Ejderha Çığlığı

Ejderha Çığlığı

EYLEM ATA

Yapı Kredi Yayınları
Mayıs 2026
88 sayfa

23 Temmuz 2026

AYTEN KAYA GÖRGÜN

Günümüz öykücülüğüne baktığımızda niceliksel üretimin her geçen gün arttığını görüyoruz. Öykü atölyeleri, memleketteki üniversite açılış hızıyla yarışıyor nerdeyse. Bu umutlu bir durum. İnsanımızın edebiyata ilgisi, anlatmak istediği, dert ettiği, meselesi var demek. Yoksa meselesi olmadan, kalemle çıkılır mı yola? Çok da eğlenceli olmayan, dikkati hep üstünde isteyen kıskanç kalemin nazı mı çekilir?

Son zamanlarda yayımlanan öykü kitaplarında dikkatimi çeken şey konuların benzerliği, kurguların yakınlığı. Hatta kalemin hangi atölyelerden geçtiğini tahmin ettirecek kadar izler var öykülerde.

Bugün size ismini kitaplarından önce dergilerden tanıdığım, Eylem Ata’nın dördüncü öykü kitabı, Ejderha Çığlığı hakkında söz söylemek isterim. Kitap on bir öyküden oluşuyor. Yazarın diğer kitaplarını okuyanlar bilir ki, her birinde mekân adı söylenmese bile, Diyarbakır ve çevre illerin suyu, havası geçer öykülere. Bu öykülerde kent yalnızca arka plan olarak değil; karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini şekillendiren, öykü atmosferine yerleşen belirgin bir unsur olarak kendini çok net hissettiriyor. Bu kitapta da yine aynı coğrafyanın sokaklarında geziyoruz. Aynı kentin birbirlerine çok da uzak olmayan mahallelerinde karşılaşıyoruz kahramanlarımızla. Evrende her şeyin her şeyi etkilemesi gibi, sokakların bir yerde birbirlerine açılması, kesişmesi gibi, bu öyküler de birbirine akıp karışıyor. Devam niteliğinde değil de, oyun tadında. Bir öyküde gördüğümüz kahraman diğerinde tekrar çıkıyor karşımıza. Sanki yavaş yavaş bir tablo çiziliyor, küçük bir dünyanın yapbozunu tamamlıyor. Zaten öykü isimlerine baktığımızda: “Günlerden Salı”, “Günlerden Çarşamba” ve “Günlerden Perşembe.” Yazar ta en başından bizi, okuyucuyu davet ettiği oyunda her şeyi öncesinden adım adım kurgulamış. Eylem Ata, yolu nereye vardıracağını biliyor. Her öykü tek tek bütüne hizmet ediyor.

İlk öykü “Yakın Bakış”ta, kendisine isim verilmemiş, bize hikâyeyi taşıyan gözün, kadın akademisyenin peşinden adım adım bir efsanenin içine giriyoruz. Hazar Efsanesi. İlk okumada her şeyi yerli yerine koyamayabilirsiniz. Çünkü semboller ve imgeler açısından oldukça yoğun bir öykü. Anlamaktan çok sezgilerinizle yürüyeceğiniz bir okuma. Hatta satırlarda ilerlerken bir-iki sayfa geri dönmenizi isteyebilir. “Böcek tohumu”, “seçilmiş kişi”, “üçüncü göz” motiflerini cebinize alarak yola devam etmenizi tavsiye edebilirim. Bu öykünün ardından gelen altı öykünün anlatımı da, dili de farklı. Diğer öykülere geçtikçe bu ilk öykünün farklı bir yerde durduğunu düşündüm; ta ki son öyküye varana dek. Çünkü yazar yol boyunca taşları dize dize, soru işaretlerini ekleye ekleye bizi beraberinde yürütüyor.

İlk öyküyü saymazsak, sonraki altı öykünün de anlatıcısı tanrı anlatıcı. “Günlerden Salı” ve “Günlerden Çarşamba” benim en beğendiğim öykülerden. Yazar kurduğu atmosferle, verdiği ayrıntılarla sizi ele geçirip öyle büyülüyor ki, okur da aynı yazar gibi, ne Remziye’ye ne de Halil’e kızabiliyor. İçiniz burkularak herkese hak veriyorsunuz. Bunu nasıl sağlıyor derseniz, işte bence yazarın hüneri burada. Eylem Ata olaylardan çok, karakterlerin duygusal dünyalarını ve yaşam koşullarını dozunda, ustaca metne zerk ediyor. Hem de hiç aceleye getirmiyor. Olayları dramatize etmeden, toplumsal cinsiyet kabullerini bağırmadan anlatıyor. Ancak öyküleri arka arkaya okuyamıyorsunuz. Bunda kesin yazarın eli var.

“Süt Bardağı” adlı öyküye gelene kadar öykülerde ortak bir motif yer alıyor. Büyüklerin kulağına gelmeyen, evde sadece tek bir çocuğun duyduğu öteki sesler. Daha çok uğultu, çınlama. Bu motif, öykülere yerleştiriliş biçimiyle hiç de ayrıksı durmuyor. “Neden sadece çocuklar duyuyor ve neden her çocuk değil de bazı çocuklar?” merakıyla ilerliyorsunuz.

Eylem Ata

“Süt Bardağı” adlı öyküyle birlikte kitap benim için ikinci bir bölüme açıldı. Yazarımız kitabı bölümlere ayırmasa da, okur olarak kitap içinde ikinci bir kapıdan geçiyormuşum, yeni bir makama gelmişim gibi oldu. Belki arkasından gelen öykülerin ben anlatıcıyla devam etmesi, anlatanın sosyo-ekonomik durumunun, kullandığı dilin değişmesi, süregelen atmosferin farklılaşması bana bunu hissettirmiş olabilir. Tabii sayfaları çevirdikçe yanıldığım ortaya çıkıyor.

Son öykü “Kırpılmayan Göz”e geldiğimizde ilk öyküyü tekrar hatırlıyoruz. Çember tamamlanıyor. Masalsı anlatımıyla, İshak Paşa’nın yıkık sarayı etrafında cinlerle, kehanetlerle buluşuyoruz. Sadece ilk öyküye değil, neredeyse bütün öykülere rüzgâr gibi tekrar şöyle bir girip çıkıyoruz. Cebimizde taşıdığımız “üçüncü göz”, “seçilmiş kişi”, “böcek tohumu” son öyküde yerine oturuyor.

Eylem Ata bu kitabıyla üçüncü gözün peşine düşmüş olabilir mi? Sadece insanı değil; otu, böceği, dünyayı, olup biteni görmek için insana üçüncü bir göz – zaten insanda var olan, ancak herkeste açılamayan; açılmasının da bedeli olan.

Kitapta zaman zaman bazı kelimelere takılmadım değil. Ancak bunların yazarın bilinçli seçimi olduğunu ve yer yer gramerden çok ritim duygusuyla tercih ettiğini düşündüm. “Bozulan Anlaşma” öyküsünde zaman zaman anlatıcın sesiyle Deran’ın sesi birbirine karışıyor. Son iki cümle slogan tonunda ya da fazla geldi kulağıma. Olmasa da olurdu; öyküden bir şey eksilmezdi.

Hakkını vermeden geçemeyeceğim. Görünen o ki, Eylem Ata’nın kalemi derin bir kaynaktan besleniyor.