• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bekle Beni, bir roman taslağı:

“Bir farsın içindeyiz…”

“Bekle Beni'de var olduğu iddia edilen duyguların okura yansımamasında en az karakter inşasındaki zayıflıklar kadar önemli olan diğer bir nedense romanın dili...”

Kitap kapağından ayrıntı (Utku Lomlu) / Arka planda, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinden. (kolaj)

ŞÜKRAN YİĞİT

@e-posta

ELEŞTİRİ

4 Aralık 2025

PAYLAŞ

Kusura bakma sevgilim, sana neler çektirdim ama iyi ki bunları çektirenin ben değil, bu rejim olduğunu bilecek kadar analitik zekayâ sahip kültürlü bir kadınsın, yoksa birçok arkadaşımızın başına geldiği gibi aile baskısıyla bizi ayırırlardı.

Selim, 12 Mart döneminde gittiği sürgünden karısı Leyla’ya yazar bu satırları. Selim de Allahtan karısı gibi kültürlü ve yol yordam bilen bir gençtir de, o yüzden doğrudan, “Sen de o arkadaşların karıları gibi zekâ yoksunu ve kültürsüz olsaydın biz de bittiydik” yazmaz. Ve hatta hakkını teslim etmek gerekir ki, 189 sayfa boyunca okuru karısının analitik zekâ ve kültür seviyesine taşımak için amansız bir uğraş verir. Bu uğraş kimi zaman belgesel niteliğindeki dönem bilgileri, kimi zaman Coelho tarzı evrensel mesajlar veren meseller kimi zaman da saatler ve diktatörler gibi Galeano tarzı metaforları anımsatan yüzleşmelerle sürüp gider. Son bölümde ise bu çaba Türkiye sınırlarını da aşıp, iltica işlemleri ile görevli İsveçli polis memuruna Knut Hamsun ve Kafka’yı hatırlatarak yeni bir boyut kazanır. Adli suçlu kategorisindeki katiller ve 12 Mart faşizmi işkencecileri içinse çare empatide –evet, doğru okudunuz– empatide, “her şeyin başı da, sonu da olan empatidedir”. Gerçi yazar biraz gönülsüz de olsa “bu genellemenin belki de biraz aşırı kaçacağına” dair çekincesini belirtir ama Selim’i tutmak ne mümkün!

Zülfü Livaneli
Bekle Beni
Can Yayınları
Eylül 2025
192 s.

“Bir aşk ve direniş romanı” olarak sunulan Bekle Beni, söz konusu aşkın erkek kahramanı olan Selim’in, lise yıllarında Leyla’ya ilk görüşte, “kaslarının derinliklerinden bir elektrik akımı” geçerek âşık olmasıyla açılıyor. Leyla o kadar güzel ki, Selim bu güzelliğin tarifinin “dilin aciz kaldığı bir zirveye yükseldiğini” hissediyor. Leyla gerçekten de çok güzel, fakat babası albay. Durum böyle olunca da, Leyla haliyle defterleri milimetrik, notları kusursuz, kurallara bağlı bir genç kız. İşte Selim, bu Leyla’nın peşine düşer ve sonunda bir mektup yazar, derken bir mektup daha. Leyla da bu mektupları okuyunca asalet havası yayan bir yürüyüşle gelip bir muhallebicide Selim’in elini tutar. Liseden sonra Selim, İstanbul’a çalışmaya gider, Leyla’nın ise Ankara’da ne yaptığı bilinmemektedir. Fakat ikisi evlenip de roman ilerledikçe, satır aralarında Leyla’nın arada ufak tefek çeviriler yaparak aile bütçesine katkıda bulunduğu, daha da ilerledikçe de bir ara İller Bankası’nda çalışıp ayrıldığı gibi bilgiler ediniriz. Ancak hiçbir zaman lisede bu kadar çaba gösteren bir öğrencinin bir meslek edinip edinmediğini ve nasıl olup da Selim’in “bakması” gereken bir genç kadına dönüştüğünü öğrenemeyiz.

Zaman geçer, Selim ve Leyla evlenirler, Zeynep adını verdikleri bir çocukları olur. Çok mutludurlar, birlikte satırların altını çize çize İlyada okurlar. Varoluşçuluk, Camus, Kierkegaard ise ortak noktalarıdır. İkisi uzun uzun sohbetler de ederler; herhalde konuştukları da komik şeylerdir, çünkü ev kahkahalarla çınlar. Yalnız ne konuşup da o kadar güldükleri okur için bir muamma olarak kalır, çünkü roman, bu edebi türün can damarı olan “nasıl” sorusuyla ilgilenmemekte, okura bir duyguyu hissettirmek yerine sadece o duygunun adını bildirerek, yani ikna ederek değil, dikte ederek yoluna devam etmektedir. Bu tavır, zaten verili tarihsel koşullarda ilerleyen genel kurgu hattında gözle görülür bir aksaklık yaratmasa da, karakterlerin inşasında, ete kemiğe bürünmesinde ve en önemlisi o karakterlerin o tarihsel koşullardaki konumlarının netleşmesi konusunda aşılması güç bir inandırıcılık problemi yaratır. Yani karakter taşları kurguda bir türlü yerine oturmaz. Örneğin Selim’in “isyankâr karakteri”, “asi ruhu” sanki roman dışında sürüp giden başka bir hayattan gelen haberler gibidir. Oysa bir roman –bunu yazan biyografisi bilinen bir yazar da olsa– ancak kendi evrenini yaratıp, o evren içerisinde hareket ederek hayat bulur. Bu bağlamda, örneğin Selim’in “siyasi düşünceleri” nedeniyle askerliğini bir sürgün yeri olan Sivas-Temeltepe’de yapması okur için bir soru işareti olarak kalır. Çünkü Selim’in adının çıkıp da Temeltepe’ye gönderilecek kadar belirgin olan politik kimliğine dair elimizde pek bir ipucu yoktur.

Yılmaz Güney, Sivas Temeltepe’te askerliğini yaparken, 1968.

Okur tam bu soruyla meşgul olurken, konu tekrar Selim’in “asi ruhuna” gelir. Bu kez bu asi ruhun belirtileri olarak Selim’in her şeyi sorguladığını, lisedeyken derslerde sürekli soru sorduğunu, hatta sofrada “çatalın sola, bıçağın sağa” konmasını bile sorguladığını öğreniriz. Ancak ne meraklı bir lise öğrencisi ne de sofra düzenine muhalefet bu asi karakteri açıklamaya yetmez ve Selim’in, Yılmaz Güney’in de askerliğini yaptığını bildiğimiz Temeltepe’ye neden gönderildiği bir soru işareti olarak kalır. Okur bu bilinmezliği henüz aşamamışken, bu kez de Selim’in birliğe teslim olmadan önceki geceyi Sivas Madımak Oteli’nde geçirdiğini ve orada gelecekte olacaklara dair bir huzursuzluk hissettiğini öğrenir. Böylece anlatımın zaman ekseni çoğu zaman yaşananla eşzamanlı bir izlenim verirken, nadiren retrospektif ve hatta lazım olduğunda da prospektif bir özellik sergiler.

Selim’in asi ruhu gibi duygu dünyası da verilidir. Altı doldurulmadan, doldurulmaya çalışıldığında ise basmakalıp ifadelerin etrafında dolanıp duran aşk, sevda, mutluluk, heyecan, hüzün gibi duygular sadece adı konduğuyla kalır. Düşünce dünyası içinse çaba biraz daha belirgindir. Selim ve Leyla; Camus, Sartre, Kafka, Benjamin, Bulgakov, Ionesco, Hamsun, Gonçarov, Frost okurlar; hatta ilk kitabı Türkçeye 1982’de çevrilecek Borges bile 1971 yılının Türkiyesi’nde Selim’in radarına girmiştir. İlerideki bölümlerde bu isimler bir yandan Selim’in edebiyata ve felsefi traktatlara yakınlığını ifade ederken, öte yandan da onun ruhunun farklılığını vurgulayacak isimler olarak boy gösterir. Çünkü Selim hayatın hiçbir alanında bir sıra neferi olmayacaktır. (Neferlerin bir kısmı o sırada büyük ihtimal Borges değil, Marx, Engels, Lenin okumaktadırlar.) Bir ara Yıldırım Bölge koğuşunda Mao’nun öğüdü olan “piyano öğrenin” sözlerini yanlış anlayıp ciddi ciddi piyano dersi almaya başlayanlardan söz edilir. Oysa Mao piyano çalma ile sadece örgütsel koordinasyon yeteneklerinin gelişmesini kast etmiştir. Bu yolla diyelim ki tartışamadan, ayrışamadan duramayan Türkiye sol hareketinde bir teorik boşluk problemi olduğunu anladık, ancak o kadar Sartre okuyan Selim’in durumu da pek iç açıcı değildir. Askerliğini bitirip eve, ailesine dönen Selim, Sartre’ın ünlü “Cehennem başkalarıdır” sözünü hatırlayarak şunları düşünür:

Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır... Sartre’ın, ‘Başkaları cehennemdir’ sözüyle de çelişmiyordu bu; çünkü yaşamınız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır.

Okur Sartre’ın sözlerinin biraz alakasız kaçan bu yorumunu okuyunca, “galiba genç ve kafası karışık bir roman kahramanın rol icabı sözleri” diyerek bunu görmezden gelebilir, ancak Selim’in çok yönlü edebiyat ve düşünce dünyasının meyveleri roman boyunca okurun peşini bırakmayacaktır.

12 Mart (“Havada barut, ölüm ve kan kokusu”)

Selim’in Ankara’da tamamladığı askerliğinin ardından üç kişilik aile İstanbul’da yeni bir yaşam kurarlar. Öyle ki, “Türkiye politik gerilimlerle çalkalanırken” Selim ve Leyla “kendi küçük dünyalarında sevgileri ile küçük bir kale” örmektedirler, “dışarıdaki gürültü onların huzurunu” bozmaz. Selim bütün boş zamanlarını masa başında, sigara dumanları arasında yazarak geçirmektedir. Yazdıklarının ne olduğu yine Selim’in “isyanları, kısa hikâyeler, denemeler” ve “toplumsal eleştiriler” şeklinde okura bildirilir. Leyla da bu konuda Selim’i yüreklendirir. Ancak 12 Mart Darbesi’nin ardından, Selim “yazdığı yazılar, katıldığı tartışmalar ve savunduğu fikirler” nedeniyle dönemin iktidarının hedefi haline gelir ve bir gün ev basılarak götürülür; artık Selim, Ankara Yıldırım Bölge Koğuşu’nda siyasi bir tutukludur.

Zülfü Livaneli,
1974.
Stockholm Fotoğraf: Behçet Holago.

12 Mart Darbesi, yükselen sol muhalefeti ve sosyalist hareketi  denetim altına almak ve aslında yok etmek üzere yola çıktığı için, bütün faşist rejimlerde olduğu gibi, sol hareketlerin bir parçası olsun ya da olmasın tüm aydınları ve entelektüelleri de hedefine yerleştirmişti. Yalnız gözaltılar, tutuklamalar, mahkemeler mesnetsiz ve korkunç olduğu kadar absürtlüklerle de doluydu. Örneğin Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda tutuklu bulunan Oya Baydar ve Sevgi Soysal’ın adını andıkları “Abdullah Örgütü”. Bu “örgüt” Abdullah isimli solcu bir öğretmene romantik mektuplar yazmaktan tutuklu, Orta Anadolu’dan toplanıp getirilmiş kız öğretmen okulu öğrencilerinden oluşuyordu. Bu 17-18 yaşındaki öğrencilerin sol düşünceyle tek bağlantılarıysa meşhur Abdullah’tı. Yine Yıldırım Bölge Erkekler Koğuşu’nda tutuklu bulunan Selim de tutuklamaların mesnetsizliğini konu ederken okura şöyle seslenir:

Bir sonbahar günü, öğle ajansı askerlerin hükümete muhtıra verdiğini duyurdu. Bunların onlarla bir ilgisi yoktu; ne hükümetteydiler ne askerde ne de siyasette. Ankara’da sanatla, kültürle yaşayan bir avuç insandılar sadece. Ama kader dönüp dolaşıp onları buldu. Üç arkadaşları idam edilecekti. İdamları durdurmak için imza kampanyası başlatmışlardı; bu ordu için affedilmez bir suçtu.

Sayın yazar, sayın editörler, eğer bu roman 12 Mart dönemini anlatıyorsa, bir sonbahar günü verilen muhtıra hangi muhtıra? Selim 12 Mart’ı 12 Eylül’le mi karıştırdı; yoksa yine Madımak Oteli’nde olduğu gibi, gelecekteki felaketlere dair içinde bir his mi belirdi? Ve sadece kültürle sanatla uğraşıp, siyasetle hiçbir ilişkisi olmayan bu kadersiz insanlar, neden birden üç arkadaşlarının; yani Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını durdurmak için imza toplar oldular? Mesela eski mahalle arkadaşları diye mi?

Zülfü Livaneli

Yukarıda romandan alıntıladığım paragrafın hangi “analitik zekânın ve kültürün” ürünü olduğunu saptamak kadar, hangi politik/apolitik kavrayışın tezahürü olduğunu saptamak da güç. Elbette “küçük burjuvazi hapiste” diyerek ya da ideolojisizlik iddiasının aslında ideolojik olarak neye tekabül ettiğini tartışarak romana yaklaşmak isteyenler olacaktır, bu olasıdır. Fakat romanın Yıldırım Bölge’de geçen bölümü birçok 12 Mart romanında olduğu gibi işkence konusunu, daha özelde de işkence korkusunu merkezine çektiği için, belki de bu yüzden Selim’in kafasının iyice karıştığını ve içinde bulunduğu çaresizlikle ne dediğini bilmediği ihtimalini de  vicdanen göz önünde bulundurmak isteyebilir okur.

Ancak bir müddet sonra roman bu ihtimali yerle bir edecektir, çünkü en az korku kadar çıplak ve gerçek olan ve en az onun kadar zihni ele geçirebilecek bir duygu olan öfke, metinde elitist bir argümana dönüşerek, “ülkenin en iyi okullarından geçmiş, yabancı diller bilen, edebiyatla, sanatla yoğrulmuş olanlara bu cezayı reva gören generaller, bu koğuştaki insanların toplam bilgisi yanında çırak bile olamazlardı” şeklinde tuhaf mecralara sapar. Sanki ülkede hiç 15-16 Haziran olmamış, sanki üniversiteler hiç süresiz boykota girmemiş, sanki caddeler sokaklar “kahrolsun emperyalizm” sesleriyle inlememiş de, sanki “yabancı diller bilenlerle” generaller arasında bir mesele çıkmış! Ve sanki sanatla yoğurulanlar TCK'nın o zamanki meşhur 141-142’sinden muaf!

Politik olanı apolitikleştirme, adeta buna panzehir olsun diye metne iliştirilmiş gibi duran devlet ve diktatör atıflarına rağmen sürüp giderken, seçilen anahtar sözcüklerden birisi yine Kafka olur: Selim gibi birçok siyasi tutuklunun sadece içeri alınmak istendiği için alınması, önce cezanın, sonra suçun atanması elbette 12 Mart döneminin en belirgin “hukuki” yöntemidir. Ancak bu, onun Kafkaesk karakterinden çok faşist karakterinden kaynaklanır. Evet, Kafkaesk olanda belirsizlik, absürt işleyiş, kuralların ve sistemin mantığının açık olmaması gibi özellikler vardır. Ancak 12 Mart pratiğinde kuralsızlık bir hedef, suç atamak bir strateji ve belirsizlik bir yöntemdir. Yani söz konusu olan absürt ve belirsiz bir süreç değil, planlı ve politik olarak yönlendirilmiş bir baskı mekanizmasıdır.

 
 
 


Selim’in anlattığı Yıldırım Bölge Erkekler Koğuşu’ndaki durum, Sevgi Soysal’dan okuduğumuz Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan biraz farklıdır. Selim’in söz ettiği “umut, dayanışma, direniş” tıpkı ilk bölümdeki “aşk, isyan, hüzün” gibi okura öncelikle sözcükler düzeyinde bildirilir, başlıklarla telkin edilmeye çalışılır. Gerçi Selim mesela bir akşamüstü batan güneşi seyredip, “Her şey daha güzel olacak” diye arkadaşlarına seslenmeyi akıl eder, ancak bu ve kurulan diğer mizansenler o duyguların okura geçirilmesine yetmez, çünkü Selim’in siyasi koğuş arkadaşları, iletişim ve dayanışma içinde olunan kişiliklerden çok, anlatılması hedeflenen anekdotların figüranları olarak ortalıkta dolaşırlar. Enteresan bir şekilde, aynı koğuşta adli cinayet suçundan yatan bir mahkûmun trajikomik portresi, en detaylı ve ayırt edici çizilenlerden biridir. Bunun ise hikâyeye, “çare empatide” tiradına eşik oluşturması dışında bir katkısı olmaz. Aynı şekilde görece detaylı çizilen diğer bir portre de ak saçlı, bilge bir komünist portresidir. Bunun işleviyse dünyadaki büyük kavgada belki de gençlerin bir piyon olarak kullanıldığı fikriyle koğuşta yarattığı aydınlanma ânı olur.

Romanda var olduğu iddia edilen duyguların okura yansımamasında en az karakter inşasındaki zayıflıklar kadar önemli olan diğer bir nedense romanın dilidir. Georges Perec’in, “e” harfini hiç kullanmadan yazdığı 320 sayfalık Kayboluş adlı romanı meşhurdur. Bu gerçekten de dil açısından planlı bir başarıdır. Bekle Beni romanının dilini düşündüğümde de, yazarın oturup, Türkçedeki en yerleşik metaforlardan oluşan bir kitap planlamış olma ihtimalini hayal etmekten kendimi alamadım. Dışarıda özgürce esen rüzgârlar, her şeyi savuran rüzgârlar, bir uyanış gibi gelen rüzgârlar, ruhta dinmeyen fırtınalar, ruha saplanan bıçaklar, zihinde şimşek gibi çakan fikirler, zincire vurulan zihinler, ruha hançer gibi saplanan sözler, dağlanan yürekler, sarsılan iç dünyalar, karanlık dehlizlerdeki vicdanlar, bir tokat gibi şaklayan sözler… Bu kalıplaşmış dil kullanımı, sözcüklerin bütün şiddetine rağmen anlatımı güçlendirip derinleştirmek yerine, sadece harcıâlem bir dil etkisi yaratır; bu da okuru sarsmak yerine götürüp basmakalıp imgelerin sığlığına bırakır. 

 
 
 


Bilirsiniz, bazı yazarlar yaratıcı sürece dair mitleri özellikle beslerler. Bunun en yaygın örneği karakterlerin bir süre sonra ilahi bir iradeye kavuşmak suretiyle kontrolden çıkarak kendi kendilerini yazmalarıdır.

Açık ki Bekle Beni memlekete dair büyük bir anlatı kurma niyetiyle tasarlamış bir roman değil, fakat… fakat yazar Selim’i tutamaz. Selim memleketin gelmiş ve hatta gelecek bütün yaralarına parmak basmadan Stockholm’e gidemez. Karısı doğum yaparken kadın sorununa, askere çağrıldığında vicdani ret sorununa, askere giderken otelde gecelemek suretiyle Madımak Katliamı’na, askerdeyken Türkçe konuşamayan bir askere yapılan eziyet nedeniyle adını koymadan Kürt sorununa, katillerin, işkencecilerin empati sorununa, koğuştaki arkadaşlarının cinsellik sorununa derken… film kopar.  

Erdal Eren (1961-1980)

Edebiyatın, daha özelde romanın eğitim broşürü niteliğindeki ifadelerle ve kuru monologlarla, onu edebiyat yapan kendine özgü bilgi türüne ve tanıklığa talip olamayacağını belirtmek isterim. Fakat bundan da ötede, 1971 yılı civarında kurgulanan bir romana neden 1980 yılında cunta tarafından idam edilen Erdal Eren’in dahil edildiğini anlayamadım. Olayın gelişimi: Selim hayalinde bir diktatörle yüzleşmektedir. Uzunca bir diyaloğun sonunda diktatör ve Selim arasındaki gerilim giderek yükselir:

Selim:

“Ama, siz, General, o çocuğun yaşını mahkeme kararıyla 18 yaptınız. Sırf onu asabilmek için. Sizin düzeniniz çocukları bile öldürüyor. ”

Bu sözler Diktatör’ün yüzünde şakladı.

Burada Erdal Eren dramatik bir unsur olarak mı düşünülmüştür? Bu, romanın bütün teknik ve içerik problemlerinin dışında, kafamda en çok soru işareti yaratan noktası oldu. Çünkü Erdal Eren doğrudan bir hafıza figürüdür; jenerik olamayacak kadar belirgin ve travmatik bir tarih taşır. Bu soruyu romanda gerek dil gerekse söylem düzeyindeki anakronizm ve İstanbul’da oturan çiftin birden nasıl Ankara’da oturur hale geldiği gibi devamlılık –belki özensizlik– problemlerinden ayrı tutuyorum.

Anakronizm bu metinde “empati”, “terörizm”, “vicdani ret” gibi 12 Mart döneminden çok daha sonra dile ve söyleme yerleşen kavramların sadece monologlarda tezahürü ile sınırlı kalmaz ve sonunda sakillik sınırına dayanan bir diyaloga dönüşür: Selim ranzasında Usta ile Margarita’yı okumaktadır. Kitapla pek öyle ilgisi olmayan koğuş arkadaşı Hüsamettin, Selim’in başını kaldırmadan okuduğunu gördüğünde, “Çıkınca bir pizzacı açıp Margarita’nın yanına bir de Usta pizzası koy” diyerek takılır. Selim şakayı pek hoş bulmaz ama o an için gülümser. Elbette okur bunları okuyunca, Hüsamettin’in o günlerde İtalya’dan döndükten sonra, daha ayağının tozuyla tutuklanıp “Yıldırım Bölge’ye” getirildiğini var sayabilir, ancak yetmişli yılların Türkiye’sinde kâhir ekseriyet için pizza en iyi ihtimalle giderek eğrilen bir kuleyi çağrıştırır. Ama ne gam!

 
 
 


Romanı bitirip Sonsöz’ünü de okuduktan sonra bu yazıyı yazdım. Sonsöz bu romanın yazarın ve ailesinin hayatından izler taşıdığını ama bir özyaşamöyküsü olmadığını belirtiyordu. Yazıyı bekleterek, Zülfü Livaneli’nin özyaşamöyküsü olarak yazdığı Sevdalım Hayat adlı eserini de okudum ve bu eserde anlatılanların Bekle Beni romanının Temeltepe, Yıldırım Bölge ve Stockholm’de geçen bölümleriyle büyük ölçüde; romandan yeni bir metin bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilecek ölçüde örtüştüğünü gördüm.

Her ne kadar neden gerçek hayatta bir subayın kullandığı tıraş losyonunun, romanda bir koğuş arkadaşının rahatsız edici, hatta kavgalara yol açan tıraş losyonuna ya da gerçek hayatta kira ödemesi konusunda gerçekten destek olan bir ev sahibinin romanda bir kötü ruha dönüştüğünü anlayamasam da, iki kitap arasındaki fark açıktı: Sevdalım Hayat gerçekti; kişiler hayatta, romandaki işlevsel figürler gibi dolaşmıyorlardı; anlatılanlar acıyı da, hüznü de, dayanışmayı da hissettiriyordu. Bütün bunların bir roman taslağına dönüşmüş olmasına üzüldüm ve ister istemez Selim’in sözlerini düşündüm: “Marx’a dönersek, birincisi trajedi, ikincisi fars. Biz bir farsın içindeyiz.“

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Bekle Beni
  • Sevdalım Hayat
  • zülfü livaneli

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 50

Anneannemin Söylemediği Şarkılar / Baht Oyunları / Can’dan Can’a / Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu / Felsefenin En Güzel Tarihi / Filistinli Radikal Kadınlarla Söyleşiler / Geç Faşizm / İstanbul’da Yaşam Mücadelesi / Sözcüklerin Anlamı / sürgünler ayrılıklar

K24

Sonraki Yazı

DENEME

21. yüzyılın Tonio Kröger’i.

“Tonio Kröger’i yıllarca ben de Thomas Mann gibi kalbime en yakın kitaplardan biri olarak zihnimde taşıdım. Fatih Özgüven’in çevirisi 5. baskısını yapınca tekrar okudum. Bu okumam çok değişik oldu: 123 yıl önce yayımlanan bu kitabın 21. yüzyılda ne anlama geldiğini düşünmeme yol açtı.”

AHMET GÜNTAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist