“Acı çekmek bedenin ya da kalbin ıstırap duyması demektir. Acısız sevgi yoktur.”
s. 19
Bir süredir fark ediyorum; insan bazı yasları gerçekten yaşamıyor, bedeninin içine gömüyor. Sonra yıllar geçiyor, o yas, hiç beklenmedik bir anda başka bir şeyin içinden çıkıyor. Bir cümleden, bir kokudan, bir hastane koridorundan, bazen de bir romandan. Choi Jin-young’un Açlık romanını okurken uzun zamandır hissetmediğim türden bir huzursuzluk çöktü üzerime. Sadece anlattığı şey yüzünden değil; sevgiyle şiddetin, kaybetme korkusuyla sahip olma arzusunun birbirine bu kadar yaklaşması yüzünden. Bazı duyguların sınırı gerçekten yok çünkü. İnsan sevdiği birini kaybettiğinde nereye kadar gidebileceğini ancak kaybettiği anda öğreniyor galiba.
Choi Jin-young’un romanı tam da bu sınırın etrafında dolaşıyor. Bir ölünün bedenini yemek fikri ilk anda korkutucu, hatta absürt gelebilir. Ama Açlık bunu bir “şok numarası” gibi kullanmıyor. Roman ilerledikçe mesele başka bir yere kayıyor: Sevdiğin insanın bedeninin bile sistem tarafından parçalanıp satılabileceği bir dünyada, onu nasıl koruyabilirsin? Bir insanı gerçekten kaybetmek ne demek? Ve insan sevdiği birini toprağa verdiğinde gerçekten bırakmış mı oluyor, yoksa yalnızca gözünün önünden mi çekmiş oluyor onu?
1981 doğumlu Choi Jin-young son yıllarda Kore edebiyatında en çok konuşulan yazarlardan biri. Açlık da yayımlandığı dönemden beri farklı dillere çevrilen, okurdan okura yayılan romanlardan. Choi’nin yazısındaki en güçlü taraf, en sert şeyleri bile sakin bir sesle anlatabilmesi. Roman boyunca bunu hissediyorsunuz. Hiç bağırmıyor. Hiç büyütmüyor. Ve tam da bu yüzden bazı sahneler insanın içine daha ağır yerleşiyor. Çünkü okur ne hissedeceğine kendi karar vermek zorunda kalıyor.
Romanın merkezinde Dam ve Gu var. Çocuk yaşta tanışıyorlar. Önce arkadaş oluyorlar, sonra birbirlerine tutunmadan yaşayamayacak iki insana dönüşüyorlar. Aynı sokaklarda büyüyor, aynı yoksulluğun içinde nefes alıyor, aynı korkuların içinde yaşlanıyorlar. Yaşadıkları dünya ikisini de sürekli sıkıştırıyor. Borçlar, tefeciler, güvencesiz işler, yorgunluk, kaçış hissi… Gu’nun bedeni zamanla kendisine ait olmaktan çıkıyor sanki. Çalıştırılıyor, dövülüyor, kullanılıyor. Romanın en sert taraflarından biri de burada başlıyor zaten: İnsan bedeninin bile ekonomik bir değere indirgenebilmesi.
Choi Jin-young’un anlattığı arka plan, Kore’de uzun süre “Hell Joseon” diye tarif edilen döneme denk geliyor. Gençlerin çalışsa da kurtulamadığı, borçların hayatın merkezine yerleştiği, geleceğin daha başlamadan tükenmiş gibi hissedildiği yıllar. Roman boyunca bunun ağırlığını hissediyoruz. Gu’nun sürekli çalışması, yine de hiçbir yere varamaması, “hayatın yanımdan geçip gitmesinden korkuyorum” derken hissettirdiği şey yalnızca bireysel bir korku değil. Daha yaşamaya başlayamadan yorulmuş bir kuşağın hissi. O yüzden Açlık yalnızca Kore’ye ait bir hikâye gibi durmuyor. Romanın içindeki o sıkışmışlık hissi fazlasıyla tanıdık geliyor.
Gu ölüyor. Dam sevdiği adamın bedenini eve taşıyor, onu yıkıyor, saçlarını kesiyor ve yemeye başlıyor. Choi Jin-young bu sahneleri özellikle sertleştirmiyor. Hatta romanın en tuhaf tarafı belki de burada ortaya çıkıyor: Bir noktadan sonra okur Dam’ın yaptığını yalnızca “korkunç” bulamıyor. Çünkü mesele giderek sevdiği insanı dünyanın elinden geri almaya çalışan birine dönüşüyor.
Gu’nun bedeninin tefeciler tarafından parçalanıp satılabileceğini biliyoruz. Dam bunu engellemeye çalışıyor. Bu yüzden yeme eylemi roman boyunca yalnızca fiziksel bir şey olarak kalmıyor; sevdiğini yok olmaktan kurtarma çabasına dönüşüyor. Dam onu toprağa vermiyor çünkü toprağın bile güvenli olmadığını hissediyor. Onu kendi bedeninde taşımaya çalışıyor. Açlık burada bir yamyamlık hikâyesinden çok, kaybı reddetmenin en uç hâli gibi duruyor. Dam’ın yaptığı şey yalnızca açlıkla ilgili değil; sevdiği insanı silinmekten korumaya çalışmakla da ilgili. Roman boyunca hissedilen o büyük çaresizlik biraz da buradan doğuyor zaten. Çünkü bazı kayıplarda insanın aklı ölümle değil, unutulma ihtimaliyle bozuluyor.
Romanın yapısı da bu hissi büyütüyor. Bölümler boyunca bazen Dam’ı, bazen Gu’yu dinliyoruz. Gu öldükten sonra bile konuşmaya devam ediyor. Böylece roman yaşayanla ölü arasında tuhaf bir diyaloğa dönüşüyor. Bir vedadan çok, yarım kalmış bir konuşma gibi. Sanki ikisi de birbirinden tam olarak ayrılamıyor. Romanın en huzursuz edici taraflarından biri de bu zaten: Ölüm gerçekleşmiş olmasına rağmen ilişkinin hâlâ sürüyor olması.
Açlık yayımlandığından beri sık sık Han Kang’ın Vejetaryen romanıyla birlikte anılıyor. İki roman da beden üzerinden konuşuyor ama dünyaya başka yerlerden bakıyorlar. Vejetaryen’de beden dünyadan çekilmenin alanına dönüşürken, Açlık’ta beden sevdiğini bırakmamanın yolu hâline geliyor. Dam kaybı kabullenmek yerine onu kendi içinde taşımayı seçiyor. Bu yüzden romandaki sevgi giderek daha karanlık, daha ürkütücü bir şeye dönüşüyor. Ama bir yandan insanı en çok yaralayan şey de bu oluyor. Çünkü Dam’ın yaptığı şeyin içinde korkutucu olduğu kadar tanıdık bir taraf da var: Sevdiğimiz insanları tamamen kaybetmek istememek.
Tayfun Kartav’ın çevirisi ise romanın o sakin ama içten içe büyüyen tonunu Türkçede koruyabilmiş. Açlık’ın etkisi büyük cümlelerden değil, insanın içine yavaş yavaş yerleşen sessizliğinden geliyor çünkü. Bazı sahneler bittikten sonra bile insanın zihninde sürmeye devam ediyor.
Roman bittiğinde Dam’ın başına ne geldiğini bilmiyoruz. Yakalandı mı, yakalanmadı mı, gerçekten her şeyi bitirdi mi, bilmiyoruz. Choi Jin-young özellikle boşluk bırakıyor. Çünkü romanın meselesi de biraz burada yatıyor sanırım: Bir insanı gerçekten kaybetmek ne demek? Bir beden ortadan kaybolduğunda, sevgi de kaybolmuş olur mu?
Roman boyunca Dam’ın yaptığı şeyi yalnızca “yas tutmanın aşırı bir biçimi” olarak okumak yetmiyor. Çünkü Choi Jin-young’un asıl kurcaladığı şey daha derinde duruyor: İnsan sevdiği biri öldüğünde gerçekten neyi kaybediyor? Bedeni mi, sesi mi, zamanı mı, birlikte yaşanabilecek ihtimalleri mi? Açlık boyunca ölüm hiçbir zaman kesin bir son gibi durmuyor. Gu öldükten sonra da konuşuyor, düşünüyor, Dam’ı hissediyor. Sanki roman sürekli aynı sorunun etrafında dolaşıyor: Eğer sevdiğimiz ölüler bizi hâlâ hissedebiliyorsa, gerçekten gitmiş sayılırlar mı?
Belki de bu yüzden Dam, Gu’yu toprağa vermeyi reddediyor. Çünkü gömülmek bu romanda yalnızca bir defin meselesi değil; zamanın içine karışmak, çözünmek, uzaklaşmak demek. Bir mezar, insanı dünyadan usul usul silmeye başlayan ilk şey gibi. Oysa Dam’ın korkusu tam da bu: Gu’nun eksilmesi. Sesinin unutulması. Bir gün yüzünü tam hatırlayamamak. Dam sevdiği insanı bedeninin içinde saklayarak zamanı durdurmaya çalışıyor. Çünkü bu romanda beden yalnızca et değil; insanın geride kalan son izi. Hafızanın son evi.
Choi Jin-young’un dünyasında sevgi, yalnızca birbirine bakmakla ilgili değil; birbirini taşımakla ilgili. Belki de bu yüzden romanda beklemek bu kadar büyük bir yer kaplıyor. Dam sürekli Gu’yu bekliyor; yaşarken de, öldükten sonra da. Gu da başka bir yerde onu bekliyormuş gibi konuşuyor. O “başka yer”in nasıl bir yer olduğunu bilmiyoruz. Orada zaman var mı, yok mu; insanlar birbirini nasıl buluyor; ölüler özlem duyuyor mu, roman cevap vermiyor. O bilinmezliği özellikle koruyor.
Ve sanırım Açlık’ın en sarsıcı tarafı tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü roman boyunca ölüm kadar korkutucu başka bir şey daha var: İnsan hayatının ve bedeninin yalnızca ekonomik bir değere dönüşmesi. Gu’nun bedeni yaşarken de rahat bırakılmıyor, öldüğünde de bırakılmayacak. Çalıştırılan, borçlandırılan, tüketilen bir beden bu. Dam’ın korkusu yalnızca Gu’yu kaybetmek değil; onun tamamen silinmesi. Bir borç kaydına, satılabilir bir parçaya dönüşmesi.
Belki de bu yüzden Dam’ın yaptığı şey yalnızca kişisel bir delilik gibi okunmuyor. Çünkü romanın dünyasında sistem zaten insanları yavaş yavaş tüketiyor. Fabrikalar, borçlar, uzun mesailer, geleceksizlik… İnsanların bedenleri daha hayattayken parçalanıyor. Açlık’ın en rahatsız edici taraflarından biri de burada yatıyor: Roman boyunca insan, ölümün mü daha korkutucu olduğuna yoksa insan hayatının tamamen ekonomik bir değere indirgenmesine mi karar veremiyor.
Kitap bittikten sonra insanın aklında yalnızca grotesk bir görüntü kalmıyor. Daha çok şu soru kalıyor: Bir insan başka bir insanı ne kadar özleyebilir? Ve bazı kayıplar gerçekten mezarın bile yetmeyeceği kadar büyük olabilir mi?