• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Çiler İlhan:

“Karakter yaratırken inat etmiyorum. Onun beni yönlendirmesine izin veriyorum...”

“Aile, devletin neredeyse her aşamasını kontrol ettiği, üstünde hâkimiyet kurduğu bir mini iktidar alanı. O yüzden bu kadar korkuluyor değişmesinden; gelenekmiş, ahlakmış, bahane bunlar...” 

Çiler İlhan

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

29 Ocak 2026

PAYLAŞ

Çiler İlhan’ın 2006’da başladığı edebiyat yolculuğu 2025’te yayımlanan beşinci kitabı Barıştıralım Sizi ile devam ediyor. Çağdaş Türk edebiyatında bireyin iç dünyasını, kırılganlıklarını ve anlatımın sınırlarını merkeze alan özgün bir yazı evreni kuruyor İlhan. Onun metinlerinde hikâyeler ‒trajik dahi olsa‒ çoğu zaman büyük olayların etrafında değil, gündelik olayların küçük, neredeyse fark edilmez anlarında şekilleniyor. Çiler İlhan ile son kitabı Barıştıralım Sizi dolayısıyla konuşmaya başladık, sonra öteki kitaplara da geçtik…


Sohbetimize çağdaş edebiyatımızdaki yolculuğuna genel bir perspektiften bakışla başlamak istiyorum. 2006’da Rüya Tacirleri Odası ile başlayan yolculuğun Sürgün isimli öykü kitabınla devam ediyor ve bu kitabın Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’nü alıyor. Nişan Evi gerçek olaylara dayanan trajedisiyle başlı başına çok önemli bir metin ve romanın İngilizce baskısı EBRD Prize 2025 kısa listeye giriyor. 2023 yılında Hayattayız Madem romanın yayınlanıyor ve 2025’te de öykü kitabın Barıştıralım Sizi okurla buluşuyor. Tamamen senin üretimin olan bu resme baktığında bu süreci nasıl anlatırsın?

Edebiyat yolculuğum aslına bakılırsa öyle pek de planlı değil sanırım. Karar diye adlandırabileceğim bir şey, belki üniversite yıllarında şiirde arzu ettiğim kadar yetkinleşemeyeceğimi düşünüp tamamen nesre yönelmem olabilir. Şimdi buradan bakınca, bunun o yıllarda yaşadığım bir duygusal kırılmadan da kaynaklanmış olabileceğini görüyorum. Şiir yazmayı özlüyorum aslında; halen ara sıra bir şeyler karalıyorum.

Bir plandan bahsedilebilirse de, bu her şeye rağmen yazar olmayı istemek ve bunda kararlı olmak diyebilirim. İçinde bulunduğum durumları hep gönlümden geçtiği gibi, zaman veya gelir baskısı olmadan yazabilmek adına ölçüp biçtim. Siyasi bilimler okurken diplomasiyi değil, serbestçe yazabileyim diye özel sektörü seçtim. Sonra hep tam zamanlı işlerde çalıştım. Hollanda’ya taşınınca ise tam tersi, artık tamamen edebiyat yönelebilmek için profesyonel iş hayatını bıraktım; birtakım alışkanlıklarımdan vazgeçerek, hayat tarzımı kendimce epey değiştirerek.

Aslında lisede, üniversitede şiirler, tiyatro metinleri, denemeler; işte aklıma ne gelirse yazıp çiziyordum fakat öyküye yönelmem, 1993 yılında aldığım Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri ile oldu galiba. “Ha, bak bunu yapabilirim demek ki” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

İki öykü kitabından sonra novella yazmak organik gelişti, hikâye bunu gerektirdi. Hayattayız Madem’in konusu kitabı kalınlaştırdı; dört karakterin söyleyeceği çok şey vardı, bu sebeple tahmin etmediğim uzunlukta bir metin oldu. Yani yine içerik yönlendirdi biçimi, basitçe ifade etmek gerekirse. Bu yıl ise aksilik olmazsa çıkacak bir çocuk kitabı var; beklenmedik diyebilirim. Aklıma seneler önce bir çizgi roman düşmüştü fakat hiç vakit bulamamıştım. Barıştıralım Sizi baskıyı beklerken, arada böylece ilk çocuk kitabımı yazmış bulundum.

Nişan Evi’nin İngilizce baskısının Mart 2025’te EBRD Literature Prize listesine girmesi yine bu yılın güzel sürprizlerinden oldu benim için. Olga Tokarczuk ve László Krazsnahorkai’nin kitaplarıyla aynı kısa listede yer almak beni son derece mutlu etti, onore etti. Kendinizi maddi-manevi sürekli idare etmeye çalıştığınız bu meslekte ara sıra morale ihtiyacınız oluyor, iyi geliyor.

Her bir kitabında farklı konular, tematik yapılar, farklı perspektifler var. Fakat masanın başına oturduğunda genelde üzerinde durduğun, odaklandığın teman ne oluyor? Yabancılık, göç, yuva, aidiyet, bellek, unutma, yalnızlık, vb. Genelde hangi temalar yazılmak adına ilgini çekiyor?

Masaya şu tema etrafında yazayım diye oturmuyorum. Yani en azından bilinç düzeyinde, planlı yapmıyorum bunu. Aklıma bir fikir düşüyor; bazen bir karakter, bazen bir konu, bazen doğrudan bir kitap ismi… Sonra biraz deşiyorum; neden bu? Geçenlerde okuduğum bir kitapta, bilim insanlarının en çok merak ettiği veya kendilerinde ya da çevrelerinde çözmek istediği sorulardan yola çıktığını, pek çok buluşun bilime bu sayede kazandırıldığını okudum. Yazarlar için de aşağı yukarı aynı durumun geçerli olduğunu düşünüyorum. O aralar zihnimi meşgul eden bir duygu, cevabını fellik fellik aradığım bir soru, canımı acıtmış bir deneyim, şahit olduğum veya duyduğum, okuduğum bir olay; tıpkı Nişan Evi’nin inanması güç katliamı gibi… Böyle böyle oluşuyor kitaplarım.

Şunu da eklemek isterim; doğrudur, bütün bu yukarıda saydıklarınız kitaplarımda var. Kimlik, aidiyet, inanç… Var oluşla alakalı pek çok tema eklenebilir bunlara. Sosyal ve politik bir hayvan olan insana dair büyük soruları ufaltıp anlamlandırmaya çalışıyorum belki.

Kitaplarının farklarının da olmasını istemişsindir muhakkak; bunu da konuşmak istiyorum. Mesela Nişan Evi gerçek olaylara dayandığı, trajik oduğu ve bir kıyım hikayesini kısa bir metinde ele alabildiği için farklıydı gerçekten. Hayattayız Madem’in hikâye perspektifi daha genişti mesela. Kitapların arasında uçurumlar yok belki ama belli başlı farklar var; öyle değil mi?

Çıkış noktam “bunu farklı yazayım” olmuyor fakat söze, tarza, tekniğe dair yeni yollara çıkmayı seviyorum. Tekrardan sıkılıyorum. Bir fikir aklıma düştüğünde önceki kitaplarıma benziyor mu diye bakıyorum bakmasına ama bunu saplantı da yapmıyorum. Mesela ilk kitabım Rüya Tacirleri Odası’nı okumamış biri, Barıştıralım Sizi’deki deneyselliğe şaşırabilir ama aslında Rüya Tacirleri Odası’nda bilimkurgudan fantastiğe birkaç janr iç içedir. Mahkeme kararı şeklinde yazılmış bir öykü vardır örneğin. Organlarınızı İstiyoruz isimli başka bir hikâye vardır; çok severek yazdığım bir metin. Devletin gezegendeki yaşamı “daha planlı, daha verimli” kılmak amacıyla, yeni bir ırk yaratmak üzere vatandaşlarının organlarına el koyacak kadar mutlak bir iktidar kurduğu bir distopya… Barıştıralım Sizi’deki karanlık dünyadan farklı fakat gücün tekelleşmesi ortak tema.

Yeri gelmişken şunu da sormak istiyorum, her iki türde de yazan yazarlarımızın arasında yer aldığın için: Öykülerin ve romanların arasında tematik ya da biçimsel süreklilikler oldu diyebilir miyiz? Mesela göçle ilgili; yabancılık ve yalnızlıkla, tutunma ve sürdürebilirlikle, uyumlanma ve çatışmayla ilgili damarlar birbirine el veriyor olabilir mi kitapların arasında?

Sürgün ve Hayattayız Madem oldukça politik kitaplar. İnsan hakları, genel anlamda canlı hakları, kendi gerçeğini görme, kabullenme, özünde, tözünde varlık gösterme hemen ayırt edilebilen temalar olabilir. Rüya Tacirleri Odası hem tarz hem konu olarak hepsinden ayrı bir yerde ama deneyselliğiyle Barıştıralım Sizi’deki birkaç öyküyle konuşuyor gibi görülebilir. Nişan Evi’nin ayrı bir yeri var, tek bir olaydan yola çıktığı için. Bununla birlikte dil olarak Rüya Tacirleri Odası’nın birkaç öyküsünü anımsatıyor bende. Barıştıralım Sizi ise kadınların öne çıktığı bir derleme… Fakat bu sorunun cevabını bir eleştirmen sanırım daha iyi verebilir.

Romanlarındaki ve öykülerindeki karakterlerini de konuşmak istiyorum. Hikâyelerdeki erkek veya kadın karakterlerin duygusal veya davranışsal motiflerini biçimlendirirken en çok nelere dikkat ediyorsun? Şunu da merak ediyorum; seni en çok zorlayan karakterler hangileri oldu? Bu soru ilk hangi karakterini ‒veya ilk üç gibi bir çerçeve çizersek‒ aklına getiriyor?

Karakterleri oluştururken tutarlılık elbette en önemlisi, malum. Karakteri istediğiniz gibi çizebilirsiniz; sadece okuru sınırsız imkânlar evreninde öyle birinin var olabileceğine inandırmanız gerek. Karakter yaratırken inat etmiyorum. Karakterin beni yönlendirmesine izin veriyorum. Yazmanın en heyecan verici taraflardan biri bu kanımca.

Beni zorlamış karakterler deyince aklıma ilk gelen, Hayattayız Madem’in Ahuva’sı... O roman zaten beni genel olarak zorladı. İlk defa o kadar uzun bir metin yazmaya giriştim. İlk defa dört ana karakteri sayfalar boyunca, kendi ağızlarından konuşturmaya yeltendim. Ahuva kendine yabancılaşmış biri olduğundan, bana da çok zor açıldı. Roman boyunca değişti, kendini gerçekleştirme yolunda dönüşebilen bir karakter oldu ama canıma da okudu yani.

Barıştıralım Sizi kitabınızdan, kitabın içine giren öykülerden devam etmek istiyorum. Nasıl bir sürece yayıldı kitabın içerisine giren öyküler? Yani öyküler yazmak ve bir araya getirmek için mi oturdun masanın başına, yoksa farklı zamanlarda birbirlerinden bağımsız yazılarak sonrasında bir araya mı geldiler?

Hayattayız Madem’i yoluna koyduğumda, iki öykü kitabının ardından biri kısa, biri uzun iki roman yazmış bulundum. Hayattayız Madem yayınevinde basılmayı bekliyordu. O arada denemeler, kitap tanıtım yazıları yazmaya devam ettim. Beynim sanki kendi kendine organize oldu o esnada. Aklıma üşüşen, çöpü boylamayıp bir yerlere tutunan fikirlerin hangilerine deneme hizmet eder, hangileri bir roman tohumu olabilecek kadar derin ve geniş bir dünya vaat edebilir, hangisinden kısa öykü çıkar… Hayattayız Madem’den sonra henüz yeni bir romana başlamak istemediğimden, yazmadan duramadığımdan ve öykü yazmayı çok özlediğimden, 2022-23 yıllarında epey hikâye yazdım. Baktım fena gitmiyor; birbirini tematik olarak besleyen, birbiriyle konuşan öyküleri derledim; önüne ardına yenilerini ekledim kitap bütünlüğü oluşana kadar.

Kitaba ismini de veren “barıştırma” kavramı üzerinde durabilir miyiz biraz? Bu kavram kitaptaki öykülerin tamamı düşünüldüğünde bir uzlaşmayı mı, yoksa bir tür bastırmayı mı işaret ediyor?

Uzlaşma, eşit şartlara sahip taraflar arasında söz konusuysa sağlıklı bir çözüm olabilir kanımca. Uzlaşma kisvesi altında aslında kazanan ve kaybeden taraflar olmamalı. Misal, Filistin’in bitmeyen bir kâbus gibi izlediğimiz işgalinde olduğu gibi... Daha fazla kıyıma uğramamak, topyekûn yok olmamak için “uzlaşmaktan” başka bir çözüm yoksa, bu anlaşma olamaz. Bastırma, unutturma, kırım, yok sayma, yok etme gibi başka kelimeler, tanımlar kullanmak gerekir. “Barıştıralım Sizi” öyküsü ulusal bir erkin zorbalığı ekseninde kurulu; fakat biliyoruz ki, demokrasiye, insan haklarına, doğaya saygı duymayan sözde liderler global bir pakt içinde ve birbirlerini hiç utanıp sıkılmadan destekleyerek, çıkarları doğrultusunda sıklıkla ortak hareket ediyorlar.

“Ailemi parçalayan kişi olmamak için kendimi parçalıyorum.” Bu cümleyi toplumsal bağlamları ve bireysel çözülmeler odağında konuşabilir miyiz? Mesela kitaba da ismini veren “Barıştıralım Sizi” öyküsü; ciddi bir öfke var bu öyküde, ne dersin? Politik olanın yaşamsal olan her şeyi, dolayısıyla aileyi de derinden etkilemesinin öfkesi bağlamında konuşabilir miyiz bu soruyu?

Evet, isyanı olan bir öykü o. Haksız mı? Aile dediğimiz kurum iktidarın son derece işine gelen bir yapı. Devletin, kurulumundan çözülmesine, barındırdığı bireylerin üremesinden eğitimine neredeyse her aşamasını kontrol ettiği, üstünde hâkimiyet kurduğu bir mini iktidar alanı. O yüzden bu kadar korkuluyor değişmesinden; gelenekmiş, ahlakmış, bahane bunlar. Bu mikro iktidar yapısı altında ne yazık ki pek çok bireyin kimliği, kişiliği türlü baskılarla şekillenmek zorunda kalıyor; hangi işi yapacağından kendini cinsiyet skalasının neresinde konumlandıracağına, hayatın çeşitli alanlarında nasıl bir yaşam sürdüreceğine… Varsayıldığının aksine, her bireyinin güvende veya mutlu olmadığı, çoğunlukla hetero erkeklerin hâkimiyet kurduğu bu eşitlikten uzak birliktelikte kadınlar, çocuklar sıklıkla tahakküm altında kalıyor. Bu “kutsal yapıya” toz konmasın diye yeri geldikçe bireyler susturuluyor, sürülüyor, reddediliyor, öldürülüyor. Ailenin bu mutlak statüsüne, evet, karakterlerimin itirazı var.

Çiler İlhan

“Barıştıralım Sizi” öyküsü kitaba da ismini veriyor fakat hangi öykü kitabın merkezini oluşturuyor diye sorsam hangisini seçersin?

“Barıştıralım Sizi” kitaptaki diğer öykülere bir çatı sağlıyor sanırım. Bu sıfatların hepsi onda mevcut; politik, ironik, isyankâr, feminist… Diğer öyküler bu şemsiyenin altında dallanıp budaklanıyor. Bellek, kayıp, anne-çocuk ilişkileri, aile dinamikleri, aşk, arzu, cinsiyet, özgürlük, kimlik, aidiyet… İrdelediği konular bunlar olsa gerek.

Feminist yapı demişken; öykülerde kadın karakterlerin bedenleri, hafızalar, ilişkileri ve cinselliği yaşama biçimleri nasıl bir temsil üzerine şekilleniyor? Mesela cinselliği cesurca yaşıyorlar; böyle öykülere rastlamak güç edebiyatımızda. Nasıl bir temsil söz konusu olmalı kadınlar söz konusu olduğunda?

Bu kitaptaki kadınlar en çok kendi gerçeklerine sadık kalmak istiyorlar. Bir kısmı başarıyor; bir kısmının önünde fiziksel, dünyevi engeller var ama en azından içinde bulundukları durumları sorguluyorlar. Kaçmıyorlar. Açık sözlüler, hayatları üzerine düşünüp taşınmayı önemsiyorlar; pek bir şey umurlarında değil. Genel olarak bir temsilsizlik sorunu var, buna parmak basıyorlar. Eril iktidar merkezinde yer almayan bireylerin üstündeki baskılar artık yetsin. Varız yani. Herkes var. Çeşit çeşidiz.

Hangi ülke edebiyatını daha çok seviyorsun ve başucu kitapların neler?

Yirmilerimde dönem dönem yoğunlaştığım ülke edebiyatları oldu fakat epeydir daha geniş okumalar yapmaya çalışıyorum; aksine, hiçbir yazar tanımadığım bir ülke edebiyatı elime geçerse çok mutlu oluyorum. Maali Almeida’nın Yedi Ay Dönümü misali… Shehan Karunatilaka kitabını İngilizce yazmış, ben de İngilizcesini okumuştum. Yeni Zelanda’dan Amsterdam’a dünyanın farklı bölgelerinde yaşamış fakat aslen Sri Lankalı. İçerik çok özgündü.

Kurmaca dışı kitap da çok okuyorum. Özellikle akademisyenlerin, donanımlı gazetecilerin siyaset, ekonomi, psikoloji, nöroloji üzerine yazdığı kitapları... İnsan sağlığını geniş anlamda içeren, bilim insanlarının yazdığı kitapları çok seviyorum. Mesela Daniel J. Levitin’in Successful Aging, A Neuroscientist Potential of Our Lives kitabı, yaşlılık diye adlandırdığımız o uzunca dönemi sadece fiziksel değil, sosyolojik anlamda da kavramama yardımcı oldu. İnsan ellisinden sonra bu konulara ister istemez kafa yoruyor tabii; bu kitap özelinde söylüyorum. Bilimin insan bedenini, beynini deşifre edişini merakla takip ediyorum. Bir yandan verilerle adım adım ilerleyen modern tıbbın vardığı çıkarımların, Anadolulu mistikler dahil, ‒bu tabiri kullanmaktan hoşlanmasam da kolay anlaşıldığı için böyle söyleyeceğim‒ “Doğu” felsefesinin, spiritüel öğretilerin yüzyılladır söyleyip yazdıklarıyla, uyguladıklarıyla nasıl örtüştüğünü görüp içimden kıs kıs gülüyorum.

Masanda yeni çalışmalar var mı? Önümüzdeki yıllarda hangi türde nasıl hikâyeler okuyacağız senden?

Masamda, aklımda bir roman ve bir novella taslağı var. Gönlüm romanda gibi. Bakalım...

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Barıştıralım Sizi
  • Çiler İlhan
  • Hayattayız Madem
  • Nişan Evi

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Hasan Bülent Kahraman:

“İkinci Yeni, dili şiire taşımadı, zannedilenin aksine şiiri dile taşıdı…”

İkinci Yeni’nin merkezine Ece Ayhan’ı aldığı çalışması Bakışlı Bir Kedi Beyaz üzerine, Kahraman’la şiirimizin modernleşmesi, İkinci Yeni’nin şiirimize etkilerini de içeren hacimli bir söyleşi.

CENK GÜNDOĞDU

Sonraki Yazı

DENEME

Can Göknil’in “Evrende Vals”i:

Gök kubbenin altında bir masal

“Evrende Vals, mit ile bilimi, efsane ile astronomiyi, yazı ile resmi aynı anlatı düzleminde buluşturan bir sergi.”

ABDULLAH EZİK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist