Haftanın vitrini – 30
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anna, Kız Kardeşim… / Bir Fili Vurmak / Köpeğin Bir Günü / Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi / Millî Abide / Odysseus’un İlk Düşen Yoldaşı Elpenor’un Maceraları ve Ölümleri / Sevdiği Bendim / Sevgi ve Özlemle / Tarladan Fabrikaya / Yaratılış Gölü
Anna, Kız Kardeşim...
çev. Filiz Tülek
Everest Yayınları
Temmuz 2026
72 s.
“Neden beni öldürmediniz, kardeşim?”
Miguel, “Düşündüm,” dedi. “Ama sizi ölü olsaydınız da severdim.”
Fransız Akademisi’nin ilk kadın üyesi Marguerite Yourcenar’ın henüz 22 yaşındayken yazdığı, öykü yalınlığındaki romanı Anna, Kız Kardeşim, 16. yüzyılın sonunda, hummanın kol gezdiği ve Engizisyon gölgesindeki Napoli’de geçiyor.
Anna ile Miguel, baskıcı bir baba ve sevgi dolu bir anneyle büyürler. Aralarındaki derin ve tarif edilmesi güç bağ, aynı kaynaktan doğmuş iki ruhun gizli ve adı konmamış yakınlığıdır; zamanın sınırlarını aşacak kadar güçlü, bir o kadar da karmaşık. Bu bağ gün geçtikçe bastırılmış duyguların ve suskunluğun içinde derinleşir. Ölüm bile bu bağı sonlandırmaz; aksine onu daha derin ve geri dönülmez bir hale sürükler. Yas, kaçınılmaz gerçeklerle yüzleşmeye evrilir.
Artık hayattan bekleyeceği bir şey kalmadığından, ölümü kaçınılmaz bir son gibi kucaklıyordu. Hayatını nasıl yaşadıysa, ölümünü de öyle karşılayacağından emin olarak, mutluluktan hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Bir Fili Vurmak
çev. Celâl Üster
Can Yayınları
Temmuz 2026
280 s.
Orwell’in sayısız yazısı içinden küçük bir seçkinin onu biraz daha yakından tanıtacağını düşündüm. Gerçi yüzlerce yazı arasından yalnızca 30, ama Orwell’in düşünsel erimini tümüyle olmasa da büyük ölçüde yansıttıklarını sanıyorum. Yazıların çoğu, dönem gereği faşizm, savaş ve demokrasi üstüne; politik kültür başlığı altında toplanabilecek makaleler. Bu yazılarda, totalitarizmin her türlüsüne karşı, demokratik sosyalizmden yana, alışılmış, yerleşik düşüncelere ayak uydurmayan, uy-gitsinci olmayan bir Orwell çıkıyor karşımıza. Öte yandan, en politik yazılarda bile yalın ve açık seçik bir üslup kullanılmaya özen gösterilmiş, ama bir edebiyatçı dokunuşunun ve mizah duyarlığının izleri de eksik değil.
Orwell’in faşizmin gemi azıya aldığı yıllarda ‘Faşizm nedir?’ sorusunu yanıtlarken söylediklerine bugün de hafifçe gülümseyerek katılmamak olanaksız. Karşılaştığımız her zalim, her vicdansız, her zorba ya da kızdığımız herkes faşist midir, yoksa faşizmin temellerinde politik, ekonomik, toplumsal anlamlar mı yatıyordur?”
–Celâl Üster
Sander Kollaard
Köpeğin Bir Günü
çev: Erhan Gürer
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Temmuz 2026
136 s.
Ellili yaşlarındaki Henk Van Doorn, temmuz ayında bir cumartesi sabahı her zamanki gibi kalkıyor, kahvaltı ediyor, köpeği Haydut'u yürüyüşe çıkarıyor ve çok geçmeden üzülerek fark ediyor ki Haydut hasta, veteriner durumunun ciddi olduğunu söylüyor. Henk yoğun bakım ünitesinde hastabakıcı olarak çalışıyor, dolayısıyla ölümden çok da uzak bir yaşamı yok fakat çok sevdiği yoldaşının hastalığıyla birlikte zihnini arada sırada meşgul eden sorgulamalar artık ayyuka çıkıyor. Fakat bugünün diğer günlerden bir farkı var: Henk, gün boyu başına geleceklerin onu hayatı ıskalamadan, d0yasıya yaşamaya iteceğini henüz bilmiyor...
Köpeğin Bir Günü ''hikâye kisvesine bürünmüş gölgelerden'' ibaret olduğumuz hayatlarımızda yaşlanmanın yolun sonu anlamına gelmediğinin altını çizen, yaşama arzusuna sarılmanın, sıradanın içindeki güzelliğin farkına varmanın önemini ve insan yaşamının değerini incelikli ve nüktedan bir dille aktaran eşsiz bir roman.
Arda Ekşigil
Mehmet Mithat Bey'in Münasebetsiz Tarihi
İletişim Yayınları
Temmuz 2027
423 s.
Mehmet Mithat Alam, tarihin “meşhur adamlarından” değil. Tamamıyla sıradan biri de değil. Üç ayrı devirde, Osmanlı’nın son döneminde, Milli Mücadele’de ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yüksek bürokrasi mevkilerinde bulunmuş, “Cumhuriyet soylusu” zümreye dahil olmuş.
Bir “kahraman” profiline uymuyor, M. Mithat Bey. Erken Cumhuriyet’in “işini bilen,” çıkarcı “aferistler” grubu içinde adı geçiyor. Her zaman bir iktidar mahfilinin gölgesinde durarak, himaye ağları örerek gemisini yürütmeyi başarmış.
Arda Ekşigil, Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’nde, sıradan, ama o kadar da sıradan olmayan bir hayatı, şahsiyetin her katmanını soyarak anlatıyor. Bu hayatın fonunda, Milli Mücadele’nin belirsizlikleri ve kararsız dengeleri var, erken Cumhuriyet’in serencamı var; kurucu elitin iç âlemi ve dönemin ekonomi politik manzarası var. Roman lezzeti veren bir mikro-tarih çalışması...
Millî Abide
çev. Deniz Yetkin
Mayıs 2026
174 s.
Millî Abide, yani Serge Langlois, Alain Delon ya da Jean-Paul Belmondo ayarında; yaşlanmış, efsaneleşmiş bir Fransız sinema yıldızıdır. Romanın kalabalık karakter kadrosu onun şatosunda ve etrafında bir araya gelir.
Julia Deck’in sırlar ve komplolarla örülü absürt polisiyeye duyduğu ilgi bu romanda da belirleyicidir. Başlangıçta ayrı ilerleyen iki anlatı ekseni kısa sürede kesişir, ardından giderek birbirine dolanır. Dahası, Langlois’nın evlatlık kızı olan genç anlatıcının güvenilirliği de sayfalar ilerledikçe çatırdamaya başlar.
Ancak Millî Abide, anlatı ustalığını aşan bir romandır. İnsanları ayakta tutan hayalleri, yanılsamaları ve kendilerine anlattıkları hikâyeleri sorgularken, çağımıza dair keskin ve sarsıcı bir gözleme dönüşür.
İronik ve soğukkanlı üslubuyla tanınan Julia Deck, beşinci romanında da toplumsal manzarayı zarif ama acımasız, hafif ama keskin fırça darbeleriyle çizmeyi sürdürüyor.
Meraklıların bizi görmeye geldikleri oluyor hâlâ. Topuzları yaldızlı dizi dizi çit direklerinden oluşan parmaklıkların arasından uzattıkları makineleriyle binanın sarı ve pürüzsüz ön cephesini ölümsüzleştiriyorlar. Ulusa mâl olmuş bir şöhretin, Fransa’nın kültür mirasına ait bu figürün son ikâmetgâhının önünde bir araya gelmelerini, kâh gözyaşı döküp, kâh gülümsemelerini küçük salondan izliyoruz.
Jean Giraudoux
Odysseus’un İlk Düşen Yoldaşı Elpenor’un Maceraları ve Ölümleri
çev. Ozan Kırıcı
Telemak Kitap
Temmuz 2026
96 s.
Trajedi bugün belki de yazılmaz. Yazılırsa az çok Giraudoux gibi yazılır, veya Gide gibi yazılır.
–Ahmet Hamdi Tanpınar
Giraudoux’nun romanlarından birini açınca, tıbbın 'şizofren' dediği ve bilindiği gibi başlıca nitelikleri gerçekliğe ayak uyduramamak olan şu uyanıkken düş görenlerden birinin evrenine girmiş gibi oluruz.
–Jean-Paul Sartre
Odysseus’un maceralarını anlatırken Homeros tek bir yerde, o da öldüğü vakit, Elpenor’dan bahseder. Giraudoux, mitik tarihin en büyük macerasında ilk düşen yoldaşın hikâyesini yazar. Tarihe sadece adı ve sakarlığı kalmıştır. Giraudoux, savaşın ve tarihin ölenler için, geleceği yitenler için absürdlüğünü yüzümüze vurur: Macera ölen için bitmiştir, şan ölülere uğramaz, onları geri getirmez. Tanrıların zalimce dikte ettiği kaderin karşısında gündelik yaşamın ve insan kırılganlığının yüzü olur Elpenor. Odysseus’un en sakar ve üşütük yoldaşı, Giraudoux’nun kaleminde, hususi bir yücelik kazanır. Sembolizmin doruklarında gezen bu anlatı, efsane türünü altüst eder, antikle moderni birbirine katar, Odysseia’nın soğukkanlılığı yerini alay ve komediye bırakır, mitin yaldızları dökülür. “Ey sevgili insanlar,” diye bağırmaya vakit bulur Elpenor son nefesinde, “tanrılar yalnızca hayal gücüdür ve ölüm diye bir şey yoktur!” Elpenor, insandır.
Sevdiği Bendim
İthaki Yayınları
Temmuz 2026
408 s.
Paramla her şeyi mümkün kılarım zannettim. İnsanları birer robot gibi kullanacağımı vehmettim, fakat tam manasıyla evdeki pazar çarşıya uymadı. Senin hakkın var… Belki de bütün bu işte baş kabahatli benim. Sen onu seviyorsun. Her şeyin üstünde seviyorsun, halbuki ben onu her şeyimin içinde sevdim, her şeyimin içinde o da benim saadetimin bir parçasıydı. Fakat diğer şeyleri onunla değişmek mecburiyeti karşısında kalınca, tereddütsüz milyonları seçtim. Kabahatli benim. Tehlikeli bir oyun oynadım. Kaybettim.
Sevdiği Bendim her şeye sahip olmak isterken elinde ne varsa kaybetmenin eşiğine gelerek kendi kurduğu oyunun kurbanı olan Nuran’ın hikâyesini anlatıyor.
Nuran ve onun entrikasına çekilen çocukluk arkadaşı Selma, Suat Derviş’in aşk ile para, kalp ile mantık ikilemlerinde gelgit yaşayan kadınlarından. Derviş, romanı hem bu iki genç kadının hem de Nuran’ın kocası Macit ve sevgilisi Yılmaz’ın gözünden derinlikli bir şekilde anlatırken, ters köşe finaliyle külliyatının en önemli yapıtlarından birine imza atıyor.
Ünlü senarist Melek Gençoğlu, “Benim Suat Derviş’im” başlıklı sonsözünde Suat Derviş edebiyatının ayırt edici yönlerinden birini vurguluyor:
Suat Derviş yargılamaya müsaade etmez, karakterleri kendi kendilerine bunu gerçekleştirirler çoğunlukla. Okuyucuya sorgulamak kalır ki, o müthiş kalem sayesinde o kadar yakından tanıdığımız ve özdeşleştiğimiz karakterle empati kurabilir, ‘Ben olsaydım ne yapardım?’ sorusunu sorarız kendimize.
Sevgi ve Özlemle
çev. Aslı Konaç
YKY
Temmuz 2026
172 s.
Kızını tek başına büyütmüş, yaşamı boyunca hüsranlara, duyarsızlıklara karşı cesurca mücadele etmiş olan edebiyat öğretmeni Ruth, uyuşturucu bağımlısı kızı Eleanor bir çocuk sahibi olunca hayatındaki en önemli kararlardan birini verir ve torunu Lily’yi evlat edinir. Sevgi ve Özlemle, Ruth’un Lily’yle geçen günlerinin, yıllarının hikâyesini anlatıyor: Sabırla beslenip büyütülen sevginin, hayatın sıradan ayrıntılarında bulunan sevincin, bir anneanneyle torunun, sonunda anne çocuk ilişkisine benzer bir şeye dönüşen arkadaşlığının hikâyesi.
Üstüne titrenerek büyütülmüş bir sevgi, kendisinden önceki boşa gitmiş sevgilerin telafisi olabilir mi? Giderek büyüyen gölgeler karşısında sevgi tek başına yeterli midir? İngiliz yazar Susie Boyt bu soruları sorarken kırılgan bir ruhun yaşama tutunma çabasını şefkat ve mizahla anlatıyor.
“Boyt bir 21. yüzyıl klasiği yazmış.” –Eric Gudas, Los Angeles Review of Books
“Sevgi, cesaret ve şefkati konu alan bu güzel hikâye, yabancılaşmanın acısını içe işleyen, akıldan çıkmayan bir dille kaydediyor. Sevgi ve Özlemle, kırılganlık ve acı hakkında karmaşık, dokunaklı bir roman.” –Martin Chilton, Independent
Tarladan Fabrikaya:
Polatlı'da İşçileşme Örüntüleri
Kor Kitap
Temmuz 2026
120 s.
Tarladan Fabrikaya, Ankara’nın o uçsuz bucaksız sarı bozkırında, Polatlı’nın “kara bebelerinin” bir rulman bileziği kadar değer görmediklerini anladıkları gün başlayan o büyük uyanışın hikâyesidir. Bu çalışma, sadece akademik bir merakın ürünü değil; işçi hareketinin hafızasına “Metal Fırtına” olarak kazınan bir dönemin, 2015 ORS direnişinin kalbinden süzülüp gelen bir anlatıdır. 2015 yılının o kavurucu Haziran sıcağında, fabrika önünde kurulan çadırlarda saz seslerinin Ankara oyun havalarına karıştığı, işçilerin kendi direniş bestelerini yaptığı ve her bir ıslık sesinde binlerce kişinin bir anda sessizleşip kenetlendiği o eşsiz atmosferin dökümüdür.
Rachel Kushner
Yaratılış Gölü
Çev: Ceren Öztuna Kaynakçı
Siren Yayınları
Temmuz 2027
406 s.
Her şey bir mağarada başladı.
Gizemli bir ajan, Fransa’da anarşist bir tarım komününe sızmaya çalışır ancak temkinli adımlarla hedefe yaklaşırken kendini bir yol ayrımında bulur. İnsanlık da bir yol ayrımındadır ve geç kapitalizmin gölgesinde gelecek, oldukça karanlıktır; izini sürdüğü anarşistlerin fikir önderiyse, kurtuluş için Neandertallerin örnek alınması gerektiğini savunmaktadır. Peki günümüzün koşullarından vazgeçip geçmişimize, özümüze dönerek yaşamak mümkün müdür?
Rachel Kushner, Booker kısa listesinde yer alan, eko-gerilim ve kara edebiyat unsurlarıyla bezediği, gerçek olaylara dayalı Yaratılış Gölü’nde çağa dair ironi yüklü bir eleştiri sunmakla kalmıyor, insanlığın varoluş hikâyesini merkeze yerleştiren sürükleyici bir anlatı kurguluyor.
Yaratılış Gölü, nereden gelip nereye gittiğimizi irdeleyenlere geniş pencereler açacak, devrim için evrimden feyz alan felsefi bir serüven, iddialı ve eğlenceli bir fikir romanı.
Önceki Yazı
DTF St. Louis’te arzu, veri ve bakım
“Diziyi 'flört uygulamaları ilişkileri bozuyor' diye izlemek kolay: Eskiden insanlar birbirine bağlıydı; telefonlar geldi, sadakat çözüldü vb. Oysa uygulama olsa olsa var olan çatlakları açığa çıkarıyor, hızlandırıyor ve yeni biçimlere sokuyor.”