• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bir hafıza tekniği olarak büyülü gerçekçilik

“Tarih Ruhlar Evi'nde insanların bedenlerinde ve hatıralarında bıraktığı izler üzerinden anlatılır.” 

Isabel Allende

CANSU CİVELEK

@e-posta

DENEME

26 Şubat 2026

PAYLAŞ

Doğduğundan beri feminist olduğunu söyleyen ve bugün 83 yaşında olan Şilili yazar Isabel Allende’nin 1982 yılında kaleme aldığı Ruhlar Evi [La casa de los espíritus] dört kuşağa yayılan kadınların hikâyesi. Tabii yer Şili, zaman da 20. yüzyılın ikinci yarısı olunca ülkenin Latin Amerika ve küresel ekonomi ile iç içe geçen tarihi de karakterlerimiz üzerinde ağlarını örüyor. Zenginlikle fakirliğin, toprak ağaları ile köylülüğün, sağ kanat ve faşist hareketlerle devrimcilerin yani türlü çatışma ve çekişmenin arasına sıkışan aşkın ve nefretin tonlarını okuyoruz Ruhlar Evi’nde. Siyasi üslubu 60’lı yıllarla birlikte belirginleşmeye başlayan romanda gelişen sosyal ve siyasi örüntü içinde Pablo Neruda’dan tutun eski devrimci başkan Salvador Allende ve –şeytan görsün yüzünü– diktatör Augusto Pinochet gibi adını tarihe kazımış gölgeler de boy gösteriyor. Ne var ki Isabel Allende doğrudan isim kullanmak yerine bunları “şair”, “başkan”, “diktatör” gibi üstü kapalı ifadelerle anlatıyor. Bunun bir anlatı tercihi ya da oto-sansür unsuru olmasından çok yakın tarihin baskıcıpolitik atmosferini yansıtmanın bir aracı olduğunu düşünüyorum.

1970-73 yılları arasında Şili’yi yöneten sosyalist başkan Salvador Allende ve yazarımızın soy isimlerindeki ortaklık tesadüfi değil. Isabel Allende’nin babası Tomas ile Salvador birinci dereceden kuzenler. 1973’te ABD destekli Pinochet darbesi gerçekleştiğinde Salvador Allende başkanlık sarayında hayatını kaybederken Isabel Allende de ülkedeki siyasi baskı ortamından kaçmak zorunda kalır ve Venezuela’ya sığınır. Ruhlar Evi sürgün yıllarında, bir bakıma geçmişi yeniden kurma çabasının ürünü olarak ortaya çıkar. Romanın ilk sayfalarının yazarın ağır hasta olan büyükbabasına yazdığı bir mektuptan doğduğu anlatılır. Bu yüzden kitap yalnızca bir kurgu değil, aynı zamanda geçmişi unutmamak için direnen bir sürgün anlatısıdır.

Başkanın radyodan ulusa seslenen konuşması duyuldu. Veda konuşmasıydı bu… “Halkımın sadakatinin bedelini hayatımla ödeyeceğim…Er ya da geç özgür insanların daha iyi bir toplum kurmak için geçecekleri aydınlık yollar açılacaktır. Yaşasın halk! Yaşasın işçiler! Bunlar son sözlerimdir.” (s. 486)

[Başkana] bütün ailesiyle birlikte ülkeyi terk etmesi için askeri bir uçak vermeyi öneriyordu komutan. Ama o uzak bir diyara sürgüne gidip, ömrünün geri kalanını olmadık bir saatte gizlice vatanlarını terk etmiş öteki devrik başkanlarla birlikte bitkisel hayatta geçirecek bir adam değildi. “Siz beni tanımamışsınız, vatan hainleri! Buraya beni halkım getirdi, buradan ancak cesedim çıkar,” diye karşılık verdi, soğukkanlılıkla. (s. 487)

Isabel Allende
Ruhlar Evi
çev. İnci Kut
Can Yayınları
1991
19. baskı, Ocak 2026
544 s.

Roman bütün bu tarihsel yükü kadını merkeze alarak kuşaklar arası ilişkilenmeler üzerinden anlatır. Böylece tarih yalnızca erkeklerin siyasi anlatısı olarak değil, duyguların, sezgilerin, hayallerin ve arzuların iç içe geçtiği anlatı şeklinde karşımıza çıkar. Clara’nın dünyası ruhlarla ve işaretlerle doludur. Kızı Blanca’nınki yasak bir aşkın ve sınıf sınırlarını zorlayan bir bağlılığın etrafında şekillenir. Torun Alba ise artık doğrudan tarihin şiddetiyle yüz yüze gelen, işkencelere maruz kalan bir kuşağın temsilcisidir. Böylece roman bir aile kroniği olmaktan çıkıp kuşaktan kuşağa aktarılan belleğin izleriyle dolmaya başlar. Böylece ev dediğimiz şey de yalnızca bir mekân olmanın ötesine geçer, hatıraların, sırların ve bastırılmış hikâyelerin biriktiği yaşayan bir organizmaya dönüşür.

Romanın anlatı gücünü belirleyen şeylerden biri de büyülü gerçekçiliğin burada bir hafıza tekniği gibi işlemesidir. Latin Amerika edebiyatında Gabriel García Márquez ve Juan Rulfo ile özdeşleşen büyülü gerçekçilik çoğu zaman gündelik hayatın içine sızan olağanüstülükler aracılığıyla tarihin şiddetini görünür kılar. Ruhlar Evi’nde de hayaletler, önseziler ve tuhaf rastlantılar romanın gerçekliğini yoğunlaştırarak tarihsel ilişkisellikleri anlatmanın bir aracı haline dönüşür. Tarih zaten fazlasıyla gerçek, fazlasıyla ağırdır. Bu yüzden doğaüstü olaylar ya da evin duvarlarına sinmiş yaşayan hatıralar aslında bastırılmış tarihsel deneyimlerin yüzeye çıkmasıdır.

Doğrusu bazı romanlarda dozu fazla kaçtığında büyülü gerçekçiliğin egzotik bir süse dönüşebildiğini ve bu yüzden tadının kaçtığını düşünürüm ancak bu romanda dengenin çok ustaca kurulduğunu söyleyebilirim.

Bu noktada romanın politik boyutu daha da belirginleşir. Zaman ilerledikçe ailenin hikâyesi ve sınıf ilişkileri sertleşir, siyasi kamplaşma derinleşir ve sonunda devlet şiddeti gündelik hayatın içine girerek aile içi çatışmaları görünürleştirir. Böylece romanın erken sayfalarındaki tuhaf ve neredeyse masalsı atmosfer yavaş yavaş daha karanlık ve ağır bir gerçekliğe doğru sürüklenir. Bu anlatı dönüşümü siyasi ve sınıflar arası şiddetin nasıl boyut değiştirdiğini anlamamıza yardımcı olur. Başlangıçta uzak ve dağınık görünen güç ilişkileri, romanın ilerleyen sayfalarında giderek somutlaşır, gündelik hayatın dokusuna sızar ve karakterlerin kaderini doğrudan belirleyen bir kuvvete dönüşür.

Isabel Allende, Caracas'ta (Venezuela) sürgündeyken.

Belki de romanın en çarpıcı tarafı burada ortaya çıkar: Tarih büyük olayların yaşandığı devlet kronolojisi olmanın ötesinde insanların bedenlerinde ve hatıralarında bıraktığı izler üzerinden anlatılır. Darbeler yalnızca hükümetleri devirmez çünkü; insanlık onurunu kırar, aileleri böler, aşkları imkânsızlaştırır ve bazı gelecek ihtimallerini geri dönülmez biçimde sonlandırır.

Diktatörlüğe direnen ve işkence sırasında tecavüze uğrayarak “tabutluk” adı verilen “bir mezar kadar karanlık, soğuk, havasız, dışarıya sımsıkı kapalı, küçücük bir hücreye” (s. 544) kapatılan Alba hayatına son vermek için ölüm orucuna girdiğinde anneannesinin ruhunu çağırır:

Ölmesine yardımcı olsun diye onca kez çağırdığı anneannesi Clara göründü ve ona yepyeni bir fikir verdi: Ölüm nasıl olsa geleceğinden, makbul olan ölmek değil, bir mucize olarak hayatta kalmaktır diyordu… Yaşamakta olduğu o korkunç sırrı günün birinde gün ışığına çıkarmaya yarayabilecek bir kanıt yazmasını önerdi… “Yapacak çok işin var, onun için kendi kendine acımayı bırak da biraz su iç ve yazmaya başla”, dedi Clara torununa, geldiği gibi bir anda yok olmadan önce. (s. 544-545).

Isabel Allende 80 yaşında.

Böylesine bir tarihi yüklenmiş ağır bir dönemi böylesine ustaca bir büyülü gerçekçilik anlatısıyla okurken darbelerle dolu kendi tarihimizin yansımalarını ister istemez hissetmiş oldum. Çünkü romanın anlattığı tarih yalnızca Şili’ye özgü değil; darbelerin, ideolojik kamplaşmaların ve bastırılmış hafızaların özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde farklı coğrafyalarayayılmış ortak hikâyesi. Arka planda küresel güç dengelerinin yeniden kurulduğu ve ekonomilerin neoliberal politikalar doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı tarihsel bir moment şekillenirken, birçok ülkede ABD destekli askeri darbeler, otoriter yönetimler ve sert siyasi kırılmalar sahneye çıkıyordu.

Belki de bu yüzden Ruhlar Evi’ni okurken sık sık tanıdık bir duyguya kapıldım; başka bir kıtada, başka bir dilde anlatılan hikâyenin içinde ortak geçmişimizin gölgelerini gördüm. Bu gölgeler bazen bir evin duvarlarında, bazen bir aile arşivinde, bazen de hatırlamaktan vazgeçmeyen birinin kaleminde yaşamaya devam ediyor. Alba’nın hikâyesinde olduğu gibi: Hatırlamak, anlatmak ve yazmak direniştir.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • isabel allende
  • Ruhlar Evi

Önceki Yazı

DENEME

Yersizyurtsuzluk kavramı ışığında

Bütün Aşkların Başlangıcı

“Hermann, Stella’yı kök saldığı toprakla değil, o toprağın altında yatay biçimde yayılan köksaplarıyla gösterir, görünmez, parçalı ama canlı bir hareket içinde. Böylece roman bir ilişkinin öyküsü olmaktan çıkar, aidiyetin ve sürekliliğin yerini geçici bağlantılara bıraktığı bir oluş alanına dönüşür.”

SEVİL ERYAŞAR

Sonraki Yazı

İNCELEME

Sus duraklarıyla yola çıkan şiirler:

eskidendy

“İlk kitap olmasına rağmen, farklı biçim ve üslûp arayışının yalnızca bir deneme değil, gelecekte genişleyecek bir şiir ufkunun güçlü bir ayak sesi olduğunu hissettiriyor eskidendy.”

FİGEN ALKAÇ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist