Yersizyurtsuzluk kavramı ışığında
Bütün Aşkların Başlangıcı
“Hermann, Stella’yı kök saldığı toprakla değil, o toprağın altında yatay biçimde yayılan köksaplarıyla gösterir, görünmez, parçalı ama canlı bir hareket içinde. Böylece roman bir ilişkinin öyküsü olmaktan çıkar, aidiyetin ve sürekliliğin yerini geçici bağlantılara bıraktığı bir oluş alanına dönüşür.”
Judith Hermann
Çağdaş Alman edebiyatının “mucize kadınlar” (fräuleinwunder) diye adlandırılan yazarlarından Judith Hermann’ı 2025 yılında, üçüncü ve son romanı Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik ile okumuştuk. Bütün Aşkların Başlangıcı dilimize yeni kazandırılmış olmasına rağmen yazarın ilk romanı. Bu incelemede yazarın Bütün Aşkların Başlangıcı (2014) romanının temel meseleleri olan aidiyetsizlik, aile gibi temaları Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzluk (deterritorialisation) kavramıyla ele almaya çalışacağım.
Roman, ana karakterimiz Stella’nın kocası Jason ile tanışma hikâyesiyle açılır. Olayları Stella’ya odaklanan sınırlı üçüncü tekil anlatıcıdan okuruz. Tanışma hikâyesi olay ânında değil, geçmişin hatırlanması ve kişisel notlarla okura iletilir. Stella, şehir dışında uzun süreler kalarak çalışan kocası ve anaokuluna devam eden kızıyla birlikte bir Alman banliyösünde yaşamaktadır. Dışarıdan bakıldığında bahçeli, güvenlikli evlerinde mazbut bir hayat sürerler. Stella’nın yaşamı hastabakıcılık yaptığı üç yaşlının evi, belediye binası ve kendi evi arasında, küçük bir çember içinde sürüp gider. Bu huzurlu tabloyu, kapılarını çalıp kendisiyle tanışmak istediğini söyleyen yabancı bir adam bozacaktır.
Bütün Aşkların Başlangıcı
çev. İlknur Özdemir
Sia Kitap
Eylül 2025
176 s.
Romanda aile evi önce yabancıların içeri giremeyecekleri güvenli alan olarak kadrajımıza girer. Ancak anlatım bize herhangi bir sıcaklık sunmaz. Stella’nın kızını bisikletle okula bırakıp döndüğü eve dair en sıcak anlatımı kitap okuduğu pencere önündeki masaya dairdir. Oysa Jason’ın odasına girmek Stella’yı tedirgin etmektedir.
Yabancı kapıyı çaldığında Stella şaşırsa da iç sesi “elinde bir şey yok” diyecektir, “ne bir kutu, paket ne de bir buket çiçek”. Okur olarak anlarız ki, yabancı daha konuşmadan genç ve hoş görünümlü bir adam olmasıyla kahramanımız için pek çok olasılığa gebedir. Sonradan adının Mr. Pfister olduğunu öğrendiğimiz yabancı, Stella’nın tanımadığı komşularından biridir. Stella tek iş arkadaşı ve bakımını üstlendiği hastalar dışında kimseyle ilişki kurmaz, aile üyeleri dışında eve pek kimsenin girip çıkmadığını fark ederiz.
Açılışta geçmişteki kısa tanışma sahnelerinin ardından Stella’nın kocasını görmeden önce ‘stalker’ı görürüz. Adını bıraktığı notlardan öğrendiğimiz Mr. Pfister her gün gelip kameradan izlendiğini bilerek evin kapısını çalar, posta kutusuna notlar bırakır, kapı önünde bir sigara içer, öyle gider.
Romanın ilk kırılma ânı, Mr. Pfister’in ortaya çıkmasından hemen sonra yaşanır. Stella gazete okurken başını kaldırıp bakar. O an pencereden dışarıya değil, dışarıdan içeriye bakar gibi olur.
Tek başına bir lambanın altındaki masada oturup gazete okuyan bir kadın görüyor. “Bu benim” diye düşünür Stella. “Benim, Stella.”
Bu ilk yabancılaşma ânında Judith Hermann karakterin yaşadığı sarsıntıyı bize neredeyse hiçbir şey anlatmadan aktarır. Bu sahnede Deleuze ve Guattari’nin yersizyurtsuzlaşma (deterritorialisation) kavramını hatırlarız. Stella sabit mekânında bile yerinden edilmiştir. Hayatına giren yabancı bunun hem nedeni hem simgesidir.
Mr. Pfister bir mektup bırakmıştır. Stella okusa da, biz mektubu eve gelişinin ardından Jason’la birlikte okuruz. “Bana bakmanı arzu ediyorum” der mektupta Mr. Pfister. Bu cümle Stella için sarsıcıdır, kendisine temas etmek isteyen adamın onu gerçekten görme ihtimali vardır. Yabancı zihninde kaçış çizgisine dönüşür; evin sessiz ağırlığını yarıp geçen başka bir dünyanın ihtimalidir. Deleuze ve Guattari’de kaçış çizgisi, normatif olan, ağaçsı, dikey hegemonik yapıyı yarmak amacıyla oluşan yatay çizgiler olarak tanımlanır. Ancak roman ilerledikçe Hermann bu kaçış çizgisinin yavaş yavaş bir tehdide, bir saplantıya dönüşümünü ustalıkla verir.
Jason, Stella’ya hiçbir şekilde yabancıyla iletişime geçmemesini öğütler. Hemen ardından gördüğümüz sahnede Jason’ın arabasını evin kapısında görünce Stella’nın eve girmek yerine ormanda ‘bir sınıra dek bisikletini sürmeye devam ettiğini görürüz; bir gün daha ileriye gideceğini düşünür. Hissederiz, sınırında durduğu orman tekinsiz arzuların alanıdır ve evine çok yakındır. Hermann, art arda yerleştirdiği sahnelerle zihnimizde evliliğin büyük resmini tamamlar.
Stalker ortaya yeni çıkmışken Stella okuduğu romanda geçen bir cümleden çok etkilenir.
“Âşık biri bir anarşist gibi elinde bir saatli bombayla yürür dünyada.”
Araştırdığımızda, bu alıntının Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanına gönderme olduğunu anlarız. Stella’nın karşısına çıkan aşk ihtimali bir hafifleme değil, bir uyanış denemesidir. Ancak başkasının aşkının nesnesi olmak ona özgürlük değil, yeni bir tutsaklık getirecektir. Gittiği evlerden birinde yaşlı çiftten erkek olana yabancıdan bahseder; o hiç aniden kuvvetli ve yıkıcı bir his duymuş mudur. Yaşlı adam coup de foudre der, yıldırım aşkına mı tutuldunuz? Kendisiyle ilgili böyle bir hisse kapılan biri olduğunu anlatır Stella; ‘sevilmekten kaçmak mümkün değil’dir.
Stella, kızları Ava ile uzak bir şehirdeki inşaat alanında Jason’ı ziyarete giderler. Gittikleri evin çatısı yoktur, üstü açıktır, yıldızlar izlenir. İçeride karton kutular üzerinde yemek yer, uyku tulumlarında uyurlar ve ziyaretleri bitince evlerine dönerler. Bu olayın ardından bir gün kızları Ava okuldan çizdiği ev resmiyle gelir. Bütün çocukların kolayca çizdiği çatıyı Ava çizememiş, evin üstünü açık bırakmıştır. Çatının açık olması romanın en güçlü metaforlarından biridir; Ava ve Stella için hem tamamlanamamış bir yuvayı hem de güvenli alanda olmamayı temsil eder.
Romanın ilerleyen bölümlerinde Stella, evlenmeden önce sürdüğü hayatı ve özlediği ev arkadaşı Clara’yı hatırlar. Kocası Jason onu kapıya dayanan yabancıdan ‘koruyamamaktadır’ ve koruma potansiyeline sahip Clara da uzaktadır. Clara ile konuştuğunda “Onu içeri alayım mı?” diye sorar. Bu yabancı kendisine bir hatanın kefareti, cezası olarak gelmiştir. Clara ve Stella ‘tramvaydaki adam’ diye birini hatırlarlar. Stella onu tramvayda görmüş, onunla eve gelmiş ve sevişmiştir. Böylece Stella’nın geçmişte bambaşka bir hayat sürdüğünü öğreniriz. Şehir içindeki bekâr evlerinin kapısında bir şiir asılıdır. Bu şiirin son dizesi “kim gelirse gelsin, içeri alın” der. Şiirin adı “Ev Yönetmeliği”dir; bu şiir bir dönem hayatlarını şekillendirmiştir. Romanda geçmiş temsilinde önemli rol oynayan bu dizelerin sahibi Mascha Kaleko, Yahudi asıllı, vatanından sürülmüş, ömrü boyunca yersizyurtsuzluk çekmiş bir şairdir. Bu sahneyle Stella’nın kendi inşa ettiği ‘ev’i eski hayatından, arzularından kaçmak istercesine güvenlikli kapılar, duvarlar ardında kurduğunu anlarız.
Uyku da romanda önemli bir metafordur. Karı-kocanın tanışma hikâyesinde önemli rol oynar. Stella, Jason o uçakta uyuyor olmasaydı, onu gerçekten tanıyabilseydi, evlenmeyeceklerini ve kızları Ava’nın hiç doğmamış olacağını düşünür. Uyku ilişkilerinin başlangıç koşulu olmasının yanında devam edebilmesini sağlayan uyuşma halini, duygusal körlüğü, iletişimsizliği de simgeler. Kocası karşılıklı oturup konuşulamaz bir adamdır, çabuk parlar. Kadın ‘Stalker’ konusunun konuşulabilmesi için Jason araba kullanırken gözünü bir noktaya sabitleyip, dikkatini bir başka noktaya yoğunlaştırmasını bekler. Stella ev arkadaşı Clara ile olan hayatında canlı, konuşkan ve iletişimde kalarak uykuya geçtiğini hatırlar. Oysa uyumayı beklerken kocasıyla birbirlerine temas etmez, konuşmazlar. Bakımını üstlendiği yaşlıların uykularını gözünde canlandırır; acaba Mr. Pfister nasıl uyumaktadır. Düşünceler içinde yatağından kalkan Stella mutfağa gider, ısıtıcıya su koyar. Sahne “Mutfakta duruyor, bekliyor” cümlesiyle tamamlanır. Bu cümleyle Deleuze ve Guattari’ye aşina okurun aklına kaçış çizgileri kavramı kaçınılmaz olarak gelecektir. Stella’nın güvenli, düzenli katılaşmış bir bölge olan banliyö hayatı, kuralların, rollerin, aidiyetlerin belirlediği bir yurttur. Stella artık hayatından kaçmanın bir yolunu aramakta, onu beklemektedir.
Mr. Pfister ile markette karşılaştıklarında Stella ne yapacağını bilemez.
“Ne kadar bakıştılar? Aralarında pencere, bahçe kapısı, çit olmadan.”
Mr. Pfister onunla konuşmaz. Stella adamın kendisiyle konuşmayıp, kapısının önünden o kapıyı çalmadan geçip gidemeyişini anlar. “Mr. Pfister kapıları kapalı evindeki Stella ile ilgileniyor” der.
O kendi hayalindeki Stella’yla, kendi Stella’sıyla ilgileniyordur. Buna karşı bir şey yapamaz.
“Öbür Stella’yı onun elinden alamaz.”
Adamın sevdiği kadın onun zihnindeki ulaşılmaz biridir. Belki çocukluğundaki ulaşılmaz bir ebeveynin yankısıdır bu kapılar ardındaki sevgi.
Stella’nın hikâyesi, yersizyurtsuzluk duygusu Deleuze ve Guattari’nin köksap (rhisom) kavramıyla birlikte düşünülebilir. Köksap merkezsiz, doğrusal olmayan, her noktasından başka bir yere bağlanabilen bir oluş halini anlatır. Stella’nın dünyası da bu anlamda sabit bir kimliğe, tek bir merkeze ya da bütüncül bir anlatıya dayanmaz. Aksine, küçük bağlantılardan, rastlantısal karşılaşmalardan ve içsel kırılmalardan filizlenir. Hermann, Stella’yı kök saldığı toprakla değil, o toprağın altında yatay biçimde yayılan köksaplarıyla gösterir, görünmez, parçalı ama canlı bir hareket içinde. Böylece roman bir ilişkinin öyküsü olmaktan çıkar, aidiyetin ve sürekliliğin yerini geçici bağlantılara bıraktığı bir oluş alanına dönüşür. Romanda iki kez Stella’nın mültecilerle ilgili haberlere tanık olduğunu ve bu haberi hatırladığını görürüz. Haberde, “Belki de savaş zamanında mekân değişir, mekânlarla olan ilişki değişir” denir. Stella ait olduğu yerde değildir. Yabancının ortaya çıkması inşa ettiği güvenli kaleden arzuların içeri giremediği, Stella’nın dışarı çıkamadığı bir hapishaneye dönüşen evliliğinde bir yarık açar.
Romanın sonunda Stella bir kez daha uyanık kalır, mutfağa iner, çaydanlığa su koyar. Artık bekleyişi farkındalık içindedir.
“Değişiklik ihanet değildir” der iç sesi. “Olsa bile cezası yoktur.”
Hermann kadın karakterini geleneksel metinlerden farklı olarak arayışından dolayı cezalandırmaz. Onu sessizce özgür bırakır.
Son sayfada Jason, “Stella, uyanık mısın? Bakabilirsen pencereden baksana” der.
Stella’nın iç sesi sorar. “Bakabilseydim ne görürdüm?”
Hermann, Stella’nın pencereden bakamadığı yerde manzarayı bizim görmemizi ister. Ufkun biraz yukarısında “inanılmaz büyüklükte, turuncu, sarı bir hilal” görürüz. Bu bir başlangıcın, bir uyanışın imasıdır.
İlk romanı olarak Bütün Aşkların Başlangıcı, Judith Hermann’ın minimalist, derinlikli yazınında önemli bir başlangıçtır. Yazar bu romanda, devamında yazacağı Yuva ve Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik romanlarında devam edecek aile, aidiyet meselelerini çok temel bir yerden sorgulamaya başlamıştır. Stella’nın hikâyesi yalnız bir kadının değil, birçok çatısız evde, kapalı kapılar ardında, mutfaklarda yankılanan sessiz uyanışların hikâyesidir.
Önceki Yazı
Rüzgârdan ışığa:
Bejan Matur’un poetik dönüşümü
“Bejan Matur, Dünya Güzeldir Hâlâ ile bizi doğrudan bir olayın yaşanmadığı bir döngüden geçirir: Çocukluğun gerçekdışı mitsel şaşkınlığından kentin yabancılaştırıcı boşluğuna, oradan da her şeyi olduğu gibi gören, acıyı ışığa bükebilen son menzile.”