• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ferit Edgü, sustu.

22 Temmuz 2024'te kaybettiğimiz Ferit Edgü'nün anısına...

Ferit Edgü

BURAK FİDAN

@e-posta

PORTRE

22 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Son yıllarında onu en çok meşgul eden düşünce inançtı. Din ya da Tanrı düşüncesi değil. İnanç. Bir tanrıya, bir dine, bir siyasi görüşe, bir ideolojiye, bir topluluğa körü körüne bağlılık. Hem edebiyat sahnesine hem de politika sahnesine toplumcu görüşlerin içinde çıkan bir yazarın, sonunda toplumsal olan her şeyin insanı çirkinleştiren, azdıran, onu yoldan çıkaran; onu bir katil, onu bir cani yapabilen akıl büyüsü olduğunu söylemesi, bir tür entelektüel yaşam döngüsünü tamamlamak gibi bir şey miydi acaba? Belki de biz böyle olduğumuz için böyleydi. Dostoyevski’nin o meşhur cümlesi, “Teker teker insanlardan nefret ediyorum ama tüm insanlığa âşığım” tam tersini söyleyebilirdi; belki de söylemiştir: “Tüm insanlıktan utanıyorum ama bazı insanlara hayran kaldım.”

* * *

İki tür insana hayranlığını gizleyemezdi. İlki ikinci doğumunu kendi kendine gerçekleştirmiş insan, diğeri otantikliğini naiflikle kazanmış insan. Yazarlarını da, ressamlarını da bu ölçüye göre seçerdi. Söylememe gerek var mı; arkadaşlarını da...

Bir gün, “Bu iki niteliğin aynı insanda buluştuğu bir dostunuz oldu mu?” diye sordum. “Kendini hem büyük bir çabayla gerçekleştirmiş hem de naif olan bir dostunuz...” “Elbette,” dedi gülerek, “biri hakkında bir kitap bile yazdım, okumadın mı? Hollandalı, ressam bir dostumdu…”

* * *

Çoğu zaman düşünüyorum, ilk gençlik yıllarında bir yazar olmayı değil de bir ressam olmayı seçseydi daha mı mutlu olurdu? Resim sanatının her şeyden önce bir düşünce işi olduğuna inanırdı. Kuşkusuz, yazı sanatından çok daha soyut bir düşünce uğraşı. “Düşünceler tamamlanmamış, kısır, güdük ya da aptalca olabilir, ama gene de resim bir düşünceyi taşımalı; plastik değerler sonra gelir” derdi. O ve kuşağı Türkiye’de yeni bir edebiyat kurma uğraşı içindeyken, aynı zamanda bir toplum kurma uğraşını da gözetmek zorundaydılar. İsteseler de, istemeseler de... Dolayısıyla topluma bağımlıydılar. Bu bağdan yaşamlarının sonuna doğru sanki vazgeçtiler; içinde yaşadıkları toplum artık sadece küçük topluluklardan oluşuyordu. Entelektüel yatırımları iflas etmiş gibiydi. Çoğu bu dünyadan göçerken üzgün, kırgın ya da kızgın birer yazardı. Ressam dostlarını düşünüyorum. Yüksel Arslan, Rabelais’vari kahkahalarla terk etti bu dünyayı; Behçet Safa, “Samanlıklardan yıldızlara kadar her şeyi gördüm; yaşadım, mutluyum” demişti ölmeden birkaç ay önce Elba Adası’ndaki atölyesinde. Hadi bu dostlar, bu kara vicdanlı topraklarda yaşamadılar. Peki ya Avni Arbaş, ya Adnan Varınca, ya Kuzgun Acar, ya Turan Erol, ya Orhan Peker, ya Cihat Burak? Üzgün, kırgın ya da kızgın mıydılar?

* * *

Ahmet Güntan

Ahmet Güntan, Ferit Edgü’nün sanat yazılarının toplu basımı olan Görsel Yolculuklar’ı okuduğunda, sohbetleri sırasında şöyle sormuştu: “Ressamlara gösterdiğiniz hoşgörüyü biz yazar-şairlere göstermiyorsunuz; bunun nedenini merak ettim doğrusu.” Sanki kendine yakalanmıştı. Gülümsedi. Bu haklı ve güzel soru için teşekkür edip birkaç gün izin istedi. “Herhalde,” dedi birkaç günden birkaç gün daha sonra, “ailevi bir neden olsa gerek; sevginin ölçüleriyle ilgili. İnsan kendi ailesine hoşgörüde cimri olabiliyor.”

* * *

O gün ofiste buluştuğumuzda, “Hani şimdilerde çok sık kullanıyorsunuz ya, nehir söyleşi; biz de böyle bir çalışmaya başlayalım. Doktorum vertigoya iyi gelebileceğini de söyledi. Ama,” diye devam etti artık gülümseyerek, “benim hayatımdan arkadaşlarımı çıkar; geriye ne nehir kalır, ne göl, ne gölcük ne de bir su birikintisi. Hiçbir şey kalmaz. Kalsa da bu kimseyi ilgilendirmez. Ben en iyisi her gün sana arkadaşlarımı anlatayım. Ola ki bu portrelerden bir gün bir kitap yaparsan, arka kapağına da şöyle yazarsın: İşte O’nun hayatı!”

* * *

Demir Özlü

Demir Özlü’nün Stockholm’deki cenaze töreni için yazdığı kısa ölüm yazısını bitirdikten sonra önündeki defteri kapattı. Evinin balkonundaydık. Viskisinden bir yudum daha aldı. “Önünde sonunda ölüyoruz” dedi. “O halde, öldükten sonra yeşermesi için birkaç tohum ekmeli insan içine… Demirciğim sanıyorum bunu başardı.”

* * *

En sevmediği sözcük, kuşkusuz “ben”di. Kendini sevmediği, beğenmediği için değil; ben diye başlayan her cümlenin, önünde sonunda, içinde bir yalan barındırdığına inandığı için. Düşünsenize, Hakkari’de Bir Mevsim’in ilk adı “O” değil de, “Ben” olsaydı, roman bugünkü kadar gerçekçi bir etki bırakır mıydı?

* * *

Sait Faik

Sait Faik’e duyduğu sevginin sınırı yoktu. İki kere karşılaşmıştı onunla. İlki Galatasaray Lisesinin önünde, votka limon içerken; 17 yaşındaydı. Sait Faik, onun Yeni Ufuklar’da yayınlanan yeni öyküsü “Yitik Gün”ü okumuş, “Hikâyenizi okudum; yazmaya devam edin” demişti. Bunu anlatırken onu asıl gönendiren, büyük ustanın yazmaya devam et demesi değildi; büyük usta, bu tıfıl çocuğa “siz” diye hitap etmişti. Sait Faik’in siz deyişinin içinde onun tüm nezaketini, Sait’çe zarifliğini, öykülerindeki o insaniliği görür; sanki ustanın öykülerinden birinin konusu, kahramanı olmuş gibi, her seferinde gururla anlatırdı bu siz’i. Bir sonraki karşılaşmaysa, Çiçek Pasajı’nda bir edebiyat matinesinde gerçekleşmişti. Attilâ İlhan ve Vedat Günyol’la beraber bu matineye giderken Sait Faik’in de orada olacağını tahmin etmiş, ustanın yeni çıkan kitabı Şahmerdan’ı da imzalatmak için yanına almıştı. İşte, tahmin ettiği gibi oradaydı Sait. Onun deyişiyle, o gün ustasından el almıştı; Şahmerdan’ı şöyle imzalamıştı büyük usta: Bir hikâyeciden, bir hikâyeciye.

* * *

Orhan Duru

Orhan Duru’yu, Durucuğunu çok sevdi. Duru’yu, öz kardeşini gençken yitirmiş bir ağabeyin başka yetim bir çocuğu sahiplenmesindeki şefkatle seviyordu sanki. Biraz da öyleydi Orhan Duru. Nihat Ziyalan’ın bir fotoğrafın arkasına Duru için yazdığı gibiydi: “Hepimizin kız vermek istediği Orhan kardeşimiz.” Bir gün Beykoz korusunda yürürken, “Biliyor musun,” dedi, “bazı dostluklar ölümle yeniden başlıyor. Orhan yaşarken, onunla konuşma ihtiyacı duymadığım konuları şimdi içimde onun sesiyle tartışabiliyorum”. “Nasıl konular bunlar?” diye sordum. “Bizim hiç konuşmadığımız, daha çok metafizik konular” dedi. “Örneğin?” diye tekrar sordum. “Örneğin,” diye devam etti, “az önce bana Nâzım’ın şu tek metafizik dizesinin en iyi dizesi olduğunu olumlayıp olumlamadığımı sordu: ‘Elveda dünya/ Merhaba kâinat.’ Hayır dedim içimden; şöyle yazsaydı olumlayabilirdim: ‘Elveda kâinat, merhaba ölüm.’”

* * *

Göçmeden kısa bir süre önce, büyükçe, kalın bir defter bıraktı önüme. “Adı İçimdekiler” dedi. “İçime attığım her şeyi bu deftere yazdım. Alıntılar, düşünce kırpıntıları, gönderilmemiş mektuplar, öyküler, günceler, bazı gazete kupürleri göreceksin İçimdekiler’de. Ölümümden 10 yıl sonra bu defter hâlâ sana bir şey söylüyorsa, yayınlayabilirsin” dedi. Birkaç gün sonra defteri bitirip yanına vardım. Brancusi’yi alıntıladığı o sayfayı açtım: “Artık bu dünyada değilim; kendi kendimden uzaktayım. Kişiliğimle olan bağım yok artık. Aslolan şeyler arasındayım. Constantin Brancusi.” Alıntının hemen altına şöyle bir not düşmüştü: “Aslolan şeyler?”

“Bu defter,” dedim, “aslolan şeylerin peşine düşmüş, ölümsüz bir kitap!” “Yanılıyorsun,” dedi, “git, bir daha oku defteri. Ölümsüzlüğün değil, ölümün peşindeyim.” Masanın üzerindeki kaleme doğru yöneldim. “Bunu da yazabilir miyim deftere?” dedim. “Yaz ama benim kalemimle değil, kendi kaleminle” dedi.

* * *

Abidin Dino

İçimdekiler’in son sayfasında, sayfanın tam ortasında tek bir cümle yazıyor: “Umutsuzluğumu hiçbir zaman yitirmedim.” Bu cümle umutsuz bir yazarın son cümlesi değil. Her zaman umutvar bir yazarın (yoksa neden yazsındı ki), umutsuzluğu hiçbir zaman unutmadığını söyleyen bir yazarın son cümlesiydi. Hiç olmazsa, benim umudum bu yönde.

* * *

Abidin Dino’yu çok özlüyordu. Onun pırıl pırıl düşünen dilini. Bir Bektaşi deyişi bulmuştu son yıllarında: “Ömrün tamamı üç gündür: Yarın, bugün, dün.”

“Tam Abidin’lik” derdi hiç beklenmeyen bir anda. Deyişten bahsettiğini, daha doğrusu deyişe geri döndüğünü anlardım. “Tam onun kalemi. Şimdi burada olsaydı, ‘Bak, gördün mü, ömrü dünle değil, yarınla başlatıyor. Anlıyor musun? Yarınla başlatıyor ömrü, dünle değil’ derdi.”

* * *

Yüksel Arslan

24 Temmuz. Defnedildiği gün. Kozmik tesadüfe bakın, aynı gün Yüksel Arslan’ın doğum günü! Kozmik tesadüf ya da kozmik buluşma. Öte yakada Rabelais’yi kahkaha tahtından indirmiş Yüksel. İndirirken göbeğini de almış. Karnı metafizik abur cuburla dolu. Tahtında ikiz ben’ini beklerken, sağ elinde (sol elinde de olabilir) phallus başlı Afrika asası duruyor. Edgü o malum beyaz ışığın içinden kral tahtına yaklaşıyor. Barok bir müzik çalıyor arka planda. Birazdan devir teslim için tören başlayacak. İkisi de hak etti bunu. Devri teslimi. Benliklerin devrini. Benliklerin devrimini.

Hak ettiler tabii. Yarım yüzyıldan fazla bir oyunu sürdürmek ne demek! Ne zaman karar verdiler, başladılar bu oyuna, öğrenemedim. Nerede kurmaya başladılar oyunu, tahmin edebiliyorum. Dünyanın arka sokaklarından Kasımpaşa’ya, oradan Eyüp’e açılan yollarda yürürken, elbette kafaları iyiyken. Hangisi attı ilk günah taşını diğerine, fark etmez. Biri şöyle demiş olmalı mutlaka: “Madem yazamıyorsun yazmak istediğini istediğin gibi, bırak ben yazayım.” Hemen karşılık vermiş olmalı öteki: “Madem sen de çizemiyorsun çizmek istediğini istediğin gibi, bırak ben çizeyim.” İşte böyle başlamış olmalı bu kandırmaca kurmaca.

* * *

Bir doğum gününde, Demir Özlü’nün bana hediye ettiği Gallimard baskısı bir Artaud kitabını ona hediye olarak verdiğimde, “Bunu nerden buldun? Bu Demir’in kitabı” demişti. Kitabın üzerinde ne bir ad ne bir imza, ne sayfalarında çizikler ne de notlar vardı. “Doğru, Demir Özlü verdi bana bu kitabı, ama bu kitabın baskı sayısı 1.800 adet; üzerinde de hiçbir iz yok Demir’e ait olduğunu gösteren. Nasıl anladınız bunu?” dedim. “Baksana,” dedi, “sayfaların üzerinde Demirciğimin gözünün izi var.” Kitabı elime alıp sayfaların üzerine baktım, sanki görebilecekmişim gibi.

* * *

Aydın Doğan’ı çok severdi. Medya patronu olanını değil. Yüksekkaldırım’dan aşağı inerken yolun sol tarafında küçük bir hanın ikinci katında, karı-koca hem kitapçılık yapan hem küçük bir yayınevi yürüten hem de aynı adla (YABA) edebiyat dergisi çıkaran Doğan ailesinin kaptanı Aydın Doğan’dan bahsediyorum. Ruhu şad olsun, Aydın Doğan bağışlasın beni; her sayfası hevesle yüklü olan bu derginin her sayısını takip eder (bahsettiğim dergi edebi görüşlerin temsili olarak ancak 1950’lerde kalmıştı); sanki şimdiki zamanın en güncel düşüncelerini yayınlayan bu editöre büyük bir saygı duyar; kendi entelektüel zamanını 50 yıl geriye alır; Aydın Doğan’ı düşünceleriyle besler; bu görüşmeyi çok da uzun tutmadan kahvesini içip asla okumayacağı birkaç kitabı seçip satın alır, sahaftan ayrılırdı. Kaldırımdan yukarı ağır adımlarla çıkarken, hemen her seferinde bana değil, kendine şöyle söylenirdi: “Çehov! Sadece Çehov. Bu güzel insanların hakkını sadece o verebilirdi!”

* * *

“Düş kur ama hayale kapılma.” Türkçesi insanı hayrete düşürüyordu. Deyişin gerçek anlamıyla “düşünen bir dil” konuşuyordu. Yazını gibi, konuşma dili de sıfatlardan, betimlemelerden arınmıştı. En coşkulu, en heyecanlı zamanlarında bile sözcük ekonomisine dikkat ederdi.

* * *

Bilenler bilir, çok iyi bir aşçıydı. “İyi bir yemek yapmakla iyi bir öykü yazmanın yolları hemen hemen aynıdır” demişti bir gün mutfakta. “Önce malzemeyi tanıyacaksın. Sonra onun konuyu değiştirmesine olanak tanıyacaksın. Dikkat et; malzemenin konuyu değiştirmesine sen olanak tanıyacaksın, o değil. Gerisi düş gücü; hayale kapılmadan…” demişti.

* * *

On sekiz yıllık birlikteliğimizde iki kez çok sinirlendi bana. İkisinde de onu bir daha göremeyeceğim için çok korkmuştum. İlki Cübbeli ile bir vesileyle yan yana geldiğim için, ikincisi de maydanozu sıcak suyla yıkadığım için. Onun için ikisi de eşit derecede büyük günahtı. Elbette haklıydı.

* * *

Bilge Karasu

Mükemmeliyetçi miydi? Aramızdaki sehpanın üzerinde kayıt cihazımın açık olduğunu bildiği bir gün, “Benim mükemmeliyetçiliğim Bilge Karasu mükemmeliyetçiliği değildir, biliyorsun. Öyle olsaydı daha kolay yazabilirdim. Jean Genet, ‘Bir metin boktan bahsediyorsa, bok kokmalı’ der. Bilge boktan bahsederken ortalık kolonya kokuyor. Laboratuvarda yazıyor sanki” dedi. Sonra birden, söylediklerini geri almak ister gibi, “Ama bu onu kötü bir yazar yapmaz. Sadece aseptik bir yazar yapar” dedi. Bir süre sustu, bir adım daha geri atmak istedi; gözü kayıt cihazındaydı. Aradığı o geri adımı masasının üzerinde bulmuştu, Cahil’in yeni baskısını. Kitabı eline alıp sayfalarını kokladı, üzerime fırlattı. “Kokla bakalım,” dedi “cehalet kokuyor mu?”

* * *

Kuşkusuz, Türk edebiyatının en çok mektup yazılan/mektup yazan yazarıydı. Sadece mektuplaşmaları bile ardında bıraktığı dev bir eser olarak kalırdı. Arkadaşlarıyla olan yazgısı da izin verdi bu mektup/eserlerin gerçekleşmesine. Biricik dostu Orhan Duru’yla, önce Duru’nun askerlik görevi için gittiği Urfa’dan gönderdiği mektuplarla başladı yazışmalar. Sonra Duru’nun gazetecilik serüveniyle, İtalya’dan, Amerika’dan, sonra yurda dönüp Ankara’dan aldığı mektuplarla. Keza, Yüksel Arslan’la da, Arslan’ın askerlik görev yeri Eleşkirt’ten aldığı mektuplar, Yüksel’in Paris’e taşınmasıyla, iki yazar-çizerin ömrünün sonuna kadar devam etti. Demir Özlü’yle Berlin’de başlayan mektuplaşmalar, Stockholm/İstanbul arası, gene iki yazarın yaşamının sonuna kadar sürdü. Sonra Tezer Özlü’yle yaşamın ucuna yazılan mektuplaşmalar. Henüz okurun okumadığı Abidin Dino’yla, İlhan Berk’le, Behçet Safa’yla, Tomris Uyar’la, psikiyatr Metin Özek’le, yaşamının son 15 yılında Ankara’dan Malraux’cu arkadaşı Kemal Özmen’le, Paris’ten Jean Dubuffet’yle, matematikçi İzhak Kapuana’yla… Elbette okuma olanağım olmayan, kayıp, sayısız mektup daha.

Birgül Oğuz

Aralarında, yukarıda adını anmadığım başka bir yazarla mektuplaşma var ki, mektupların belki içeriği değil ama, mektupların yıllar sonra ortaya çıkışı, onu Kundera’vari bir uzun öyküyü düşlemeye yönlendirmişti. 65 yaşındaydı bu mektupları yazdığında. Tam bir yılda 13 mektup saymıştım. Hepsini okumasam da, uzun sayılabilecek mektuplardı bunlar. Hayata, daha doğrusu yaratıcı yaşama yeni yeni adım atan genç bir yazara yazılmış, asıl konusu belli ki yazmak ve yaşamak olan bu mektupların alıcısı Birgül Oğuz’du. Birgül, arkadaşlığımızın belirli bir düzeyinden sonra, bana Ferit Edgü’ye yazdığı ve ondan aldığı mektuplardan bahsetmiş, Edgü’nün arşivinde kendi mektuplarının olup olmadığını sormuştu.

Arşive tümüyle hâkimdim. Asla böyle bir mektuplaşmadan haberim yoktu. Yirmi yıl önce, bir yıl süreyle yazdığı bu mektupları görünceye kadar inanmadı. Benim ya da Birgül’ün edebi bir oyuna dönüştürmek istediğimiz bir kurgu sandı önce. Mektupları eline alıp şöyle bir göz ucuyla okuyunca da, “Ne tuhaf şey şu bellek!” dedi. “Bu mektupların üzerinde yazılı olan tarihte nerede olduğumu çok iyi anımsıyorum. Bir sahil kasabasında, Sencer’in (Divitçioğlu) yanındayım. Doğan günün kuş seslerinden batan günün ışığına, kaldığım pansiyonun lokantasında yediğim balıklardan yiyemediğim mezelere, odamın penceresinden görünen küçük tepenin siluetine, balıkçı takalarının sabah motor sesine kadar birçok ayrıntıyı hatırlıyorum. Handiyse denizin kokusunu anımsıyorum diyeceğim ama bu mektuplara dair tek bir iz yok belleğimde.” Bu unutuş bir yaşlılık sorunu değildi. Hiçbirini anımsamadığı bu mektupları önce okumak istemedi. Ama okumadığı mektuplar üzerine yazmayı düşündü. Gün aşırı yeni başlık önerileriyle geliyordu mektuplar üzerine. Başlığı bulursa, bu uzun öyküyü daha kolay yazabileceğini düşünüyordu belki de. Birden mektuplar konusu kapandı. Uzun süre hiç açılmadı bu konu. Herhalde vazgeçti yazmaktan dedim. Bir gün, “Anımsanamayan mektuplar konusu kapandı; yazmayacaksınız herhalde” diye soruverdim. “Ha, sana söylemeyi unuttum; fark ettim ki, o tarih boşandığım tarih. Kalemim artık bu bilinmezliği anlıyor; dolayısıyla yazma güdüm gitti” O an bana bir yazarlık öğüdü mü veriyordu, yoksa bir tür psikolojik savunma mıydı yaptığı, anlayamamıştım. “Ama sen yazabilirsin, çünkü sen hiç boşanmadın. İşte sana hafif, sakin, belirsizliğin içinde istediğin gibi yüzebileceğin bir öykü konusu. Yazmaya başlamadan önce biraz Kundera okumanı öneririm” dedi.

* * *

Uzun bir süredir susmuştu. Evden hiç çıkmıyordu. Günde üç ya da dört saat yanındaydım. Bir-iki cümle, sadece bu kadar. Salonunda oturuyorduk. Pencereden dışarı, uzaklara, çok uzaklara bakıyordu. Çam ağacının dalları aramızdaki sessizliği önce balkona, sonra ardından görünen Boğaz’ın sularına yayıyordu. Bir dünya savaşından çıkmış, yorgun bir general gibi oturuyordu koltuğunda. Yaşayanlardan çok ölülerle savaşmış gibiydi. Mağrur ve gururluydu. “Onu hastanede son ziyaret ettiğimde, Abidin’le tıpkı böyle yan yana oturup hiç konuşmuyorduk. O sessizliğin aslında ölümden konuşmak demek olduğunu ikimiz de anlayacak yaştaydık. Üzülme. Benden sonra aklına bir şey geldiğinde yine konuş benimle, sor. Yanıtını ben bilmezsem Durucuğum bilir... Hadi kaç şimdi” dedi.

Ferit Edgü

Kaçtım. Şiirlerinin bu gezegende hiçbir yeri olmayan bir şairin yanına kaçtım. Sabahları garsonlarla içilen balık çorbası lokantalarına kaçtım. Takaların küçük iskelelerine, cebimde onun en sevdiğim kitabıyla kasabanın sokaklarında yalınayak yürüyüşlere, istediğim kaldırımda çöküp meczubu gibi sokağın, uzanıp gövdeme, göğe, bulutlara bakmaya kaçtım. Bir çadır içinin hiçbir şeysizliğine, bir kalıp peynirin, bir salkım üzümün sonsuz bereketine kaçtım. Nisandı. Ayların en zalimi, nedense. Mevsim yeni yeni dönüyordu. 40 yaşımdaydım. Bu yaşın hemen hemen yarısı yıl boyunca, beni değerli kılan insanların başta geleni, ustam Ferit Edgü ölüyor, beni terk ediyordu. Ondan bir parça gibiydim. Aklımı terbiye etmişti; sonra ruhumu. Bunları okusa, eminim çok kızardı. “Kimse kimseye yardım edemez kendinden başka” derdi. Her zaman haklı ustamı kaybediyordum. Manevi bir kaybın boşluğu bir tür sarhoşlukla geliyordu. Daha önce tatmadığım bir sarhoşluk kanıma şırınga ediliyordu ama bu yeni kanla ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Onun ölümüyle yeniden başlayacaktı hayatım.

Ayvalık’tan onun telefonuyla ayrıldım. “Hadi gel yakınlardaysan” diyebilmişti yorgun, zayıf sesiyle. Oysa bir daha görüşemeyeceğimizi sanıyordum. Son konuşma gerçekleşmişti. İlk otobüse atlayıp İstanbul’a geldim. Sabah. Yanındayım. Yatağında uzanıyor, uzun bir yaşam kadar upuzun. Gece gördüğüm rüyayı o an hatırlamaya başladım. Yarısı ölmüştü. Şimdi başucunda olduğum yatakta, tıpkı şimdi olduğu gibi uzanıyordu. Bedenin yarısı, yukarıdan aşağı ölmüştü. Diğer yarısı canlıydı, konuşuyordu. Ağzının yaşayan kısmını, dudak hareketlerini, sözcüklerin ağzından çıkarken kaybolan anlamlarını seçmeye çalışıyordum. Söylediklerini anlamak zordu ama gene de anlıyordum; tam olarak yarısını. Ölü yanını uyandırmak için sarsıyordum onu; uyanmıyordu, uyanamıyordu.

Ferit Edgü, Burak Fidan

“Sen yokken gittim geldim” dedi yatağında uzanırken. “Yazabiliyor olsaydım, bu olan bitenleri yazmayı çok isterdim. Sanki iki ‘Ben’ vardı, biri, burada, bu yatakta ölmeyi bekleyen ben, diğeri çoktan ölmüş, ruhu başka bir boyutta dolaşan ‘Ben’. İkisinin anıları farklıydı. Ölmüş olan Ben’in anılarıyla, burada, hasta yatağında ölümü bekleyen Ben’in anıları birbirine karışıyordu. Hangisi gerçek Ben’dim? Koyu düşler böyle başlıyordu. Daha önce tanımadığım insanlarla konuşuyordum mezarlıklar arasında. Hükümet devrilmiş, gizli bir toplantı yapılıyordu sanki. Tanıdığım ve tanımadığım insanlarla konuşuyor, bazen de kavga ediyordum. Kötücül şeylerle iyicil şeyler yer değiştiriyordu. Ne demek bu, bilmiyorum. Bunları yazmalısın diyordum. ‘Beni bu halde hapse atamazlar ya’ diye geçiriyordum içimden. Öykü gibi değil, roman gibi yazmalısın diyordum. İki Ben’in gerçekliğinden en küçük bir kuşku duymuyordum. ‘Bir yazar bunu nasıl yazabilir?’ diye soruyordum kendime. Belki Dostoyevski yazabilirdi; yeniden Ecinniler gibi, Karamazov gibi bir şey.”

* * *

Sonraki günler iyileşme gibi bir şey olmuştu; hani olur ya... İçimdekilere atmam için verdiği/söylediği, aforizmalardan bazıları:

Ölümden sonrası da var.

Kabul.

Ama unutma, doğumdan öncesi de vardı.

 

Dikkat et

yaşam gibi ölüm de

aldatmasın seni.

 

Yaşamdan yorgun düşenleri

ayrı gömün.

 

Ölüm, yaşamın aksine, saçmalamaz.

 

Keşke durmadan doğsaydık.

* * *

Onunla tanıştığım ilk gün, başka bir dünyaya doğmuş gibiydim. Onunla yaşadığım her gün, durmadan doğmak gibi bir şeydi. Orhan Duru’nun ölümünün ardından, Kitap-lık dergisinde bir ölüm yazısı yayınlamıştım. Kısa bir süre sonra, bir akşamüstü telefonum çaldı: “Merhaba. Ben Ferit Edgü. Orhan hakkındaki yazınızı okudum. Sizi yarın sabah 9.00’da, Az Roman hakkında konuşmak üzere, Botter Apartmanı’ndaki ofisimde bekliyorum.” Bu kadar. Ertesi gün sabaha nasıl vardığımı hatırlamıyorum; korku ve heyecan içindeydim. Sabah 8.00’de, Narmanlı Han’daki çay ocağında buluşma saatimizi beklerken bir pakete yakın sigara içtiğimi hatırlıyorum.

Saat 9.00’da ofisindeydim. Sekreteri Ayten Hanım’ın eşliğinde çalışma odasına girdim. “Hoş geldiniz” deyip oturacağım yeri gösterdi. “Birkaç dakika izin verin; gazetelerin başlıklarına bakıyorum.” Odanın Sarayburnu’na bakan penceresinden sabah güneşi tam üzerine düşüyordu. Çok şıktı. Uzun boylu olmamasına rağmen çok heybetli bir görünümü vardı. Gazetelerin başlıklarına baktıktan sonra gözlüğünü çıkarıp, “Tekrardan hoş geldiniz. Bana biraz Durucuğumdan bahsedin” dedi.

Bahsettim. Hakkımda birçok şeyi biliyordu. İzmir’den geldiğimi, bir süre Lale Müldür’le birlikte yaşayıp çalıştığımı, sonra Durulara taşındığımı, bohem bir hayatın içinde olduğumu, uzun bir dönem evsiz ve parasız yaşadığımı... Sanki bunları bilmesi çok doğalmış ya da daha önce böyle bir hayatın zorluklarından birçok kez konuşmuşuz gibi, “Bu hayat sizi en fazla kırk yaşınıza kadar götürür” dedi. “Peki, bir mesleğiniz var mı?” Ne yanıt vereceğimi bilemedim. “Evet, Kamu Yönetimi okudum ama benden herhangi bir kamu yöneticisi çıkmaz. Aylık 400 euro gelirim var” dedim. “Size aylık gelirinizi değil, mesleğinizi sordum” diye devam etti. Benden bir yanıt alamayacağını anladığındaysa, “İsterseniz size editörlük mesleğini öğretebilirim. Hiç olmazsa, kolunuzda, hani derler ya, altın bir bilezik…” dedi.

İlk kitabımız Tezer Özlü ile olan mektuplaşmalarıydı. Kitabı baştan sona o yaptı. Ben sadece yanında oturup onu izliyor, dinliyordum. Kitabın son okumasını yaptıktan sonra, perde sayfasına adımı yazdı: Hazırlayan: Burak Fidan. “Ama kitabı siz hazırladınız, ben hiçbir şey yapmadım” dedim. “Böyle olur, sen de bir gün bir başkasına aynısı yapacaksın” dedi.

Böylece, kitap matbaadan geldiğinde, hazırlamamış olduğum ilk kitabın ödülü, bir Abidin Dino resmine de sahip olacaktım. Resmin adı İşçiler’di.

Onu hiç özlemiyorum. Çok sevdiğimiz insanlarla, onlar bu dünyadan göçüp gittikten sonra da konuşabileceğimizi, hatta içimizdeki onları duyabileceğimizi de ondan öğrendim. Az önce, onun hakkındaki bu notlara bir başlık ararken gene sesini duydum. Babacan, şefkatli, hafif alaycı, bilge, yumuşacık sesiyle, aradığım başlığı söyleyiverdi: “Ferit Edgü, sustu.”

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • ferit edgü

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 30

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Anna, Kız Kardeşim… / Bir Fili Vurmak / Köpeğin Bir Günü / Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi / Millî Abide / Odysseus’un İlk Düşen Yoldaşı Elpenor’un Maceraları ve Ölümleri / Sevdiği Bendim / Sevgi ve Özlemle / Tarladan Fabrikaya / Yaratılış Gölü

K24

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Çığırından çıkmış bir zaman bu

“Kudret, tezini tamamlamadığı takdirde doktora programından atılacağına dair ihtardan sonra, ani bir kararla Türkiye’ye dönüyor. Kısa bir süre öncesine ait Şikago fotoğrafları da ona 'başka bir ömre aitmiş gibi'  silik, donuk ve uzak geliyor. Peki ne oluyor da zaman böyle askıya alınıyor?”

MİRAY ÇAKIROĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist