet Rusya’dan Anadolu’ya gelen tek “armağan”ın silah, mühimmat veya altın olmadığı, bu süreçte “Bolşevik” ve “komünist” sözcüklerinin de dilde birer yüzer-gezer gösteren olarak dolaşıma girdiğini ifade ediyor. Böylece Ertürk, dolanıklığın yalnızca devlet diplomasisi ve dış ilişkiler ağıyla sınırlandırılamayacağını, asıl bağın çeviri faaliyetleriyle, matbaa teknolojileriyle ve dilin öngörülemez gücüyle kurulan, çok daha derin bir anlam katmanında yattığını savunuyor.

Dünya komünizmi ve edebiyat enternasyonali tarihinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkıda bulunmayı amaçlayan Kızıl Yazı’da; Nergis Ertürk, Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kongresi’nin dünya komünizm tarihinde önemli bir küresel başlangıç ânı olduğuna işaret ediyor. Kurtuluş Savaşı tarihi, Anadolu’nun genel durumu ve Bakü Kongresi’nin şekillenmesine yardımcı olan karşılıklı gelişmeler birlikte incelenmeden, bu “başlangıç” ânına dair hiçbir edebi veya tarihsel anlatının tamamlanamayacağını iddia ediyor. Dolayısıyla Ertürk, bu süreçte yaşanan durumu tikelin (yani yerel şartların ve kültürün) evrensel olan (Sovyet/Marksist doktrin) tarafından yutulması veya ona tabi olması şeklinde değerlendirmez. Aksine, Anadolu ve Bolşevik devrimlerinin birbirine dolanması olarak görür. Bu karşılıklı etkileşim sayesinde de evrenselle tikelin “ikili doğumu”nun gerçekleştiğini belirtir. Kitabın temel meselesiyse, bu dolanık devrimler sürecinde Sovyetler Birliği ile yapılan resmî ittifaka rağmen, Kemalist devletin Türk komünizmine uyguladığı şiddetli baskının hem bölge içinde hem de ötesinde ne tür önemli edebi sonuçlar doğurduğunu gözler önüne sermektir.

Vâlâ Nureddin ile Nâzım Hikmet, Ankara yolunda, Kastamonu’da, 1921. (Fotoğraf: Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı)

Bu doğrultuda, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında iki ana edebi alışveriş yolu açılmıştır. İlk yol, Türkiye’nin komünizmi şiddetle bastırdığı 1920’ler ve 1930’lar boyunca gelişen resmî alışverişi temsil eder. İkinci yol ise, bu kitapta incelenen önde gelen komünist ve eski komünist yazarların çevirilerinden ve diğer edebi faaliyetlerinden oluşmuştur. İlk yoldan farklı olarak, bu yazarlar etkinliklerini coğrafi seyahat olanaklarıyla şekillendirmiş ve komünist çeviri pratiğini edebiyat alanına da genişleterek Cumhuriyet dönemine taşımışlardır. Bu isimler, Rus ve Sovyet edebiyatının bilinen ya da az bilinen yapıtlarını −yine ilk yolun aksine− Rusça orijinallerinden Türkçeye çevirmiş ve kendi özgün yapıtlarını yayımlamışlardır.

Nergis Ertürk, Kızıl Yazı’da “incelenen gezginlerin sınırı geçmelerinin yol açtığı komünist edebi çeviri ve üretimin yoğunlaştığı üç önemli ânı vurgu[ladığını]” (s. 45) belirtir. Kitabın birinci kısmı öncelikli olarak üç ismin güzergâhlarıyla şekillenen ilk yoğun edebi faaliyet ânına odaklanıyor: Nizamettin Nazif, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin. Bu bölümde, Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye dönüşü ve Resimli Ay dergisindeki yazılarında Marksist edebiyat eleştirisinin ilk modellerini oluşturması, Türkiye’de komünizmin şiirsel olarak yerelleşmesini başlatmış olmasıyla ilk ânı önemli ölçüde şekillendirdiğinden bahsediliyor. Ancak Nâzım Hikmet’in aksine, diğer iki ismin −erken Cumhuriyet dönemindeki geniş edebi etkilerine rağmen− bugün edebiyat antolojilerinde ve ders kitaplarında neredeyse hiç yer almadığı belirtiliyor. Dolayısıyla bu ilk bölümde odak noktası, Nâzım Hikmet’ten birkaç yıl önce Türkiye’ye dönerek yoğun bir çeviri ve edebiyat faaliyetinin ilk ânını başlatan Nizamettin Nazif ve Vâlâ Nureddin’in ihmal edilmiş yazıları oluyor.

Resimli Ay
Dergisi

“Edebiyat ve Sinemada Kurtuluş Savaşı: Marksist-Leninist Milliyetçiliğin Sınırları ve Postkolonyal Döneme Bırakılan Miraslar” adlı birinci bölümde, yazar öncelikle dolanık devrimlerin ihmal edilmiş önemli bir mirası olarak gördüğü Kurtuluş Savaşı hakkındaki tarihsel kurmacaları ve filmleri inceliyor. Savaş’ın hem Türk yazarlar hem de Yutkeviç ve Zarhi gibi Sovyet sinemacılar için önemli bir izlek haline geldiğinden bahsediliyor. Bu sinemacıların yapıtları, Nizamettin Nazif’in 1927-1928 yıllarında tefrika edilen ve çok satan Kara Davud’u ile Nâzım Hikmet’in (1939-41 arasında yazdığı ve ilk basımı 1965’te Kurtuluş Savaşı Destanıadıyla yapılan) Milli Kurtuluş Hareketi Destanı ve Mustafa Kemal’in 1927 tarihli kurucu Nutuk’uyla yan yana getirilerek yakın okumaya tabi tutuluyor.

Nizamettin Nazif, Kara Davud.
Osmanlıca başlayıp yeni harflerle biten 1928 baskısı.

“Vâlâ Nureddin’in Komik Materyalizmi ve Cinsel Devrim” başlıklı ikinci bölümdeyse, odak noktası Vâlâ Nureddin ve onun ihmal edilmiş erotik tarihsel mizahi romanı Baltacı ile Katerina (1928) oluyor. Ertürk’ün belirttiğine göre, 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başında Rusçadan yapılan edebi çeviriler büyük ölçüde Rus klasiklerinin sahne uyarlamalarıyla sınırlıdır. Bu dönemde Vâlâ Nureddin, Mihail Zoşçenko’nun kısa öykülerini ve Sovyet erotik romanlarını tefrika edip edebi uyarlamalar yaparak Türk okurlarını az bilinen çağdaş Sovyet yazarlarıyla tanıştırmıştır.

“Periferide Marksist Biçim: Modernist Sosyalist Gerçekçilikler” başlıklı ikinci kısım; Reşat Fuat Baraner, Suat Derviş, Zeki Baştımar, Abidin Dino ve Nâzım Hikmet’in yazılarını −ağırlıklı olarak dergiler üzerinden− takip ederek 1920’lerdeki dolanık devrimlerle “küresel ân”ın, bu isimlerin 1940’lar ila 1960’lara yayılan çalışmalarına uzun bir gölge düşürdüğünü belirtiyor. Ertürk, bu isimlerin entelektüel çabalarının, Batı Asya’daki Marksist-Leninist edebiyat çevirisinin ve alışverişinin (Nâzım Hikmet, Vâ-Nû ve Nizamettin Nazif’in erken dönem külliyatından sonraki) ikinci önemli ânını temsil ettiğini ortaya koyuyor. Komünist alışverişin yoğunlaştığı bu ikinci dönemde, Türkçe edebiyat üretiminin özgünlüğünün, onların yazdıkları dikkate alınmadan kavranamayacağı öne sürülüyor. Sovyet edebiyat enternasyonali üzerine yapılan çalışmalardan farklı olarak Kızıl Yazı; İkinci Dünya Savaşı yıllarını bir geri çekilme ve daralma olarak yorumlamıyor; aksine, Türkiye özelinde Marksist biçim ve sosyalist gerçekçi estetiğin en zengin deneylerine sahne olan, üretken bir dönem olarak okuyor.

İkinci kısmın ilk bölümü “Olumlu Kahraman Olarak Fahişe Cevriye: Suat Derviş ve Sosyalist Gerçekçi Romanın Etiği” adını taşıyor ve Sabiha Zekeriya Sertel ile birlikte Cumhuriyet döneminin en etkili komünist kadınlarından biri olan, romancı, gazeteci ve çevirmen Suat Derviş’e odaklanıyor. Öncelikle onun biyografisini şekillendiren dostluklarına, edebi güzergâhına, ilk yapıtlarına göz atıyor. 1940’ların başlarında, Türkiye’deki ilk “toplumcu dergi” olan Yeni Edebiyat’ın onun hayatında önemli bir dönüm noktası olduğuna dikkat çekiyor.

1940’ta Baraner ile evliliğinin ardından TKP yeraltı örgütünün yeniden canlanmasında aktif rol alan Suat Derviş, 1944’te tutuklanıp serbest kaldıktan sonra hem Avrupa’ya hem de Rusya’ya yolculuklar yapmıştır. Bu dönemde yazdığı yapıtlar Türkiye’de 1990’lardaki feminist döneme kadar ihmal edilmiştir. Orijinal Türkçe el yazması kayıp olan ve ilk kez 1969’da Moskova’da Rusça basılan Aşk Romanları adlı otobiyografik yapıtı, bu ihmal edilmiş romanlardan biridir. Bölümün odağındaki eser ise, “1948’de günlük Gece Postası’nda tefrika edilen ve bir romantizm tarafından içselleştirilmiş sosyalist gerçekçi bir olay örgüsü olarak en iyi şekilde tanımlanabilecek büyük yapıt” (s. 194) Fosforlu Cevriye’dir.

Bu doğrultuda, Nergis Ertürk öncelikle romanı Yeni Edebiyat’taki yazılar üzerinden, Türkiye’deki sosyalist gerçekçilik tartışmaları bağlamında konumlandırmaya çalışıyor. Devamında da romanın dil politikasını ve erotik alt olay örgüsünü inceledikten sonra, Fosforlu Cevriye’nin sosyalist gerçekçi “ana olay örgüsü”nün yenilikçi bir modernist feminist yeniden yazımı ve Marksist estetiğe dikkate değer bir katkı olarak okunması gerektiğini savunuyor. Onun aykırı estetiğinin en iyi şekilde “modernist sosyalist gerçekçilik” olarak tanımlanabileceğini öne sürüyor. Türkiye’de 1960’ların sonuna kadar büyük ölçüde unutturulup sadece “TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat’ın eşi” olarak gölgede bırakılan Suat Derviş’in, aslında Sovyet ve Asya-Afrika edebiyat enternasyonalinde aktif bir figür olarak yer aldığını belirtiyor Ertürk.

“Abidin Dino’nun Köylü Tiyatrosu ve Sovyet Faktura’sı: Sosyalist Gerçekçiliği Yabancılaştırmak” adını taşıyan sonraki bölüm; ressam, yazar, karikatürist ve kitap illüstratörü Abidin Dino’nun −başta oyunları ve denemeleri olmak üzere− edebi ve sinemasal katkılarına odaklanıyor. Dönemin dergilerin faaliyetlerinde öncü rol oynaması ve “1940 kuşağı” edebiyatçı gençliği arasındaki TKP sempatizanları üzerinde önemli bir etki yaratmasına rağmen, yapıtlarının enternasyonal edebiyat üzerine mevcut çalışmalarda oldukça ihmal edildiğinden söz ediliyor.

Sovyet film yönetmeni Yutkeviç’le tanışması ve onun aracılığıyla Sovyetler Birliği’ne yolculuğu Abidin Dino’nun estetik ve politik güzergâhını derinden etkilemiş ve Türkiye’ye döndükten sonra Sovyetler’de öğrendiği sinemasal ve edebi kavramları yerel bağlama taşımıştır. Ertürk, 1940’larda Türkiye kırsalı üzerine çok yönlü çalışmalar yapan Abidin Dino’nun, Anadolu köylüsünü ve topraksız işçileri anlatan Kel ve Verese adlı iki oyununda modernist sosyalist gerçekçi bir “öğretici tiyatro” yaratmasıyla, Cumhuriyet dönemi komünizmine ve Sovyet edebiyat cumhuriyetine önemli katkıda bulunduğunu öne sürüyor. Özellikle Adana sürgünü döneminde yazdığı oyunlarında, kırsaldaki ezilen insanları romantik bir duygusallıkla ele almak yerine; onların kendi içlerinde güç, arzu ve çıkar çatışmalarıyla bölünmüş, eleştirel özneler olduğunu savunmasıyla, dönemindeki diğer Sovyet çağdaşlarından farklılaşarak uluslararası edebiyat çevrelerinde dikkat çeken, önemli bir figür haline geldiğinin altını çiziyor.

Ahmet Oktay’ın, Abidin Dino’nun eserlerindeki bu halk/folklor ilgisini sadece yerel bir “antifaşist cephe” politikasına bağlayıp kaba bir gerçekçilik olarak görmesine karşı çıkılarak, Dino’nun sanatının arkasındaki asıl gücün Sovyet sinemasından aldığı estetik ilkeler olduğu savunuluyor. Son alt bölümdeyse, Dino’nun kırsalda geliştirdiği bu yeni, melez ve modernist sosyalist gerçekçi çizgiyi, onun Adana’daki genç çalışma arkadaşı olan ve o dönem “Kemal Sadık Göğceli” adını kullanan Yaşar Kemal’in, Çukurova’nın ezilen insanlarını anlattığı o meşhur romanlarında ve öykülerinde sürdürdüğü ifade ediliyor.

Kızıl Yazı, “Lenin’in Gölgesinde: Nâzım Hikmet’in Dizisel Düzyazı Poetikası ve (Post)komünizm Zamanı” adlı bölümde Nâzım Hikmet’in sosyalist gerçekçi estetiğe ve Marksist biçime yaptığı özgün katkının incelenmesiyle sona eriyor. Odağındaki eserleriyse epik manzum romanı Memleketimden İnsan Manzaraları ve otobiyografik romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim. Nergis Ertürk, birinci bölümde, onun Kurtuluş Savaşı hakkındaki ihmal edilmiş yazılarını ve Kemalist tarihyazımını yeniden yazmasını ele almıştı. Bu bölümdeyse Nâzım Hikmet’in Marksist estetiğe katkısını resmetmeyi amaçlıyor. Edebiyat eleştirmenlerinin, onun gazeteciliğinin önemini ihmal ettiklerini söyledikten sonra; Yeni Dünya, İştirak, Kızıl Gazete, Aydınlık gibi gazete ve dergilerdeki rollerine değiniyor. Nâzım Hikmet’in TKP arşivinde son zamanlarda yayımlanmış komünist gazetecilik üzerine yazışmalarını ve raporlarını edebi yapıtlarıyla ilişkilendirerek okuyan Nergis Ertürk, bunun sonucunda –yaygın kanının aksine− onun edebi yazılarında Mayakovski’den çok Lenin’in anahtar bir etkisi olduğunu ileri sürüyor. 1920’lerin sonundan 1960’lara kadar şiirinin ilkelerini oluşturan dizisel yazı anlayışını Lenin’den ödünç aldığını iddia ediyor.

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’e Nâzım Hikmet’in bütün yapıtlarının bir üst romanı olarak yaklaşan son alt bölüm, 1960’larda onun dizisel düzyazı poetikasındaki süreklilikleri ve değişimleri ele alıyor. Nâzım Hikmet’in dünya edebiyatındaki komünist figür eksikliğini doldurma hedefine dikkat çekerken, eserin aslında yazarın 1925’teki kendi siyasi yeraltı faaliyetlerinden izler taşıdığını ve zayıf düşmüş bir devrimcinin ironik bir anlatımını sunduğunu vurguluyor. Fakat Ertürk’e göre, bu roman salt biyografik bir metin veya geleneksel bir forma dönüş (gerileme) olarak değil, sosyalist gerçekçiliğin estetiğine yapılmış, yenilikçi ve büyük bir katkı olarak okunmalıdır. Ayrıca roman, farklı zaman dilimleri arasında gidip gelen ve anlatıcı perspektiflerini değiştiren modernist anlatım teknikleri kullanmasıyla, Nâzım Hikmet’in ömür boyu süren biçimsel deney arayışının başarılı bir devamı olarak da görülmelidir.

Nergis
Ertürk

Sonuç olarak, Nergis Ertürk’ün ortaya koyduğu üzere, Türk komünist edebiyatı Rus edebi özgünlüğünün basit bir kopyası değildir. Anadolu’nun antiemperyalist mücadelesiyle Sovyetler’in devrimci formu çeviri yoluyla birbirine dolanmış ve bu ortaklıktan yepyeni bir dünya edebiyatının “ikili doğum”u gerçekleşmiştir. Çeviri faaliyeti burada pasif bir aktarım olmaktan çıkmış, yerel şartlarla birleştiğinde yepyeni anlamlar üreten “kurucu bir güç” olarak işlev görmüştür. Türk yazarlar kendilerini bu küresel sistemin “ezik/kenarda kalmış bir istisnası” olarak değil, evrenseli şekillendiren ana aktörlerden biri olarak görmüş ve bunu metinleriyle savunmuşlardır. Yapıtlarında biçimci-modernist sapmalarla sosyalist gerçekçiliği avangart bir potada eriterek Marksist estetiğin tek bir “köken”e veya kanona hapsedilemeyeceğini göstermişlerdir.

“Bu bağlamda Kızıl Yazı, silinmeye, kaybolmaya, (oto)sansüre, ikincil revizyona, inkâra ve dağılmaya maruz kalan bu dağınık edebiyat arşivi”ni (s. 61) resmî diplomatik kanalların ötesinde, sınır hatlarındaki kaçaklar ve yeraltı ağları üzerinden irdeliyor. Eser bu arşivi gün yüzüne çıkararak modern Türkçe edebiyatın alan çalışmaları için önemini ortaya koyarken, diğer yandan karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarında yeni ufuklar açmayı hedefliyor. Ayrıca Sovyet tecrübesini yalnızca bir Soğuk Savaş ideolojisi olarak gören postkolonyal teorinin kör noktalarını eleştirerek, sömürgecilik karşıtı küresel edebiyat tarihine yeni bir perspektif kazandırma iddiasını taşıyor.

Her ne kadar çeşitli araştırmacılar, alanı şekillendiren Avrupa-merkezciliği bir kenara bırakarak modern Türkçe edebiyatın doğuşunu Ermeni, Rum, Kürt, Yahudi-İspanyol ve Arap dilleri ve edebiyatlarıyla ilişkili olarak incelemeye başlasalar da, Nergis Ertürk hiçbir çalışmanın Türk ve Sovyet edebiyat ilişkilerini kapsamlı biçimde ele almadığını belirterek bu literatürdeki söz konusu eksikliği gidermeyi amaçlıyor.

Kızıl Yazı sadece Türk ve Sovyet edebiyatı arasındaki görünmez bağları açığa çıkarmakla kalmıyor. Aynı zamanda edebiyat tarihçiliğinde periferi ile merkez arasındaki hiyerarşik kalıpları yıkan, ezber bozucu bir metodoloji sunuyor. Bu noktada, literatürdeki böylesine önemli bir boşluğu dolduran eseri dilimize kazandıran Tetes Kitap’a da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Temennim bu dizinin edebiyat tarihine yeni yorumlar sunan, dünya literatüründe yön belirleyici bir rol oynamasına rağmen henüz dilimize çevrilme imkânı bulamamış diğer önemli yapıtlarla genişleyerek devam etmesi.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Kızıl Yazı
  • Nergis Ertürk

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Taştan Düş Yaratmak:

Bir hafıza topografyası olarak şehir

Edebiyat, müzik, resim, sinema ve şehir başlıkları etrafında beş kitaba yayılacak olan Taştan Düş Yaratmak dizisinin ilki "Edebiyat" için Fatma Berber ve Cansu Canseven ile konuştuk.

ESİN HAMAMCI

Sonraki Yazı

DENEME

Fantastik ve gençlik:

Derinliğin dışarıda bırakılmış alanları

“Gençlik, henüz kesinleşmemiş bir kimliğin ve sabitlenmemiş bir dünyanın eşiğidir. Fantastik anlatı ise bu belirsizliği görünür kılar ve onu anlamlandırmanın yollarını araştırır.”

ASLI HAMDİYE ÇORBACI ÖZKAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist