• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Julian Barnes'ın Ayrılış(lar)'ından:

“Hikâyenin Başlangıcı”

Bu ‘son’ kitabında okuruna veda ederken anılardan, geçmişi aynen ‘olduğu gibi’ yeniden kurmak için harcadığımız çabalardan, kendi hastalığından söz açıyor Barnes. Ayrıntı Yayınları'ndan haftaya çıkacak olan otobiyografik kitabının bir yerinde anlattığı, ortasında koskoca bir ‘delik’ olan kırk yıllık hikâyeden kısa bir bölümü sunuyoruz.

Julian Barnes

K24

@e-posta

TADIMLIK

30 Nisan 2026

PAYLAŞ

Hikâye, tıpkı yaşandığı gibi, aralarında uzun bir boşlukla iki bölüm halinde geliyor. Ama aynı zamanda da, benim anlatı sürecimin iki farklı dokusu olacağı için. Bunun ilk yarısı için tamamen belleğe, artı bir iki fotoğrafa bağımlıyım. (T.S. Eliot anı hakkında ne diyordu? Onu kâfura batırılmış bir bezle sarıp sarmalamanızın hiç önemi yoktur, güveler içeri girecektir.) İkinci yarıya ulaştığım noktadaysa, bir yazardım ve uzun yıllardır yazarlık yapıyordum. Bu yüzden de not defterleri –genellikle olaylarla eşzamanlı– ve günceler –genellikle birkaç gün ya da haftalar içinde yazılmış– tutuyordum. Böylesi bir belgeleme çabasının uzun zaman öncesinin güvelerce yenmiş anılarından daha güvenilir olduğunu düşünebilirsiniz. Ama ben bundan emin değilim (bugünlerde daha az şeyden eminim). Benim belgelediğim şey, anımsamak istediğim şey,  bir çeşit ayıklama oluyor – ve/ya da düşündüğüm şeyler gelecekte yazacağım bir yazı için yararlı olabilirler; böylelikle de bir başka çeşit ayıklama daha ortaya çıkıyor. Ancak hayatın bu ayrıntılandırılmış alıntılarının gerçekte olup bitenlere vardığını çıkarsamak aptalca bir şey olurdu. Önemli şeyleri sık sık gözden kaçırıyor ya da unutuyorum: Kesinliğe doğru koşturma çabası insanı yanlış yöne sevk edebilir.

Birkaç uyarı açıklamasıyla gelse de aşağıda anlatılan gerçek bir hikâye. Birincisi, iki ana karakterin adlarını değiştirdim ve bunu da şu basit sebeple yaptım: Her birine, ayrı ayrı, onlar hakkında asla bir şey yazmayacağımın sözünü vermiştim. (Evet, sizi anlıyorum: Şayet bu yeminimi bozarsam size sahici kalmaya ilişkin verdiğim söze ne kadar güvenilir diye soracaksınız.) Ama insanlar bana çoğu kez hikâyelerini, ben yazar olduğum için değil; daha çok, benim yazar olmama karşın anlatıyorlar. İnsanların hayatlarıyla fazlasıyla ilgileniyorum ve belki de başkalarını bana içlerini dökmeye davet eden bir tarzım var, ya da eskiden vardı. Bazen, önce gergin bir şekilde, “Bunu kullanmayacaksın, değil mi?” diyorlar. Ya da daha az sık ve daha özgüvenle, “Senin için bir hikâyem var” diyorlar. Ve ben bunların her ikisine de şöyle yanıt veriyorum: “Bu işler böyle yürümüyor.” Ki bu doğru. Çoğunlukla, kullanılabilir bir malzeme olmadan önce hayatın yavaş yavaş demlenmesini gerektiren kurmaca kitaplar yazıyorum ve bu malzemeler elime geçtiği zamanlar bunların hangilerinin ileride bir kurmacaya dönüşebileceği ya da dönüşemeyeceği konusunda hiçbir fikrim olmuyor. Aynı şey, daha az ölçüde, kurmaca olmayan kitaplar için de geçerli. Tıpkı aşağıdaki Stephen ile Jean’in hikâyesinde olduğu gibi.

İkinci uyarı açıklamam başka yaşlanan yazarların da olumlu karşılayacağı bir uyarı. Hikâyeyi anlatabilmem için –herhangi bir hikâyeyi– belli bir ölçüde arka plan bilgisi vermem gerek. Formülü bilirsiniz: kim, nerede, ne zaman, niçin; havanın nasıl olduğu ve bunun konuyla ilgili olup olmadığı; karakterlerin kimler oldukları ve nasıl konuştukları, toplumsal kökenleri ve öğrenim geçmişleri, kariyer planları. Kimlerin saçlarının erken döküldüğü, hangi kadınların gözaltı torbalarını ameliyatla aldırdıkları, yaşamlarının farklı aşamalarında mastürbasyon yapma alışkanlıklarının ne olduğu. Aslında sırf bunları yazmak bile beni biraz usandırıyor. Ve sizler de usanıyorsanız sizi kınayacak değilim. Bu yüzden bu tür şeylerin çoğunu minimuma indirgeyeceğim. Bana teşekkür edebilirsiniz ya da etmeyebilirsiniz. Ne var ki yazarlar yaşlandıkça, ya bencil bir şekilde sözü uzatıyorlar ya da şöyle düşünüyorlar: Kendini tut ve dosdoğru hedefe git. Verdi bir keresinde insanın yaşlılıkta “daha az müzik yazmayı öğrendiğini” söylemişti. Hayır, ben kendimi Verdi ile kıyaslamıyorum.

Söylediğim gibi, son uyarı açıklamam, bu hikâyenin ortasında büyük bir delik olduğu: Hikâyenin başlıca katılımcılarından hiçbirini görmediğim, kırk yıl kadar sürmüş olan bir dönem var. Bu yüzden sadece hikâyenin başlangıcını ve sonunu anlatabilirim. Aralarından hiçbiri benim için kayıp orta bölümün kabataslak bir resmini çizmekten başka bir şey yapmadı. Ve hiçbirimiz de şimdiye dek sol posterothalamik bir inme kanaması yaşamadığımız için ortaya koyduğum gerçek açısından bu ilk bölümde gündelik bütün gelişigüzel kusurlarıyla üçümüzün birbiriyle örtüşen anılarına bel bağlıyorum. Bir soru: Şayet İDOA[*] aracılığıyla yaşamlarımızda “gerçekten de olup biten” şeylere erişme olanağımız olsaydı, otobiyografi (ve kurmaca) yazmayı daha mı kolaylaştırırdı bu? Ben bunun daha zor olacağı kuşkusunu taşıyorum.

Üçümüz Oxford’da tanıştık. Bu sözü edince duraksıyorum. Çok yıllar önce kaleme aldığım Flaubert’in Papağanı başlıklı romanımda, anlatıcı kurmacadan geçici ya da sürekli olarak yasaklanması gereken konuların bir listesini (ki bununla büyük ölçüde hemfikirim) vermişti. 4 numaralı yasak maddesi şöyle başlıyordu: “Konusu Oxford ve Cambridge’de geçecek olan romanlara yirmi yıl ve diğer üniversite kurmacalarınaysa on yıllık bir yasaklama gelecek.” Şimdi şunu hesap ediyorum ki, bu düzenleme aslında hiç kimseye söylemeden süreyi bir yirmi yıl için daha yenilediğim tarih olan 2004’te son buldu. Bu yüzden, elinizdeki bir kurmaca eser olsa, üçümüzü dosdoğru Bristol, Sussex ya da Manchester’da bulunan bir üniversiteye paketlemek zorunda kalırdım.

Her neyse, 1964 ile 1968 arasında, Oxford’da öğrenim gördüm (arzu ederseniz Google’dan bakabilirsiniz), en büyük, en eski ve o zamanlar hepsi de erkeklerden oluşan kolejlerden biri olan Magdalen’deydim. Geyiklerin gezindiği kendi parkı –Kuruluş gününde bize geyik eti ikram edilirdi– çayırda görülen parlak turuncu renkte ender tür bir kelebek ve okul arazisinin içinden geçmese bile çevresini dolaşan bir ırmak vardı. Altı düz ırmak kayıklarına binerdik; ayrıcalıklı kişilerin ayak izlerinden gitmekte olduğumuza ilişkin marjinal ancak güçlü bir farkındalığımız vardı. Uzun uzun ayrıntılara girmeyeceğim: bunları yüzlerce filmde ve televizyon dramasında görmüş olmalısınız, gerçi genellikle burslu öğrenciler ve grammar-school öğrencileri olmaksızın; yüzleri sivilceli, saçları kepekli ve entelektüel, toplumsal, ahlaksal anlamda korkunç derecede özgüven eksikliği taşıyan öğrenciler. Bizler kimi zamanlar adeta daha önce tam bir kendine inançla yaşanmış –ve hâlâ da başkalarınca yaşanmakta– olan bir hayat tarzının sahici olmayan kopyalarını üretiyormuş gibi bir duyguya kapılıyorduk.

(Bir anı. –Google’da bakılabilir, City of London, 1957-64– Okuldayken Horace Brearley adında bir matematik hocamız vardı.  Gerçi ben matematik okumaktan on beş yaşımda vazgeçmiştim ama o her nasılsa benim oradaki son haftalarım sırasında özel bir ders veriyordu. Belki de “yurttaşlık” haklarıyla ilgiliydi ya da üniversiteye gitmeyi amaçlayan öğrenciler için tek seferliğine açılmış bir bilgilendirme dersiydi. Bir öğleden sonra Bay Brearley bize şöyle dedi: “Ve şunu aklınızdan hiçbir zaman çıkarmayın ki orada geçireceğiniz zamanlar hayatlarınızın en iyi yılları olacak.” Bu kehanet ben Oxford’dayken omuzlarıma ara sıra ağır bir yük olarak çöküyordu. “Bu şey, acaba bu kadar da iyi mi?” diye merak eder ve kasvetli düşüncelere kapılırdım. Brearley’nin, okulun kriket takımının kaptanı olan Michael adlı bir oğlu vardı. İngiltere takımının kaptanlığını yaptı ve sonra da bir psikanalist oldu. Okulda benden dört yaş büyüktü –şey, hâlâ büyük– ve bu yüzden onunla doğal olarak hiç karşılaşmadım. Ama kariyerini takip ettim ve 2022’de her ikimiz de saçlarımıza aklar düşmüş olarak, bir akşam yemeğinde tesadüfen karşılaştık. Babasını anımsayıp anımsamadığımı sordu. Anımsadığımı söyledim ve onun yarı öngörü, yarı talimat olarak söylemiş olduğu ve benim çok yıllar boyunca hayıflandığım sözcüklerini yineledim. Michael kafası karışmış görünerek durakladı. “Bana bunları hiç söylememişti” diye yorumda bulundu.

Bedeli her ne olduysa, lisans kariyerimi berbat ettim; gerçi “kariyer” sözcüğü onu olduğundan daha amaçlı gösteriyor. Modern Diller (Fransızca ve Rusça) okumaya gittim, ama iki yarıyıl sonra bunların yeterince “ciddi” konular olmadığına karar verdim –edebiyatı kendi kendime okuyabilirim, diye düşündüm– Felsefe ve Psikoloji’ye geçtim. Ama bunların da o zamanlar sahip olduğum beyin için fazla “ciddi” oldukları ortaya çıktı ve bir başka iki yarıyıl sonra aşağılanma da barındıran bir kızgınlık içinde yeniden Fransızca öğrenimine döndüm. Kolej bana benim birincilikle mezun olmamı beklediğini söyledi; bense şaşırtıcı olmayacak bir şekilde ikinci oldum.

Bütün bunları konuyla ilgili diye anlatıyorum, çünkü gelgitli “kariyerim” sayesinde, Stephen’la Jane’i ayrı ayrı tanımış oldum ve onlar da benim aracılığımla birbirlerini keşfettiler. Daha önceleri yaşamış yazarlar beni “onların yazgılarının aracı” olarak tanımlayabilirlerdi –on yıllar sonra o rolü ikinci bir kez yerine getirdiğimde bu tanımlama daha da doğru olacaktı. Ama ben bu yazgı durumlarına inanan biri değilim ve her halükârda Trajik Çağ da geçmişte kalalı çok zaman oldu: Bizler böylesi sözcükleri haklı çıkaracak kadar olağanüstü değiliz. Elbette onları hâlâ kullanıyoruz; işler kötü gittiğinde, kansere yakalandığımızda, orta karar bir politikacı gözden düştüğünde, masum bir çocuk dünyevi yaşantının normal, tehlikelere açık durumlarında hayatını kaybettiğinde “Yaşadığı ne kadar da büyük bir Trajedi!” diye haykırıyoruz. Belki de trajedi sonrası yaşamın daha az önemli doğasına uygun sözcükleri henüz bulmuş değiliz. Ya da belki bugünün hikâyeleri kayıp sözcüklerin bir şekilde şifresini oluşturuyor. Bunu sizlere bırakıyorum. Bütün diyeceğim şu ki “Tanrı rolü oynamaya” uğraşmıyordum, hem de hiç.

O vakitler, Oxford’daki erkek ve kız öğrenciler arasında istatistiksel olarak büyük bir dengesizlik vardı. Kadınların yüzdesi, yüzde on altıydı: böylelikle 6,25 erkeğe bir kadın düşüyordu, orantı buydu. Derslerde ve konferanslarda bir hayli kaçamak bakışmalar oluyordu. Kadınlara erişim insanın kendine güveniyle, parayla ve araba sahibi olmasıyla artıyordu, bunların hiçbiri bende yoktu. Üzerinde pratik yapabileceğim bir kız kardeşim de yoktu. İleride birçok yanlış anlamalar meydana gelecekti. Oxford’da öptüğüm ilk kız, “Benim bir fahişe olduğumu mu düşünüyorsun sen?” diye cesaret kırıcı sözcükler kullanmıştı. Sonra da aynı kız bana, özgüvenli bir Wykehamist[1] olan ağabeyinin, ona bir keresinde öpüşmenin neden oluştuğunu gösterdiğini söyledi; bunu elinin arka tarafını diliyle şapur şupur öperek yaptığını söyledi ki bir yeniyetme olarak bunu tiksindirici bulmuştu. Şunu kavradım ki, ben bu tür karmaşık durumlar için donanımlı değildim. Yıllar içinde onunla ara sıra karşılaştım, ama bir daha onu asla yeniden öpmeye çalışmadım. O zamanlardan kalma çoğu arkadaşım gibi şimdi ölmüş olabilir kız.

Öğrencilerin çoğunluğu için herhangi bir duygusal ilişki, bunun yanı sıra gelen bütün beceriksizlikler ve bilgisizliklerle birlikte (ve bazen seks bile olmaksızın) yaşamlarının ilk ilişkisi olurdu. Bir çift bir kez ortak yaşama başladı mı, hem kendi halinden hoşnutlukta hem de duyulan endişede gözle görülür bir artış olurdu. Son yılımızda, aynı zamanda, “panik halinde evlenme” fenomeni baş göstermişti: Bir süre birlikte olan çiftler öğrencilik yıllarının sonunun yaklaştığını görerek birdenbire evlenmeye karar veriyorlardı. Bu, gebelik evliliği gibi durumlara benziyor olabilir (ve bazen de bu evlilikler oluyordu), ama sebepleri çoğunlukla farklı ve özeldi. Bütün istatistiki olasılıklara karşı bir kız arkadaş bulup da ondan ayrılmayı düşünmeyen erkek zaferinin ortadan kalkmasını istemiyor; kadınsa, toplumsal ve entelektüel gen havuzundaki seçimini yapmış olarak, dış dünyada daha iyisini bulamamaktan korkuyordu. Böylesi endişeler hiçbir zaman seslendirilmiyor ve çoğu durumda katılımcılar tarafından göz önünde bile tutulmuyordu; her şey neşeli, iyimser bir ruh hali içinde bir kenara itiliyordu. Elbette birbirlerini seviyorlardı ve ömürlerinin son günlerine dek her zaman seveceklerdi; kimi zamanlar, gerçek de bu oluyordu zaten. Öte yandan, partnerini şu sözleri söyleyerek tanıtan erkek bir öğrenciyi anımsıyorum: “Bu benim ilk karım.” O zamanlar nükteli ve sofistike bir laf gibi gelmişti bu bizlere.

Evimde bir yerlerde, gerekli ıvır zıvır yığını arasında, o zamanlardan kalma iki kolej fotoğrafı var. Gri avludaki yükseltilmiş bir ahşap platformda ayakta dururken fotoğrafçının bizlere iki fotoğraf çekeceğini açıkladığını anımsıyorum: Biri ciddi, resmi poz (herhalde ailelerimize göstermek için) ve ötekiyse, eğer istersek “şaklabanlıklar yapmamıza” izin verilen poz. “Şaklabanlıklar yapmak” olarak görülen pozda aslında son derece sıradan şeyler söz konusuydu: bir sigara yakmak, kafaya hasırdan bir kayıkçı şapkası geçirmek ya da takma bir bıyık takmak, çehreye aptalca ve komik ifadeler vermek, bunun gibi şeyler işte. Bir grup öğrenci yanlarında iki metre uzunluğunda mukavvadan bir kaplan pankartı getirmişlerdi; besbelli ki bunu uzun sürmüş şu Esso reklam kampanyasının bir parçası olarak yerleştirildiği bir benzin istasyonundan yürütmüşlerdi: “Benzin Tankınıza Bir Kaplan Koyun.” Bazı öğrenciler gökyüzündeki var olmayan objeleri işaret ediyor; bazılarıysa gözlerini aynı şekilde var olmayan bir güneşten korumak için ellerini gözlerine siper ediyorlardı. İki fotoğrafı karşılaştırdığımda görüyorum ki “resmi” olan pozda sıkılmış ve arkadaş canlısı, “şaklabanlıkların” yapıldığı pozdaysa (gözlemlenebilir olmasa da ince bir değişiklik) onaylamayan ve arkadaş canlısı olarak görünüyorum. Oysaki ancak bir metre uzakta ayakta duran Stephen her fotoğrafta da tamı tamına aynı görünüyor: Mevcut, ancak bir şekilde kendi içine kapanmış; gözlemliyor, ama yapılanları ne onaylıyor ne de onaylamazlık ediyor. Bu da onu yüzlerine komik ifadeler takınan üç sıra oğlan arasında tek yetişkin kişi olarak gösteriyor.

O zamanlardan birdenbire aklıma gelen bir başka anı. İlk yılımda, Amerikalı bir arkadaş, Priscilla beni ziyaret etmeye geldi. Kadınların koleji ziyaretlerine izin verilen saatler konusunda sıkı kurallar vardı. Odamda geçirdiğimiz akşamüstü vaktinde bir noktada her ikimiz de anladık ki, o bu kuralları çiğneyecekti ve buna pek aldırış eder gibi gözükmüyordu. Erkek olarak, ev sahibi olarak, sorumluluğun bende olması gerekirdi. Sorumluluk sahibi olmak güçlü yanım değildi benim. Ama anladım ki problem sabahleyin su yüzüne çıkacak. “Gözcü” olan görevlim (odamı temizleyen, süt getiren ve bunun gibi işleri yapan orta yaşlı bir adam) diyelim sabah sekiz buçuk ya da dokuzda gelecekti. Kadınların koleje girmelerine saat ondan, belki de on birden önce bile izin verilmiyordu. Eğer bir kadın bir erkeğin odasında bulunacak olursa, erkek bir yarıyıl ya da belki de bir yıl süreyle okuldan uzaklaştırılırdı; belgelerle çok iyi kanıtlanmıştı bu.

Sorumluluk sahibi biri olarak Priscilla’nın bir yere saklanması gerekeceğini kavradım ve tek mevcut yer giysi dolabının içi gibi görünüyordu. Ama bir başka problem daha vardı. Priscilla oldukça güçlü bir parfüm sürmüştü ve yaydığı koku gözcüm odama girer girmez hemen dikkati çekecekti. Onu bastıracak (ve o zamanlar mevcut kaynaklardan elde edebileceğim) yeterince güçlü tek kokunun yanık tost kokusu olduğuna karar verdim. Bu yüzden de gün doğmadan önce bir vakitte, içinde dilimlenmiş ekmek somunlarının bulunduğu paketimi çıkardım, tek gözlü elektrik ocağımı yaktım ve art arda birkaç somun ekmeği iyice yanana dek ısıtmaya giriştim. Sonra onları çöp sepetinin içine attım ve arzunun kendine düşen payı oynayamayacağı kadar fazla endişeli olduğumuz dar yatağıma geri döndüm. Sabahleyin, gözcümün gelmesi gereken vakitten aşağı yukarı bir saat önce Priscilla’yı giysi dolabının içine soktum (herhalde getirdiği kişisel eşyalarla birlikte) ve yatağıma geri döndüm.

Sonunda, gözcü kapıyı çalıp içeri girdi. “A, Fred” dedim ölgün bir sesle. “Bugün odamdan hiç çıkmayacağım.” Gözcü şimdiye kadar yanık tost kokusuyla kadın parfümünün karışımını ve bir de bir bit yeniği kokusunu –hiç kuşkusuz daha önce birçok kez almış olduğu bu kokuyu– almış olmalıydı. “Senin buradan kırk dakika içinde dışarı çıkmanı istiyorum” dedi sert bir sesle. Belki yirmi belki otuz dakika içinde demişti; öyle ya da böyle, bu bize bir kadının içeride kalmasına izin verilen gün içindeki süreden çok az zaman bırakacaktı. Kahretsin, diye düşündüm. Priscilla’yı giysi dolabından o aşamada çıkarıp çıkarmadığımı anımsayamıyorum. Ama Fred –belki de gözümde kendisi de bir ikilemde kalmıştı– yeniden ortaya çıkmadı ve Priscilla’nın izninin birkaç dakika sonra yasal geçerlilik kazanmasından sonra, onu kolejin ana kapısına götürdüm.

Ama, şimdi Anlatılacak bir Hikâyem olsa bile, o zamanlar ne berbat bir durumda olduğumu görebilirsiniz.

Gariptir ki (şimdiki ben için, o zamanki ben içinse daha az) Priscilla’yla ben ilişkimizde sonuna kadar asla gitmedik. Çok yıllar sonra, Amerika’da bir kitap imzalama turuna katılmıştım ve bir kadın benim sıram gelmeden benimle birkaç dakika görüşüp görüşemeyeceğini sordu. Kadın Priscilla’nın kız kardeşi çıktı ve bana Priscilla’nın on yıl kadar önce öldüğünü söyledi. Kız kardeşinin benden her zaman iyi sözlerle bahsettiğini de ekledi. Bu beni çok şaşırttı, çünkü onun hakkında her zaman suçluluk duyguları hissetmiştim, çünkü… ama bu benim ve onun hakkında bir şey değil, sadece sosyoseksüel bir arkaplan.

Stephen ile Jean.

A evet, bir başka şey daha var. Uyuşturucular. 1960’lar, herkesin bildiği gibi, Seks ve Uyuşturucu on yılıydı. Ama bunların birincisi o zamanlar lojistik ve psikolojik olarak şimdikinden çok daha karmaşıktı; ikincisiyse, benim için, görülmez bir şeydi. Bulunduğum kolejde “Büyük H” ile “Küçük H”den[2] bilmiş bilmiş söz eden bir öğrenci vardı –bunların ne olduğunu anlamam biraz zaman aldı– ama o on yılın şu dört ilk yılı, 1964’ten 1968’e dek, bana bir fırt da sen çek diyen hiç kimse çıkmadı. Normal uyuşturucular alkol ve sigaraydı. Ben sigara içmiyordum ve alkolle de aram iyi değildi. Biranın tadı iğrenç geliyordu ve pek ender olarak bir şişe şarap satın alıyordum.

Stephen ile Jean.

Bir başka şey daha var. Sanırım, daha Proustçu biri olsaydım, yanık tost kokusu bana her zaman giysi dolabının içine saklanan Priscilla’yı anımsatabilirdi. Ama hiç anımsatmadı. Ve şu da var ki, ben aşağı yukarı yirmi kadar yıl önce, koku alma duyumun çoğunu yitirdim, ki bu da mümkün çoğu madlen anını olanaksız kılıyor. Herhangi bir şeyin kokusunu alabilmek için burnumu bir çiçeğin taçyapraklarına ya da bir şarap kadehinin içine iyice daldırmam gerek. Tuhaftır ki, yanık tost kokusu yukarı kattan bile kolaylıkla alabildiğim bir şey. Ve bunun, yanımda bir tostun yanmış olduğu bütün vesileleri bana tek tek çağrıştırarak bende bir İDOA’lar “sağanağı” başlatmadığı için minnettarım.

(...)

Julian Barnes
Ayrılış(lar)
çev. Serdar Rifat Kırkoğlu
Ayrıntı Yayınları
Mayıs 2026
160 s.

 

 

 

[1] Winchester Koleji mensubu. (ç.n.)

[2] Bunlardan “Büyük H” (Heroin: Eroin), “Küçük H” ise: (Hashish: Esrar) olsa gerek. (ç.n.)

[*] Kitabın daha önceki bir bölümünde Barnes'ın Proust'tan hareketle yarattığı terim: İstem Dışı Otobiyografik Anılar (İDOA). [e.n.] 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Ayrılış(lar)
  • julian barnes

Önceki Yazı

İNCELEME

Die Holländerinnen:

Yeniden kurmacanın uçurumunda

“Bu metin kim için yazılmış olabilir? Metinlerarası alanda rahatça dolaşan bir okur için mi, yoksa tam da orada kaybolmayı göze alan biri için mi?”

ÜMİT YILMAZ

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 18

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: 17 Haziran / Işık Yılları / Mor Bellek / Murata Efendi'nin Türkiye Seyahatnamesi / Ontopolitika / Riff / Sıfırdan Az / Türklerin Tarihi / Ve Her Şey Aya Büründü / Yaslan Bana

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist