Taştan Düş Yaratmak:
Bir hafıza topografyası olarak şehir
Edebiyat, müzik, resim, sinema ve şehir başlıkları etrafında beş kitaba yayılacak olan Taştan Düş Yaratmak dizisinin ilki "Edebiyat" için Fatma Berber ve Cansu Canseven ile konuştuk.
İstanbul, 1940'larda köprüden Galata'ya bakış ve mavnalar
Ayrıntı Yayınları’nın “Sanat-Kuram” dizisinden çıkan, Fatma Berber’in yayına hazırladığı Taştan Düş Yaratmak, mekânı fiziksel varlığının ötesine taşıyarak, hafızanın, duyguların, sanatın ve insan deneyiminin kesişim alanı olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Edebiyat, müzik, resim, sinema ve şehir başlıkları etrafında beş kitaba yayılan bu seri, şehirlerin görünmeyen katmanlarını, tarihin kayda geçirmediği sesleri ve gündelik hayatın izlerini takip ediyor. Bu söyleşide, Fatma Berber’le kitabın ortaya çıkış serüvenini, hafızayla mekân arasındaki ilişkiyi, edebiyatın şehirleri nasıl yeniden kurduğunu ve neden bugün birlikte hatırlamanın yeni yollarına ihtiyaç duyduğumuzu konuştuk. Berber, Taştan Düş Yaratmak’ı bir şehir tarihi ya da röportaj derlemesi olmaktan çıkarıp, farklı disiplinlerin birbirine temas ettiği, canlı bir düşünme ve karşılaşma alanına dönüştürüyor. Bu söyleşi de tam olarak o alanın kapılarını aralıyor.
Ayrıntı Yayınları’nın “Sanat-Kuram” dizisinden çıkan Taştan Düş Yaratmak, mekânlara disiplinlerarası bir yaklaşımla bakıyor. Mekânların hikâyesini farklı yaklaşımla ele aldığınız kitabın serüveni nasıl oluştu? Çıkış noktanız neydi?
Taştan Düş Yaratmak, mekân, hafıza ve sanat arasındaki görünmez ilişkiyi anlama merakımdan doğdu diyebilirim. Uzun yıllar hafıza meselesi üzerine hem akademik hem de sanatsal anlamda düşündüm, çalıştım, saha araştırmaları yazdım. Hafıza ama kimin hafızası? Resmî tarih çoğu zaman yüksek sesle konuşanları kayda geçiriyor; oysa suskunların, görünmeyenlerin ve gündelik hayatın da bir tarihi var. Benim ilgimi çeken hep bu katman oldu. Bu nedenle, kitabı bir kent tarihi ya da gezi rehberi olarak kurgulamadım. Bir hanı, bir oteli ya da bir kuleyi mimari özellikleri üzerinden anlatmaktan çok, onların içinde birikmiş hikâyelerin, duyguların ve hatırlama biçimlerinin peşine düştüm. Çünkü bana göre mekân yalnızca fiziksel bir gerçeklik değil; hafızanın kendine yer bulduğu, deneyimlerle sürekli yeniden kurulan, canlı bir ilişki alanı. Bu ilginin altında daha kişisel bir soru da vardı: İnsan neden hatırlar? Neden bazı mekânlara, seslere, kokulara ya da hikâyelere tekrar tekrar döner? Sanırım biraz da eve dönmeye çalıştığımız için... Fakat o ev her zaman fiziksel bir yer değil; bazen bir çocukluk duygusu, bazen kaybedilmiş bir zaman, bazen de kendimizle ve dünyayla kurmaya çalıştığımız ilişki. Geçmişi depolayan bir arşiv kurmaktan çok, geçmişle bugün arasında yeni bağlar açabilecek bir düşünme alanı yaratmaya çalıştım. Sanatla ilişkim de bu arayışın önemli bir parçası. Dünyayı anlamlandırma biçimimde sanat her zaman bir yol arkadaşı oldu. Bunu biraz gece karanlığında kendi evimin içinde dolaşmaya benzetiyorum. Işığı açmadan da hangi eşyanın nerede olduğunu, neresinin kırık olduğunu bilirsiniz ya... Sanatla kurduğum ilişki de böyle bir aşinalık hissine dayanıyor. Belki bu yüzden kusursuz ve pürüzsüz anlatılarla hiçbir zaman rahat bir ilişki kuramadım. Bir şeyi gerçekten sevmek, onu parlatıp kusurlarını gizlemek midir; yoksa bütün çatlaklarıyla kabul etmek mi? Ben ikinciye daha yakınım. Kitabın sanatla, mekânla ve geçmişle kurduğu ilişki de biraz bu çatlaklarda, sanatın birbiriyle diyalog halinde olduğu alanlarda şekilleniyor. Tarihin kayda geçirmediği insanlar, duygular ve deneyimler bize nasıl ulaşır? Mekânlar bu hafızayı nasıl taşır, sanat onu nasıl görünür kılar? Başlangıçta tek kitap olarak tasarlamıştım. Zamanla edebiyat, müzik, resim, sinema ve şehir başlıklarında genişleyerek beş kitaplık bir seriye dönüştü. Bu dönüşümde Ayrıntı Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Gökçe Alper’in yönlendirmesi belirleyici oldu. Seri boyunca bana eşlik eden, iğneyle kuyu kazarcasına seriyi yayıma hazırlayan editörüm Cansu Canseven’in sabrı ve titizliği de bu yolculuğu mümkün kıldı.
Mekânı bir kavram olarak ele alırsak, sizin için önemi ve bunu bir problematiğe dönüştüren sebebi nedir? Mekânı hangi bakışla/yaklaşımla ele alıyorsunuz?
İnsanın dünyayla kurduğu ilişkinin en görünür formlarından biri de mekân bana göre. Kim olduğumuzu anlatırken şehirle de ilişkilendiriyoruz. Çocukluğumuzun evi, yıllarca geçtiğimiz bir sokak, dönüp bakamadığımız bir bina ya da bize ait olduğunu hissettiğimiz bir şehir... Bunların her biri yalnızca bir yer değil; aynı zamanda deneyimlerin, duyguların ve hatıraların taşıyıcısı. Mekânı benim için bir problematiğe dönüştüren de bu. Modern dünyada onu çoğu zaman fiziksel sınırları olan bir nesne gibi düşünüyoruz. Oysa bir mekânı anlamlı kılan yalnızca mimarisi değil; ona yüklediğimiz anlamlar, orada yaşananlar ve zaman içinde biriken izler. Bir bina yıkıldığında yalnızca taşlar kaybolmuyor; ona bağlı hatırlama biçimleri de dönüşüyor. Bu nedenle, mekâna biraz Gaston Bachelard’ın önerdiği yerden bakıyorum. Pierre Nora’nın hafıza mekânları kavramı ve Walter Benjamin’in gündelik hayatın içindeki izleri takip eden yaklaşımı da düşünme biçimimi etkileyen kaynaklar arasında. Benim için mekân, mimarlıkla olduğu kadar sanatla, edebiyatla ve insan deneyimiyle de ilgili. İlgimi çeken de tam olarak bu eşik. Mekânın somut olanla hayal edileni, tarih ile hatırlamayı, taş ile düşü buluşturduğu yer. Taştan Düş Yaratmak serisi de biraz bu aralığa bakmaya çalışıyor.
Taştan Düş Yaratmak serisi “Edebiyat” ilk kitabıyla başladı. Mekân ve edebiyat yan yana geldiğinde aklınıza ilk hangi yazarlar/eserler geldi? Bu bölümde tam olarak vurgulamak, öne çıkarmak istediğiniz noktalar nelerdi?
Mekân ve edebiyat yan yana geldiğinde, aklıma ilk olarak çok sevdiğim yazar Ahmet Hamdi Tanpınar geliyor. Aslında pek çok yazar için İstanbul bir şehirden çok, hatırladıkları, dönemin ruh halidir. Bunun yanında Italo Calvino’dan Görünmez Kentler, Proust’tan Kayıp Zamanın İzinde, Orhan Pamuk’tan başucu kitaplarımdan olan İstanbul: Hatıralar ve Şehir, Zaven Biberyan’dan Karıncaların Gün Batımı, Reşat Ekrem Koçu’dan İstanbul Ansiklopedisi ve ayrıca Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Sermet Muhtar Alus’un kitapları da benim için pusulaydı. Mekân edebiyatta pasif bir dekor değildir. Seri boyunca bahsettiğim ve kendimi de çok yakın hissettiğim, önsözde de yazdığım 19. yüzyıl İstanbul’u mesela; 19. yüzyıl seyyahlarının İstanbul’a bakışı gibi bir fon ya da oryantalist bir nesne değildir. Şehrin görünmeyenlerini, çapaklarını, kirini pasını, sokak köpeklerini anlama çabası da mekâna dahil. Mesela bu kitapta Karıncaların Gün Batımı’nın Baret’i ve Huzur’un Mümtaz’ıyla İstanbul’da yürüdük. Bir şehri deneyimlemeden o şehirde yazılmış bazı metinleri anlamak mümkün olmadığı gibi, kimi zaman edebiyat da şehri yeniden kuruyor; ona yeni anlamlar, yeni hafızalar kazandırıyor.
Bu bağlamda hangi yazarlarla irtibata geçtiniz? Serinin “Edebiyat” kitabında kimlerle karşılaşıyoruz? Ve mekânı edebiyatla nasıl bağlantılandırıyorlar?
Seri boyunca yüzden fazla kişiyle görüştüm, ancak serinin ilk kitabında farklı kuşaklardan, coğrafyalardan ve edebi ya da düşünsel damarlardan gelen isimleri bir araya getirmeye özen gösterdim. Benim için önemli olan yalnızca mekânı konuşmak değil, her yazarın mekânla kurduğu ilişkinin izini sürmekti. Çünkü aynı şehir, aynı sokak ya da aynı bina farklı zihinlerde bambaşka anlamlar kazanabiliyor. Taştan Düş Yaratmak: Edebiyat’ta yer alan isimlerden biri Georgi Gospodinov’du. “Her hikâye, her kitap, bir zamanın insanlarını başka bir zamanın kıyılarına taşıyan küçük birer Nuh’un Gemisi gibi” demişti. Gospodinov’un metinlerinde mekân geçmişin saklandığı bir yerden çok, geçmişin sürekli yeniden üretildiği bir alana dönüşüyor. Elise Hugueny-Léger ile kişisel ve kolektif hafızanın nasıl mekânsallaştığını; Bejan Matur ile şiirde tanıklığın ve coğrafyanın nasıl canlı bir varlığa dönüştüğünü konuştuk. Zeynep Tuğçe Karadağ ve Hayriye Ünal ise mekânın şiirsel imkânları üzerine düşündüler. Bunun yanında Orhan Koçak’tan Rober Koptaş’a, Murat Belge’den Haldun Hürel’e kadar pek çok isim; şehirlerin, anlatıların, sözlü kültürün ve hafızanın birbirine nasıl temas ettiğini farklı açılardan değerlendirdi. Bu söyleşileri yalnızca bir röportajlar toplamı olarak görmüyorum. Bir araya geldiklerinde, mekânın ve şehrin edebiyattaki yerini tek bir tanıma indirgemek yerine, çoğul bir düşünme alanı açıyorlar.
Sıralanmış röportajlardan ziyade, her röportajın başında, röportajda bahsi geçen konuyla ilgili sizin de ayrıca bir metninizin yer alması, konuyu aynı zamanda sizin bakış açınızdan da yakalamamız kitabın en can alıcı yerlerinden. Bu “birlikte okuma” halinin sizin için önemi neydi?
Aslında en başından itibaren kitabın yalnızca röportajlardan oluşmasını istemedim. Çünkü beni ilgilendiren şey yalnızca insanların ne düşündüğünü kayda geçirmek değil, o düşüncelerin hangi sorulardan, hangi duygulardan ve hangi hafıza katmanlarından doğduğunu da anlamaya çalışmaktı. Bu nedenle, kitabı bir başarılar kataloğu ya da ünlüler arşivi gibi tasarlamadım. Her söyleşinin önüne yerleştirdiğim metinler de bu düşünceden doğdu. Onları bir giriş yazısı ya da akademik çerçeve olarak değil, bir düşünme alanı olarak kurguladım. Benim zihnimde dolaşan sorular, çağrışımlar, kişisel arşivler ve tarihsel fragmanlar önce o metinlerde beliriyor; ardından aynı mesele söyleşi yaptığım kişinin bakış açısından yeniden anlam kazanıyor. Özellikle hafıza, sanat ve mekân gibi konularda tek bir bakış açısının yeterli olduğuna inanmıyorum. Bu nedenle, kitabı bir monolog olarak değil, farklı seslerin birbirine değdiği bir karşılaşma alanı olarak düşündüm. Bu yapı biraz birlikte düşünme pratiğine benziyor. Ben bir kapı aralıyorum; ardından söyleşi yaptığım kişi o kapıdan geçerek başka bir manzara gösteriyor. Bazen aynı noktada buluşuyor, bazen farklı yönlere bakıyoruz. Benim için önemli olan, bu farklı bakışların yan yana gelebilmesiydi. Farklı hafızaların, deneyimlerin ve düşünme biçimlerinin birbirine temas ettiği bir diyalog alanı oluşturuyor. Kitabı da bir arşivden çok bir öneri, bir davet olarak görüyorum. Böyle bir zamanda nasıl hatırlayabiliriz; daha da önemlisi, nasıl birlikte hatırlayabiliriz? Bu nedenle, konvansiyonel bir anlatı kurmak yerine, Jacques Rancière’in “özgürleşmiş seyirci” fikrine yaklaşan; okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp düşünsel sürecin bir parçası haline getiren bir yapı kurmaya çalıştım.
Taştan Düş Yaratmak, edebiyatçıların, yazarların, eleştirmenlerin gözünden bir harita oluşturmaktan ziyade, yazarların veya eserlerdeki karakterlerin mekânla kurduğu ilişkiyi derinleştiren metinlerden oluşuyor. Bu “arkeolojik kazı”yı bir nevi “duygu arkeolojisi” veya “hafıza topografyası” olarak adlandırabilir miyiz?
Evet, kesinlikle. Çünkü Taştan Düş Yaratmak’ta ilgilendiğim şey, bir mekânın kronolojik tarihini çıkarmak ya da mimari özelliklerini belgelemek değil; o mekânda birikmiş duyguların, hatıraların, kayıpların, arzuların ve hayallerin izini sürmek. Arkeoloji dendiğinde aklımıza genellikle toprağın altındaki katmanlar gelir. Oysa şehirlerin ve mekânların da görünmeyen katmanları vardır. Bir sokaktan geçtiğimizde yalnızca taşları, duvarları ya da binaları görmeyiz; farkında olsak da olmasak da, orada yaşanmış hayatların tortularıyla karşılaşırız. Zaman geçer, insanlar gider ama bazı duyguların izi mekânlarda kalmaya devam eder. Bu nedenle, kitapta bir tarihçinin yaptığı türden bir kazıdan çok, bir duygu arkeolojisi yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Mekânları hafızanın, özlemin, kaybın ve aidiyetin taşıyıcıları olarak ele alıyorum. Bu yüzden, “hafıza topografyası” ifadesi de bana çok yakın geliyor. Her şehrin, her insanın ve hatta her sanat eserinin kendine özgü bir bellek haritası olduğuna inanıyorum. Belki de bu yüzden, büyük tarihsel olaylardan çok küçük ayrıntılar ilgimi çekiyor. Bir otelde ilk kez asansöre binen bir muvakkitin heyecanı, bir sergiye gitmek isteyen genç bir kızın merakı ya da bir kuleye yüklenen anlamlar... Taştan Düş Yaratmak ne klasik anlamda bir şehir tarihi ne de yalnızca bir edebiyat incelemesi. Belki de en doğru tanım, gerçekten sizin önerdiğiniz gibi, “bir hafıza topografyası” ya da “duygu arkeolojisi” olurdu. Taşın içinde saklı kalmış insan seslerini ve düşleri duymaya çalışan bir arkeoloji... Üstelik bu düş her zaman güzelliklerden oluşmuyor; bazen bir özlem, bazen bir kâbus, bazen de geçmişin hayaletleri o taşların arasında yaşamayı sürdürüyor.
Kitaba bir de dijital arşiv ekleniyor. Bu fikir nasıl gelişti? Sizce kitabı nasıl anlamlı kılıyor?
Açıkçası, hafıza üzerine düşünürken tek bir mecranın yeterli olmadığını düşünüyorum. Zaten hatırlama biçimimiz de böyle işlemiyor. Bir şehri bazen bir fotoğrafla, bazen bir şarkıyla, bazen bir kokuyla, bazen de okuduğumuz bir cümleyle hatırlıyoruz. Bellek doğrusal değil; çağrışımlarla çalışan, çok katmanlı bir yapı. Dijital arşiv fikri de biraz buradan çıktı. Kitabın anlattığı hafıza biçimiyle, okurun kurduğu deneyim arasında bir paralellik kurmak istedim. Diğer yandan bu arşivi bir otorite alanı ya da tamamlanmış bir koleksiyon olarak görmüyorum. Daha çok, okuru yeni keşiflere davet eden, açık bir kapı gibi düşünüyorum. Kitapta sözünü ettiğimiz bir mekânın fotoğrafına bakmak, dönemin müziğini dinlemek ya da arşiv görüntülerine rastlamak, okurun kendi hafıza haritasını oluşturmasına da imkân tanıyor. Taştan Düş Yaratmak, geçmişi vitrine kaldırılmış bir müze nesnesi olarak değil, bugünle konuşmaya devam eden, canlı bir deneyim olarak ele amaya çalışıyor. Dijital arşiv de bu diyaloğun sürmesini sağlayan araçlardan biri. Metinle başlayan yolculuğun sayfa kapandıktan sonra da devam etmesine imkân veriyor.
Serinin devamında okurları neler bekliyor?
Serinin devamında sırasıyla Müzik, Resim, Sinema ve Şehir kitapları yer alacak. Her biri Taştan Düş Yaratmak’ın temel meselesini farklı bir sanat disiplini üzerinden yeniden düşünmeye çalışacak. Serinin ikinci kitabı Müzik’te mekân, hafıza ve sanat arasındaki ilişki bu kez başka sesler, başka imgeler ve başka anlatılar aracılığıyla tartışılacak. Metinler, söyleşiler ve QR kodlarla ulaşılabilen müzik seçkileriyle birlikte ilerliyor. Bu kitapta da yine dünyaca tanınan müzisyenlerden yerel dengbêjlere, ozanlardan araştırmacılara kadar çok farklı isimler yer alıyor.
Editör Cansu Canseven:
"Sinema kitabını herkesin dört gözle beklemesini isterim"
1930'lar.
Fatma Berber’le çalışmak, onun kaleminden çıkan herhangi bir metni çalışmak benim için gerçekten muazzam bir keyif, önce bunu belirtmek isterim. Ayrıca Fatma inanılmaz çalışkan bir yazar; onunla o kadar iyi bir editör-yazar ilişkisi geliştirdik ki yıllar içinde, artık birbirimizin ne demek istediğini, yorumun ne yöne gideceğini, metnin ne talep ettiğini ikimiz de çok iyi biliyoruz. Bu kitap serisini fikir olarak benimle ilk paylaştığı ânı ve nasıl heyecanlandığımı dün gibi hatırlıyorum. Beş farklı disiplinle mekânın ilişkisini sorgulamak, ilgili alanın en değerli isimleriyle de bu yazıları zenginleştirmek hakikaten zor iş. Ama altından öyle güzel kalktı ki Fatma; ara ara Word dosyasında da ona yazdığım gibi, “Zihnine hayran kaldım”. Bu seride benim favorim, elbette kendi alanım da olduğu için “Edebiyat” idi ama “Sinema” kitabını herkesin dört gözle beklemesini isterim; o gerçekten bambaşka bir kitap oldu. Taştan Düş Yaratmak: “Edebiyat”ta çok sevdiğim isimlerle yaptığı röportajlar bir yana, yıllar önce okuduğum romanları yeniden hatırlamak, bu sefer belleğin ve mekânın izinde unuttuklarımızı, fark etmediklerimizi, o gözle bakmadıklarımızı Fatma’nın değerlendirmesiyle okumak, inanılmaz bir okuma deneyimi sunuyor.
Bu kitap serisi zaten bir referans çalışması, kaynak kitap gibi değerlendirilmeli ve illaki her kütüphaneye girmeli. İlk hikâye anlatıcılarının mekânları mağara duvarlarından başlayarak ilerleyen metinde belleğin, hatırlamanın ve unutmanın altını oyuyor Fatma. Bir sözü var onun kitapta, “Roman yaşama, yaşam romana sızar” diye. O kadar doğru ki... Bir kitap okuduktan sonra asla bir önceki insan olmayız; bu kitabı da okuduktan sonra edebi metinlere asla eskisi gibi bak(a)mayız.
Son olarak, ben çeviribilimde yaptığım çalışmalar ve genel anlamda çalıştığım kitaplar sebebiyle disiplinlerarası metinlere hep çok yakın durmuşumdur; bu bağlamda Fatma’nın edebiyattan müziğe, resimden sinemaya ve en nihayetinde de mimari sorgulamaların olduğu şehire geleceği bu kitap serisinin beni mest ettiğini söylemeliyim. Çok zor bir iş bu; beş farklı disiplini bir tema etrafında ele almak, alanın en iyilerini bir araya getirmek ve her biriyle başka eserlerin altını oymak… Ben tüm seriyi okuduğum için söyleyebiliyorum ki, her biri birbirinden kıymetli ve çok iyi yazılmış metinler, büyük araştırmaların neticesinde ortaya çıkarılmış eserler bunlar; çokça okunmayı ve referans olmayı hak ediyorlar.
Önceki Yazı
Kitle edebiyatı ve Kıştan Sonra:
Bazı kitaplar neden çok satmaz?
“Kıştan Sonra sürükleyici kitle edebiyatına mesafesini, kullandığı dille de inşa ediyor.”
Sonraki Yazı
Kızıl Yazı: Türkiye ile SSCB arasında "devrimci dolanıklıklar"
“Nergis Ertürk’e göre Türk komünist edebiyatı Rus edebi özgünlüğünün basit bir kopyası değildir. Anadolu’nun antiemperyalist mücadelesiyle Sovyetler’in devrimci formu çeviri yoluyla birbirine dolanmış ve bu ortaklıktan yepyeni bir dünya edebiyatının 'ikili doğum'u gerçekleşmiştir.”