Mai Al-Nakib’in nesnelerinden sızan ışık
“Al-Nakib’in öyküleri hızlı toplumsal değişimlerin yahut travmaların yarattığı geçmişe dair hasret duygusunun kristalize olduğu, hem her şeyin kaybolabileceği korkusuna karşı bir koruma sağlayan hem de geleceğe dair bir umut barındıran nesnelerle doludur.”
Mai Al-Nakib. Fotoğraf: Omar Nakib
Yönetmenliğini Diane Keaton’ın yaptığı Sıradışı Kahramanlar filminde, baktığı her yerde komplolar gören kardeşinin aksine, terk edilmiş evlerden, çöp tenekelerinden topladığı ve evde istiflediği nesnelerde iyiyi görmeye, duymaya çalışan Arthur, kendileriyle yaşamak durumunda kalan yeğeni Steven’ın kulağına, kanalizasyondan topladığı lastik toplardan birini dayamadan önce şöyle söyler: “Deniz kabuklarının okyanusun sesini nasıl tuttuğunu bilirsin, değil mi? Bence toplar da onları zıplatan çocukların seslerini öyle tutar.”
Çocukluğunda poz verdiği bir fotoğraf stüdyosundaki kompozisyonu oluşturan nesnelerin içinde, kendi olmaktan çıkıp bir pavurya gibi barındığını hissettiği 19. yüzyılın kabuğunu kulağına dayayan Walter Benjamin ise Offenbach’ın müziğini, sahra toplarını yahut fabrika sirenlerini değil, “... bir teneke kovadan demir sobaya dökülen antrasitin çıkardığı kısacık şapırtı, gaz lambası gömleğinin alev alırken çıkardığı poflama ve caddeden bir at arabası geçerken lamba şişesinin pirinç yuvasında tıngırdayışı” gibi günlük yaşamın sıradan, belki de huzur veren seslerini duyar.[1]
Maruz kaldığımız uğultunun içinde, ancak kulağımıza yaklaştırdığımızda duyduğumuz bu seslere değil, yalnızca ekranların, spotların, farların kör eden etkisinden hafızanın alacakaranlığına kaçmak isteyenlere yol gösteren gizli bir ışığa da sahiptir nesneler. Bilinenin aydınlığında değil, unutuşun karanlığında ışıldarlar ancak. Fuat Köprülü’nün 20. yüzyılın başında İstanbul saatçilerinde karşılaştığı bir duvar takviminden aldığı notu, şeylerin ruhuna dair şamanist inancın bir örneği olarak aktarır Orhan Pamuk:
Ben hem bir saatim hem de bir şey. Saat olduğumu hatırlarken, şey olduğumu unutmayın, Şey olduğumu fark ettiğinizde Zaman’ın ruhunu hatırlayın. Ruhum hem bir eşyanın ruhu hem de bir saatin. Karanlıkta ışıldar ve aydınlıkta kendi içine kapanınca ben de kendi içime dönerim.[2]
Eşyanın da bir canının olduğunu, tüm meselenin onun ruhunu uyandırmak olduğunu söylememiş miydi Yüzyıllık Yalnızlık’ın Melquiades’i?
Mai Al-Nakib’in öykülerindeki nesneler de işte böyle bir ışımaya sahip. Kitabın son öyküsünün de ismi olan Nesnelerin Gizli Işığı adı altında topladığı öykülerinde, Kuveyt’te yaşanan radikal dönüşümlerin yarattığı hafıza kaybının karanlığında, çocukluğunun yahut ilk gençliğinin alacakaranlığına sığınırken bulduğu nesnelerin ışığında, hatırlamaya çalışıyor Al-Nakib.[3] Filistinlilere, Hıristiyanlara, Hintlilere, Batının sunduğu demokratik kurumlar, eğitim, mimari, sosyal refah sistemi gibi çağdaşlıklara açık olan, farklılıkları sadece hoşgörüyle değil coşkuyla kucaklayan bir Kuveyt’i hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyor.[4]
Nesnelerin Gizli Işığı
çev. Anıl Ceren Altunkanat
Livera Yayınevi
Mayıs 2024
208 s.
1970 yılında Kuveyt’te doğmuş olsa da, 6 yaşına kadar Londra, Edinburgh, St. Louis, Missouri gibi yerlerde geçirdiği zaman açısından anadil olarak İngilizceyi benimsemiş bir yazar Al-Nakib. Hindistan’da bir İngiliz misyoner okulunda yetişen annesinden ve Arapça, Almanca, Latince bilen babasından edindiği çok-dillilik ve kültürün, yaşamını etkilediği aşikâr. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Brown Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı dalında yaptığı doktoradan sonra çalışmaya başladığı Kuveyt Üniversitesi’nde, sömürgecilik sonrası dönem ve karşılaştırmalı edebiyat dersleri vermesi bunun bir sonucu belki de.
Kendisini seküler ve liberal olarak tanımlayan Al-Nakib, “Yazmayı, çok okuyan biri olarak öğrendim” diyor bir söyleşisinde.[5] Ahdaf Soueif, Selma Dabbagh, Hanan Al-Shaykh, Fadia Faqir ve Diana Abu-Jaber gibi Arap kadın yazarlarla diyalog içinde olsa da, kendisini, Arap olsun ya da olmasın, arada kalmışlığın benzersiz deneyimini dile getiren yazarlara daha yakın hissediyor. Kafka ve Emile Habibi, Salman Rushdie ve Yasmin Zahran, Ghassan Kanafani ve Assia Djebor gibi sömürge sonrası, diasporik yazarlar akademik olarak çalıştığı alan için de belirleyici olmuş görünüyor. Tüm bunların temelindeyse Joyce, Woolf, Proust, Rhys ve Beckett gibi modernistlerin; uzlaşmaz, deneysel, pişmanlık duymayan, hem geçmişin hem de geleceğin olasılıklarıyla meşgul tavırlarına duyduğu özel bir hayranlık var. Deleuze ve Guattari başta olmak üzere, Walter Benjamin, Adorno, Nietzsche, Spinoza ve doğal olarak Edward Said gibi isimlerin teorik çerçevelerininse, akademik çalışmaları kadar kurgusal eserlerini de etkilediğinden bahsediyor.
Kurguya yönelmesinin en önemli sebebinin, kurgunun Ortadoğu’daki yaşamın “kesin” olarak sunulan versiyonundan başka bir versiyonuna ulaşmasını sağlayabilecek en yakın yazı biçimi olduğunu söylüyor Al-Nakib. Buna ulaşmasını, hatırlamasını sağlayansa öykülerinin merkezinde yer alan nesneler. Deneyimlemeye çalıştığı hatırlama sürecinde hafızanın sınırlarını sınarken, Walter Benjamin’in, “unutulmuşu bir daha asla geri getiremeyiz... Yoksa, onu yeniden elde etmenin şoku o kadar yıkıcı olur ki, hasretimizi anlama işini anında bırakmamız gerekirdi. Oysa böyle, anlarız hasreti, hem, unutulan şey içimize ne kadar gömülmüşse, o kadar iyi anlarız” uyarısını göz ardı etmemiş Al-Nakib:
Geri dönüş yok. Bunu işgalden, sözde kurtuluştan sonra anlamalıydım. Hiçbir şey, hiçbir şey eski haline dönmedi. Ülkede yeni insanlar, yeni yemekler, yeni alışkanlıklar, yeni dil... Artık ait değildik. Tek yapabileceğimiz geçmişe bakmak ve bir daha asla var olmayacak şeyin hasretini çekmekti. (s. 200)
Benjamin’in yaşamını belirleyen felaketlerin içinde, geleceğe dair alternatif bir yol arayışını önemli bulur Al-Nakib. Çocukluğunun geride kalan parçalarında, Avrupa yahut kendisi için olmasa da, daha iyi bir gelecek için olasılıklar keşfetmeye çalışan Benjamin gibi, Al-Nakib de hikâyelerinde çocukluğu ve ergenliği vurgulayarak aynı şeyi Ortadoğu için yapmaya çalışır. “11 Eylül sonrası bölgede hüküm süren çeşitli ortodokslukların sunduğundan farklı bir geçmişi hatırlamak ve varsayılan gelecekten başka bir gelecek hayal etmek”tir tüm amacı.
1961 yılında tam bağımsızlığına kavuşan bir ülkedir Kuveyt. Osmanlı’nın ardından İngiltere’nin denetimine giren ülkede 1930’ların sonlarında bulunan petrol yataklarının yarattığı refah ve değişim, bağımsızlık da dahil olmak üzere ‘80’lerin başına kadar bir altın çağ yaşatmış Kuveyt’e. Neo-liberalizmin dünyayı yutmaya başladığı bu seneler, tüm zenginliğine rağmen Kuveyt’i de etkilemiş. 1982’de borsanın çöküşüyle yaşanan ekonomik kriz, 1980’de başlayan İran-Irak savaşında Irak’ın tarafını tuttuğu için İran tarafından yapılan füze saldırıları, savaşın ardından Irak ile başlayan ekonomik sorunlar ve 1990’da Irak’ın işgali peş peşe gelmiş. Üç yüz bin kişinin ülkeyi terk ettiği, bin sivilin öldüğü bu sürecin sonunda, koalisyon güçlerinin müdahalesiyle geri çekilen Irak’ın çekilirken yaktığı ve yıktığı yüzlerce petrol kuyusunun yarattığı yıkım da cabası olmuş. Basra Körfezi’nin tamamını etkileyen bu yıkımın doğadaki ve bedenlerdeki tahribatı Al-Nakib’in öykülerinde bir sınır taşı adeta:
“Bunlar akıllı bombalar çocukların kafasının yerini saptamadan, petrol akciğer kanseriyle takas edilmeden önceki günlerdi.” (s. 21)
“Çalınan nesnelerden ve çöken ciğerlerden önce.” (s. 31)
“Zehirlenen ciğerlerle ölüm, savaş bazılarımızı esirgedikten on yıl sonra geldi. Ondan sonra balıklar öldü, milyonlarca, binalar yıkıldı, insanlar yıkıldı, binlerce...” (s. 33)
“Petrolün göğü öğle vakti kapkaraya, güneşi gökte arduaz daireye çevirecek kadar hararetli yanabildiği bir dünyada yaşıyor. İnsanların çölde yüzer yüzer öldüğü, boğazlarının kesildiği, köylerin haritadan silindiği bir yerde. Bedenlerin, patlayan başka bedenlerle havaya uçtuğu bir yerde. Bütün bunların ortasında neyi dert edebilir ki?” (s. 165)
Kuveyt tarihi boyunca yaşanan tüm bu gelişmelerin edebiyattaki izdüşümlerini Türkçede takip edebilmek çok zor. Al-Nakib’in haricinde, Saud Alsanousi’nin Bambu Sapı ve Taleb Alrefai’nin Kaptan isimli romanları, modern Kuveyt edebiyatına dair Türkçeye kazandırılmış az sayıdaki örnekler, en azından benim bildiğim kadarıyla. Al-Nakib’in 2022 yılında yayımlanmış, Kuveyt Üniversitesi’nde felsefe dersleri veren Sara’nın ölüm cezası gerektiren bir suçla suçlanmasını anlattığı An Unlasting Home isimli romanıysa halen Türkçeye çevrilmemiş durumda.
Tüm bu az bilinmenin nedenini belki de genç bir edebiyat olmasına bağlamak gerekiyor. Nitekim Leyla Yakupoğlu Boran, Modern Kuveyt Edebiyatı[6] isimli çalışmasında, bağımsızlığını geç kazanan Kuveyt’in modern edebiyatının da yaşanan siyasal ve sosyal gelişmelere paralel olarak geç bir dönemde şekillenmiş olduğunu ileri sürüyor. Petrol refahından önceki dönemde yaşamını ticaretle kazanan, sadece okuma-yazma ve temel matematik bilgisine sahip olan Kuveytlilerin, geç gelen basın-yayın organları nedeniyle Arap dünyasından ve diğer ülkelerdeki gelişmelerden de habersiz olmaları, edebiyatın ve kültürel faaliyetlerin gelişememesinin nedenlerindendir Boran’a göre. Nabatî şiir diye adlandırılan bedevi şairlerin şiirleri ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen fasih şiir anlayışından sonra en önemli edebiyat türü kısa öykücülük olmuştur modern Kuveyt edebiyatında. 20. asırda roman türünün henüz gelişmemiş olmasından dolayı, romanın ilgi alanı olan maddi değişimlerin ortaya çıkardığı toplumsal değişimlerin ilk kısa hikâye örnekleri tarafından ele alındığından bahseder Boran. Kuveyt’te 1928’de yayımlanan Mecelletu’l-Kuveyt dergisi modern kısa hikâyenin tanınması için ilk adım olsa da, 1946’da Kahire’de Kuveytli öğrenciler tarafından çıkarılan el-Ba’se dergisi kısa öykünün doğuşu için bir milat sayılmaktadır.
Boran’ın aktarımına göre Süleyman eş-Şatti tarafından iki döneme ayrılan modern Kuveyt öykücülüğünün 1928-54 arası dönemi, türe gerektiği önemi vermeyen yazarların, eserleriyle sadece öncü olmaları açısından önemlidir. 1962-87 döneminin öykücüleriyse, eserlerinde Kuveyt toplumunu meşgul eden sorunları ve aksaklıkları eleştirel ve reformist bir bakış açısıyla ele alır. Daha çok şahsi tecrübeleri yansıtan bu öykücüler; milliyetçilik, kadının toplumdaki yeri, deniz, gelenekler, ahlaki çöküntü ve modernleşmenin getirdiği aile sorunlarına, kuşak çatışmalarına ağırlık verirler.
Al-Nakib’in öyküleriyse hızlı yaşanan toplumsal değişimlerin yahut travmaların yarattığı geçmişe dair hasret duygusunun kristalize olduğu, hem her şeyin kaybolabileceği korkusuna karşı bir koruma katmanı hem de geleceğe dair bir umut barındıran nesnelerle doludur. Ona göre nesneler yeni ya da unutulmuş duyumları tetikleyerek, bir zamanlar anladığımız bir şeyi yahut mümkün olabilecek bir yaşam biçimini, hatta hiç beklemediğimiz bir yönelimi hatırlatabilirler. Bu bağlamda dünya gerçekten de büyülü bir yerdir.[7]
... bu kutunun içinde yeryüzündeki her şeyin yanıtı var. Kutunun içinde savaşın sonu, açgözlülüğün sonu, yargının sonu, kıskançlığın sonu, bencilliğin sonu ve en önemlisi zalimliğin sonu var. (s. 55)
Al-Nakib’in öyküleri bir “nesneler ayini” olsa da, “Çin Elması”, “Yankı İkizleri”, “Günlük”, “Amerika’nın Kutusu” ve “Nesnelerin Gizli Işığı” öykülerinde karşımıza çıkan kutular, öykülerinde en görünür olan nesnedir. İçinde pirinç insan figürlerinin, pusulaların, misketlerin, sakızların, şekerlerin saklandığı bu kutular, Joseph Cornell’ın “gölge kutular”ının bir başka kültürdeki ama aynı kırılganlıktaki örnekleridir sanki.
Hiçbir sanat eğitimi almamasına, 30 yaşına kadar sanatsal herhangi bir üretim yapmamasına rağmen, 1903 doğumlu, New Yorklu bu tuhaf adam yıllarca topladığı kitapların, dergilerin, kartpostalların yanı sıra deniz kabukları, lastik toplar, bilyeler, pusulalar, kristal kuğularla –Sıradışı Kahramanlar filminin Arthur’u gibi– evinde adeta bir müze oluşturur. 1930’ların başında Max Ernst’in kolaj romanı La Femme 100 Tete ve sürrealizmle karşılaşması Cornell’ı harekete geçirir. Annesi ve kardeşiyle yaşadığı evin bodrum katında kurduğu atölyesinde, önceleri hazır aldığı, daha sonra kendisinin ürettiği cam kapaklı kutulara yerleştirdiği nesnelerle ve fotoğraflarla çocukluğuna, duygularına, hayallerine göre kompozisyonlar oluşturur. Asamblaj tekniğinin öncüsü sayılacak bu çalışmalarının yanı sıra, kolaj teknikleriyle ürettiği ve Salvador Dali’yi kıskandıracak, hatta öfkelendirecek kadar iyi olan deneysel filmleriyle modern sanatın önemli isimlerinden birisi haline gelir Cornell. Yine de yaşamının merkezinde hep kutuları vardır. Neyran Günüçer’in yazısında da belirttiği gibi, “Cam kapaklı kutulara yerleştirdiği kırılgan dünyasında, nesneler dönüşerek onun hikâyesini anlatır. Her kutu bir kitap gibi ya bir öyküyü sırtlar, taşır ya da bir şiir gibi ulaşır izleyene”.[8]
Al-Nakib de duyguların ve etkilenimlerin canlı ve cansız bedenlerle karşılaşmalarımız yoluyla şekillendiğinden bahseder, Spinozacı bir bakış açısıyla. Ancak çoğunlukla cansız nesnelerin canlı yaşamlarla kesişme biçimlerine dikkat etmeyiz. Daha da önemlisi, “cansız” ile “canlı” arasındaki ayrımın özsel değil, normatif bir kurgu olduğunu da fark etmeyiz. Yine Spinozacı bir bakışla şöyle söyler Al-Nakib:
Bu ayrımı fark etmek etik bir eylemdir. Çünkü bizi kendimizden bütünüyle ayrı ve ‘cansız’ sayılan her şeye karşı sorumluluk hissetmeye zorlar.
Cornell’ın yahut Al-Nakib’in kutuları ve nesneleri, etraflarındaki tüm karmaşanın hatta dehşetin ortasında, sessizce açarlar sırlarını. Al-Nakib’in öykülerinde parmağımızı kesen bir ustura aslında kaybetmeyi, kaybolmayı, kaybı anlatır; bir mektubun üstündeki pulda yer alan fil resmi, Sabra ve Şatilla katliamlarında hiçbir şey yapamamanın verdiği utançla yaşamayı reddeden bir babanın vedasıdır; vazolar, kitaplar, şapkalar yahut kibrit kutuları, on yıl boyunca penceresiz bir hücrede esir tutulan Kuveytli kadının, evindeki bu nesneleri düşünerek yaşama tutunmasını sağlar. “Demek ki, kalbimiz kırılmadan şeylerin sırrını anlamamıza imkân yoktur” diye yazar Orhan Pamuk. Yaşama kazanç ve kayıp üzerinden değer biçenlerin kuşandığı zırhın ağırlığı altında anlaşılabilecek bir sır değildir bu. On yıl boyunca esir tutulan kadının ağzından şunları yazar Al-Nakib:
“Tüy kadar hafif”; eskiden böyle derdim. Kızlarımın öğrenmesini istediğim şeydi bu. Pembe altın yüzükten geçen şal gibi, yaşamın çatlaklarından sızmak. Şimdide olmak, aynı zamanda geçmişin vadilerinde dolanmak, asmalardan üzüm koparır gibi anı ve olasılık toplamak... Öleceğim. Kocam ölecek. Güzeller güzeli kızlarım bir bir ölecek. İşin özü, bu süre zarfında tüy kadar hafif olmakta. (s. 202-203)
Yine de bir kitabın, Yüzyıllık Yalnızlık’ın sayfalarının arasından düşen ve gençliklerinde çekilen, eşiyle birbirlerini aşkla, “her şeyin son derece mümkün olmasının ne anlama geldiğini” iliklerinde hissederek öptükleri fotoğrafta, “savaşa ve telafisiz zamana karşı sevmenin vaadi”ni, “yuvaya dönüş yolu”nu yeniden keşfeder, “Nesnelerin Gizli Işığı” öyküsünün annesi.
Geriye dönüş yoktur elbet ama yine de dünyanın kabuğuna kulağımızı dayadığımızda belki bir şairin sesini duyarız:
Hem dünya dediğimiz şeylerden başka nedir ki? Her an, her yerde şeylerin dünyasının ağırlığı altındayız. Bizi her yerde nesneler çağırıyor. Bu çağrı büyük bir şeydir.[9]
“Tüy kadar hafif” olana elbet...
NOTLAR
[1] Walter Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, çev. Tevfik Turan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009.
[2] Orhan Pamuk, Şeylerin Masumiyeti, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2025.
[3] Mai Al-Nakib, Nesnelerin Gizli Işığı, çev. Anıl Ceren Altunkanat, Livera Yayınevi, İzmir, 2024.
[4] Interview: Mai Al-Nakib And Writing Histories: "That's Not Our Version of Things. How Dare She?", Arablit.org
[5] Susannah Tarbush, "Shining a light on the short stories of Kuwaiti writer Mai Al-Nakib", thetanjara.blogspot.com
[6] Leyla Yakupoğlu Boran, Modern Kuveyt Edebiyatı, Akdem Yayınları, İstanbul, 2021
[7] 'The Thing Is to Be Light as Air': An Interview with Mai Al-Nakib, Jadaliyya.com
[8] Neyran Günüçer, "Goethe ve Cornell’i bir ormanda buluşturan; beklenti ve zaman", K24
[9] İlhan Berk, Şeyler Kitabı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022.