• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Rüzgârdan ışığa:

Bejan Matur’un poetik dönüşümü

“Bejan Matur, Dünya Güzeldir Hâlâ ile bizi doğrudan bir olayın yaşanmadığı bir döngüden geçirir: Çocukluğun gerçekdışı mitsel şaşkınlığından kentin yabancılaştırıcı boşluğuna, oradan da her şeyi olduğu gibi gören, acıyı ışığa bükebilen son menzile.”

Bejan Matur

AHMED KUTLU

@e-posta

DENEME

26 Şubat 2026

PAYLAŞ

Doğum yeri olan Pazarcık/Maraş yöresinin hafızasıyla yüklü bir coğrafyadan Anadolu, Akdeniz ve Mezopotamya hattına uzanan mistik ve mitolojik öğeleri sözlü geleneğin nefesli ritimleriyle bir araya getiren Bejan Matur 1996 yılında Rüzgâr Dolu Konaklar kitabıyla Türkçe şiire girdiğinde, dönemin imge keşmekeşi içinde farklı bir ses olarak yankı buldu. İki ödülle taçlandırılan (Orhon Murat Arıburnu ve Halil Kocagöz şiir ödülleri, 1997) bu ilk kitabın ardından, 1999’da yayımlanan Tanrı Görmesin Harflerimi adlı kitabı, şairin güçlü poetikasının uzun yolculuğunun habercisi olarak görüldü. Şiirlerinde aşina olduğumuz imgeler –toz, dağ, meşe, çocukluk, anne, ışık, güneş– hem kolektif hafızada hem de ontolojik ve mitolojik kökenli yapıda güçlü dinamikler olarak kalmayı sürdürdü.

Bejan Matur’un içinde yaşadığı feodal atmosfer, şiirlerinde şehir hayatıyla yabancılaşan bireysel bir yaşamın arka planında kaybolur. Aradan geçen çeyrek asrın ardından, 2021’de Everest Yayınları’ndan çıkan Dünya Güzeldir Hâlâ kitabı, şairin poetikasındaki dönüşümün izini sürmek için güçlü bir izlek sunuyor. Bu yazı, Matur’un kitapları arasındaki kronolojik ve ontolojik değişimden ziyade, onun şiirinin tıpkı bir organizma gibi doğumla başlayıp ölümle son bulan dönüşümünü, şiirinin nesnesini ve öznesini tartışmayı deniyor. Bu açıdan Matur’un Dünya Güzeldir Hâlâ kitabını; şairin gençliği, olgunluğu ve artık bağımsızlaştığı, yaşananlardan ders çıkardığı bilgeliği olarak üç bölümde değerlendirmeye çalışacağım. Matur’un şiiri, hayatın doğal ritmini yansıtır: çocukluktan doğar, büyümeyle olgunlaşır ve bilgelikle evrensel bir söze ulaşır.

Gerçeküstü ve şaşkın çocukluk

Dünya Güzeldir Hâlâ – birinci kısım

Aristoteles’te telos, varlığın kendi imkânını tamamlamasıdır. Ereksel düzen; dünya içi, içkin ve hareketle birlikte işlenen bir mantık taşır. Matur’un şiirinde de aynı mantık, çocukluktanyetişkinliğe geçiş, doğanın kendi döngüsüyle paralel bir yolculuk olarak okunur: Büyümeye, öğrenmeye, tamamlanmaya doğru bir hareket. İnsan olması gereken şeye doğru yaşar. Bu bir oluş biçimidir. Bu oluşun başlangıcı çocukluk, “Dünya Güzeldir Hâlâ” şiirinde şu dizelerde yaşanır:

“ıssız bir dağ yolunda kaplan ve ejderha

yalnız olmadığına dünyanın bir işaret.

hayattan anladığını söylerken

büyümekte olan birine

şaşar kalırsın.

dünya güzeldir hâlâ
ve müzik doludur.
büyük koroların tanrısallığı ile
böceklerin basit serzenişi arasında
sızlayan bir kalptir dünya.
o sesleri duymuş olmak
cennet mi?
o sınırda kalmış olmak peki?
güzellikle gerçek arasında
unutkan ve yabancı.
büyüdüm evet
artık bunu bir veda sayabilirim.
büyüdüm dikenlerin şarkısıyla
cırcır böceğinin
yaz uğultusuna karışan masalında.
iğde kokuları
ve tepelerin arasında
gizlice büyüdüm.”

Matur’un “dünya güzeldir hâlâ” ifadesinde tüm belirsizliklere rağmen dünyada hâlâ güzellik ve anlam gören umutlu bir ses işitilir. Şiirin dünyanın korkulu bir hal içerisinden geçtiği pandemi döneminde yayımlanması ayrıca düşündürücüdür. “Hâlâ” sözcüğü, her şeye rağmen, yine de dünyanın güzelliğinin artık kendiliğinden garanti edilemediği bir bilinç halini işaret eder. Burada “hâlâ” ifadesi geriye dönülecek bir başlangıç umudunu yadsıyarakdireniş sloganı olmaktan çıkar ve sadeece bir kaybın bilgisini yansıtır.

Bu açıdan, şiirin ismi Bejan Matur’un tüm yaşamına eşlik eden bir dönüşümün nasıl göründüğüne dairdir. Tabii şiir bu temenninin dışında, çocuksu bir heyecanla başlar.

“ıssız bir dağ yolunda/ kaplan ve ejderha/ yalnız olmadığına dünyanın/ bir işaret./ hayattan anladığını söylerken/ büyümekte olan birine/ şaşar kalırsın.”

Dizeleri çocukça, fantastik bir dünyaya davet eder. Şiirin çocuksu bir fantazmayla ıssız bir dağ yolunda kaplan ve ejderhayla açılması, çocukların gerçekdışı yaşamına aittir. İlk dizeler,büyümekte olan birine, büyümenin içinden algılanan bir bakışla, şaşırtıcı ve gerçek dışıbir refleksi sergiler. Bu refleks büyümenin olağanüstü tarafının dünya olmadığı,çocuğun kendi imgelemi olduğu bir dünyaya giriş mahiyetindedir.

“büyüdüm dikenlerin şarkısıyla/ cırcır böceğinin/ yaz uğultusuna karışan masalında/ iğde kokuları/ ve tepelerin arasında/ gizlice büyüdüm.”

Büyümek bir dönüşüm olduğu kadar bir hareketi de taşır içinde. Bu hareket varlığın kendi imkânını tamamlamasına yöneliktir. Ya da bunu arzular, buna yönelir. Çocukluk yoğun bir duygulanım alanı içindedir: Dünyada, anlamın dolaşımda olduğu yerdedir. Büyüme istenci burada Aristoteles’in ereksel düzenini hatırlatır. Çocukluk, saf bir başlangıç noktası olarak doğada, neredeyse kendiliğinden ve bilgisiz olarak gerçekleşir.

Çocukluğu, büyüme istencini ardınsıra gelişen şaşkınlığı,  anlatır. Şairin yaptığı, geçmişe  veya kültürel tarihsellikteki gerçekliğe dönüp onu bugüne taşımasıdır. Form ve biçim dikkat çekicidir. Soluyan bir ses fısıldar; dizelerde geçmişin aktarıcıları ve ona dair duyulan kişisel hislerin bugüne taşınması söz konusudur.

Olgunluk

Dünya Güzeldir Hâlâ – ikinci kısım

Şiirin ikinci bölümünde anlamın başka bir forma evrildiği bir çıkış söz konusudur. Beride bu çıkış için sürdürülmüş mücadele ve korkular vardır. Şiir yeni bir dil bulduğunu ilan eder:

“en fazla nehirler durdurdu beni
sırrını çözemediğim o boğucu bilinmezde
yüzecek cesareti bulduğumda
kurtuldum kendimden.
mozaiklerin saklı güzelliği
bir yakınlık gibi göründü bana.
ve dışarı çıktığımda sanki dünyada değildim.
insanın macerası kendine karşı sürerken
dönüp kainata baktım yeniden
ve başka bir dil duydum ilk kez.
adını koydum rengin ve ışığın
ruhun titreyişini gördüm derinde.
bazen olur evet
adımını kainattan dünyaya atarsın
ve dünya güzeldir bir süreliğine.
ışığın büyüsünü unutmuşsundur
kanatlanıp gidebildiğin sonsuzluğu.
sana acı görünen o çıkmazda
hatırlamaya çalışmak seni insan kılsa da
hep eksik kalırsın.”

Dünyayı içinde yaşanan bir yer olmaktan çıkaran, içinden geçilen, kullanılan, ölçülen bir düzene dönüştüren bir olgunluk hali söz konusudur.

“en fazla nehirler durdurdu beni/ sırrını çözemediğim o boğucu bilinmezde/ yüzecek cesareti bulduğumda/ kurtuldum kendimden.”

Bejan Matur

Mitin içi boşalmış, yalnızca kabuğu kalmıştır. Masal artık bir çocukluk masalı değildir.  Doğallık geri çekilir ama izi kalır. “Büyüme” eylemiyle ortaya çıkan bu kopuşlar şiirde tekrar tekrar yer alır; büyümek ve doğadan çıkmak, kendinden kurtulmak. Modern şiirin yaptığı kopuşu gösterir.  Kent bu düzenin mekânsal karşılığıdır. Doğa düzeninden kent düzenine geçiş, Marx’ın yabancılaşma teorisini hatırlatır. Marx’ta yabancılaşma (entfremdung) tek başına psikolojik bir kopuş değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin tarihsel olarak bozulmasıdır. Matur’un dizelerinde bu teori ekonomik bir çerçeveden çok, modern kent yaşamının manevi boşluğu ve anlam kaybı üzerine ontolojik bir yabancılaşma olarak okunabilir.

Yabancılaşma burada duyuların körelmesiyle başlar: Sesler gürültüye, zaman ölçüye, beden işlevlere indirgenir. İnsan kendi bedeninin etkinliğiyle, kendi zamanıyla karşı karşıya gelir. Kentte akışlar hızlanır, mekânlar parçalanır, zaman doğrusal bir hale gelir. Bu yapıda bireysel değil, tarihsel bir deneyim yaşanır. İnsan kendi duyusal dünyasını karşısında yabancı bir güç olarak bulur. Dünya hâlâ oradadır ama artık temas edilemez haldedir.

“ışığın büyüsünü unutmuşsundur/ kanatlanıp gidebildiğin sonsuzluğu/ sana acı görünen o çıkmazda/ hatırlamaya çalışmak seni insan kılsa da/ hep eksik kalırsın.”

Işığın bükülmesi, doğrusal zamanın ve kentin katı yasalarının kırılmasıdır.

“Büyümenin bu dünyadan büyümek olduğunu hatırlatan o evden giderken.”  Ev çocukluğun mitsel arkhe köpüğüdür. Ancak bu bir geriye dönüş değil, öteye geçiştir. “Tüm dünyayı bir yabancı gibi yaşamayı diliyorum ilk kez!” derken Matur, Marx’ın negatif anlam yüklediği yabancılaşmayı kutsal bir mesafeye dönüştürür: Dünyadan el etek çekmek değil, dünyaya artık onun bir parçası olma zorunluğu hissetmeden, dışarıdan ve bilgece bir hayretle bakabilme yetisi.

Bu noktada şairin ilk kitabına dönmek gerekiyor. Rüzgâr Dolu Konaklar’ın epizotu şöyle açılır:

“Artık hevesli bir rüzgâr
Kuleleri
Vadileri
Yolları
Yalayıp getiren bir rüzgâr da değilim
Bir esintiyim köşeleri dolaşan
Kendisiyle buluşan bir esinti sadece”

Coşkusunu yitirmiş bir özne geçmişine bakar. Ne var ki artık coşkun değildir; iradesini yitirmiştir. Bu epizot geçmiş formunu yitirmiş olmayı hüzünle anar ama son mısralar “yalnızca, sadece” ifadesiyle bir hüzün katsa da özgürdür. Artık yalnızca kendisiyle buluşur; kendi sesi ve tarihiyle.

“Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.”

Kitabın açılışı doğumla başlayan mistik bir anlatıdır. Anne, sandığa gümüş aynalar, lacivert taşlar ve Halep’ten kaçak gelen kumaşlar doldurur; sonra çocukları koyup yazgılarını fısıldar. Burada Rhea'nın Kronos'tan sakladığı çocukları hatırlamak mümkün: Gücünü ve hükümranlığını yitirmesin diye, kehanetlerden, rüyalardan yola çıkarak, baba tanrı doğan çocuklarını yutar. Devlet baba da çocuklarını ait oldukları hafızadan kopararak  benlik yitimine uğratır. Anne figürü avunmasını ister çocukların karanlık sandıkta ama sandık açıldığında umut söz konusu değildir, yalnızca iyilik ve kötülük yayılır açılan kapaktan. Gümüş kemerler bolarır, lacivert taşlar kararır, Halep’ten gelen kumaşlar eprir.

Konaklar büyük ve geniş ailelerin haneleri olduğu avlulu ev sistemleridir. Köklenme imkânının geniş olduğu bu mimaride aile bireyleri ortak bir hafıza ağına dahil olur. Ancak Matur’un şiirinde avludan söz edilmez; yalnızca rüzgâr vardır. Kökleri Doğu ve Güneydoğu bölgesine dayanan nice aile –Kürtler ve başka etnik kimliğe sahip kimseler– bu imkândan paylanamamış; göç, sürgün ve yerinden edilmeyle kendi hakikatinden koparılmıştır. Bir röportajında Bejan Matur’un da dediği gibi, “Ev ne koşulda olursa olsun insanın hakikatidir”. ̇İnsanın kendi hakikatinden kopması onu ancak dizginsiz bir esinti haline getirir. Dağınık mekân uğraklarında, köşelerde ancak kendisiyle buluşan bir esinti; kendi hakikatinden yoksun, sabiti olmayan, yön duyusundan yoksun.

“Sırtımızdan jiletle akıtılan kanın
Karıştığı uzun ırmağa
Bırakıldığımızda
Annemiz bu kadarını istemezdi
Bu yüzden
O uyurken
Uzaklaştık
Diyorduk sulara.”

“Sırtımızdan jiletle akıtılan kan”, kişiyi bir biçimde sağaltma ritüelidir. Burada yalnızca sağaltma değil, iyiliğe ve iyi olmaya dair bir tür vaftiz etme durumu da söz konusudur. Kan ırmağa akar ve sularla bir konuşma başlar: zamanla, anımsamayla. Anne asla suçlanmaz; “O uyurken uzaklaştık / diyorduk sulara.” Bu uyku hali, korkulan bir geçmişi taşıyan annelerin/aktarıcıların saklı kıldıkları gerçeklerle ömürlerini geçirme biçimidir.

Matur’un poetikası kelimeleri nefesle ölçüye vurur; bu yüzden müzikaldir şiiri.  Konağından uzaklaştıran bir geçmişi dile getiren ses bu kopuşla  yitirilenleri yeniden kendi etrafına dizer. Kavafis’in “Bu Şehir” adlı şiirine de fısıldar bu sözler; Matur tercüme şiire oldukça hâkim bir şairdir.

“Annemiz
Siyah kadife elbisesini okşadığında
Saçlarını düşürerek bakışlarına
Babamızı hatırlardı:
Beyaz bir dağda olduğunu söylüyordu onun
Beyaz ve her bahar küçülen bir dağda”

İçinde büyüdüğü çocukluk manzarası, doruklarının beyaza boyandığı dağları taşır. “Beyaz bir dağdadır baba.”

Bejan Matur’un poetikasında gümüş nesneler, hep uykuda olan baba figürü, Ay tanrıçası Sin’in çoban sevgilisini anımsatır. Sümer-Akkad tanrılarının Yunan tanrılarıyla eşleştirildiği Helenistik dönemde Sin, ayın yöneticisi olarak Selene ile, bazen gecelerin ritimleriyle ilişkisi nedeniyle Artemis ile özdeşleştirilmiştir. Endymion bir ölümlü olduğu ve bir gün öleceğinden korkulduğu için, Artemis tarafından bir mağarada sonsuza dek uyutulur; o hep genç ve yakışıklı kalacaktır. Baudelaire “Onuru Kırılmış Ay” şiirinde sorar tanrıçaya: “Gidiyor musun yine, akşamdan sabaha dek sevişmeye o güzel çoban Endymion’la?”

İki dağ arasında kaybolan ve mevsim geçişleriyle beliren veya kendini hatırlatan baba, oğul, anne  yeniden kayıp formlara dönüşür. Bu belirim ve kayboluş içerisindeki özneler şarin dünyasında birbirleriyle etkileşim halindedirler. Söz gelimi kabuğu incelen meşe, beyaz ve her bahar küçülen dağların yüzüne dökmek ister yapraklarını.

Rüzgâr Dolu Konaklar’ı (1996) çağdaş şiir estetiğiyle ele alındığında,  sözlü geleneğe, mitolojiye, Anadolu-Ortadoğu şiir birikimine yaslandığı kadar Akdeniz, Yunan şiir geleneğinin dokusunu taşıdığını dile getirmek mümkündür. Kadın özne olarak özgürlük durumu Bejan Matur’un  Sapho’nun sesini de sezdirir. “Eğretileme düşünce” yapısı modern dilin ve aklın sözcüklerini dışlar. İskender Savaşır’ın Rüzgâr Dolu Konaklar’a dair Cumhuriyet Kitap Eki’nde çıkan yazısından, kendi ifadesiyle, “Tarihi kuran değil savrulan, zorla bir yola koşulan bir öznenin sesi” duyulur. Şiirdeki imgeler; çocukluk, anne, göç, dağ, meşe, kolektif belleğin ve travmanın izlerini taşır.

Bilgelik

Dünya Güzeldir Hâlâ – üçüncü kısım

Şimdi “Dünya Güzeldir Hâlâ” şiirine dönüyorum. Şiirin son bölümünde bir bilgelik sezilir ama konuşan sesin dile getirdiği şey bir öğüt veya nasihat değildir:

”sorular bittiğinde

dil daralır diyen şair

sorular bittiğinde belki de başlar varoluş

sonsuzluğa eşlik eden

başlatır ışığı

ruhtan önce!

böylece yoluna kaplanlar çıkar

ejderhalar çıkar döndüğün her köşeden.

şehir bir masaldır ısrarla

içinde iyinin ve kötünün

karşılaştığı bir muamma.

ya unutkanlık!

ölümle tamamlanan unutkanlık

bizi uyandırmadan önce

ışığın bükülüşüne doğru ilerlemek.

ışığı bükebilen kalbin acısıyken inanmak.

şimdi, büyümenin

bu dünyadan büyümek olduğunu

hatırlatan o evden giderken,

tüm dünyayı bir yabancı gibi

yaşamayı diliyorum ilk kez!”

Bu bölüm, Heidegger’in lichtung (açıklık) kavramına yakındır. Heidegger’e göre insan dünyaya fırlatılmış bir varlıktır ve hakikat, gizlenmişlikten sıyrılıp bir ışık gibi belirdiğinde görünür olur. “Başlatır ışığı/ ruhtan önce!” dizeleri, varlığın bilgiden ve ruhtan önce gelen o saf ışıkla karşılaştığı ânı imler.  Aynı zamanda şairin ikinci kitabı Tanrı Görmesin Harflerimi’ye bir atıf söz konusudur: “ruhtan öncedir ışık/ ve kusura yakın.” Sentaksın organik bir şekilde şairin ruhundan arta kalan işaretlerle yapılandığını görmek mümkündür. Artık sorular bitmiştir, çünkü sorular zihne, dünyayı ölçüp biçen o “olgun” akla aittir. Soruların bittiği yer, varoluşun sessizlikte yankılandığı yerdir.

“Işığı bükebilen kalbin acısıyken/ inanmak” ifadesi rasyonel bir kabulleniş değil, varlığın sancısıyla yoğrulmuş bir hakikat deneyimidir.

Bejan Matur, Dünya Güzeldir Hâlâ ile bizi doğrudan bir olayın yaşanmadığı bir döngüden geçirir: Çocukluğun gerçekdışı mitsel şaşkınlığından kentin yabancılaştırıcı boşluğuna, oradan da her şeyi olduğu gibi gören, acıyı ışığa bükebilen son menzile. Dünya kendiliğinden güzel olduğu için değil, kaplanın ve ejderhanın işaret ettiği o vahşi ve kutsal bütünlük, şairin bilincinde yeniden kurulabildiği için “hâlâ” güzeldir.

Rüzgâr Dolu Konaklar’dan Dünya Güzeldir Hâlâ’ya uzanan yolda, şairin “savrulan özne”den “düşü kendi öznesi kılan” sese geçişi izlenebilir. İlk kitaptaki ses, tarihi kuran değil savrulan, zorla bir yola koşulan bir öznenin sesiydi. Son kitaptaki ses ise artık kendi tarihiylehesaplaşmış, o hesapla ışığı bükmüş bir öznenin sesidir.

Bir avuç ışık talaşı dağılıp toplaşıyor konuşunca. Nesnesini yokluyor ilk hecede. Okyanuslarla dağların boğduğu dünyada işleyen bir tılsım var. Belki gerçekten bir kaplan, belki de buzul mavi, alaca, gecede zift karası bir panter. Tılsımlı taş oyuntuları belki, kale kapılarındaki işaret. Yılanlar, ejderhalar – ya yalnız olmadığına dünyanın ya da yalnızlığına yaraşır masallar. Düş, oluşun kristal kemeri; dünya, bahçesi. Tınılar rüzgâra koşan atın yelesinde, kuyruğunda uzanıyor, birbirinden sıyrılarak. İkinci hece içeride bir hal. Hayretler içerisinde bir çocuk zannı. Müzikli bir güzellik dile gelen, ışıktan, talaştan. Doğanın ve insan aklının gergefinde Tanrısal korolar ve böcek sesleri arasında atan matematiği, atan kalbidir dünya. Hâlâ güzel ve müzikli. Dinliyor, sakin ışığın kumulu. Gerçeğe yabancı, güzele unutkan bir rüzgârı. Konaklardan ve yollardan, mistik bir mimarinin kenarlarından dökülmüş rüzgâr yongası tozlar.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • bejan matur
  • Dünya Güzeldir Hâlâ
  • Rüzgâr Dolu Konaklar

Önceki Yazı

DENEME

Halil Yörükoğlu öyküsüne yakın bakış:

Gelenekte bir filiz

“Bu öykülerde yüksek sesle konuşmayan, hatta çoğu zaman sesi alabildiğine kısan; çatışmalardan kaçan ya da onları yükseltmeyen; arta kalana geri çekildiği yerden bakan; mesajdan, yargıdan, dersten uzak bir dil kurma derdinde bir yazarla karşı karşıyayız.” 

ASUMAN SUSAM

Sonraki Yazı

DENEME

Yersizyurtsuzluk kavramı ışığında

Bütün Aşkların Başlangıcı

“Hermann, Stella’yı kök saldığı toprakla değil, o toprağın altında yatay biçimde yayılan köksaplarıyla gösterir, görünmez, parçalı ama canlı bir hareket içinde. Böylece roman bir ilişkinin öyküsü olmaktan çıkar, aidiyetin ve sürekliliğin yerini geçici bağlantılara bıraktığı bir oluş alanına dönüşür.”

SEVİL ERYAŞAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist