Fotoğrafın “sessiz” gücündeki ideoloji

Cumhuriyeti Fotoğraflamak

Erken Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Sanatı

İSMET MELTEM ÇETİNKÖK AFŞAR

İletişim Yayınları
Temmuz 2026
264 sayfa

3 Eylül 2026

PÜREN MUTLUTÜRK MERAL

Bir zaman dilimi düşünün... 1. Dünya Savaşı sonu; çokuluslu imparatorlukların dağıldığı, milletlerin kendi bağımsızlık mücadelelerini vermeye başladığı, dünya haritasının başka bir forma evrildiği bir süreç… Kendi coğrafyamız da benzer tabii; hatta her zaman olduğu gibi, burada “coğrafya kaderdir” şiarı tam karşımızda duruyor. Farklı milletlerden oluşan, koskoca bir imparatorluk... Savaşta ve günün sonunda, “Almanya yenilince biz de yenilmiş olduk” cümlesinin dilimize pelesenk olduğu bir savunma mekanizması... Sonrası zaten artık herkesin malumu. Aslında tüm bunlara, çoğu da romantize edilmiş bir şekilde, birçok film ya da dizi sahnesinden aşinayız. Yine kendi coğrafyamız özelinde düşünürsek, özellikle popüler kültür bize bu konuda son derece yoğun bir malzeme sunuyor.

Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi olarak, bu topraklarda bir Türk kimliği etrafında bir ulus-devlet yaratılması elbette ki sosyal bilimlerin alanında yer alan, son derece teknik bir konu. Ve fakat bunun yanında, kuruluş ideolojisinde de aslında bir yandan popüler kültür gibi görülebilecek ya da günümüzden bakıldığında böyle değerlendirilebilecek birçok mecra da söz konusu. Görsel bir iletişim aracı olarak son derece etkili olan fotoğraf da bu mecralardan biri. İsmet Meltem Çetinkök Afşar da, İletişim Yayınları’ndan çıkan Cumhuriyet’i Fotoğraflamak: Erken Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Sanatı adlı kitabında, fotoğraf sanatının Osmanlı’dan devralınan halini ve Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinde kendine nasıl bir yer bulduğunu şahane görsel kaynaklarla açıklıyor.

Kitap bir araştırma-inceleme çalışması olarak elbette öncelikle okura bir teorik çerçeve çizerek başlıyor. Bu çerçeve hem fotoğrafın görsel sanatlardaki yerine hem de bunun siyaset teorisindeki karşılığı olan, “devletin ideolojik aygıtları”na temas ediyor. Burada özellikle dikkat çeken nokta, kanaatimce fotoğraf sanatının Osmanlı’nın son dönemlerinden devralınan bir gelenek olması. Fotoğraf 2. Abdülhamit iktidarı döneminde, özellikle Avrupa güçlerine “hasta adam”ın “sıhhatini” göstermek için –elbette İslam dininin sınırları çerçevesinde– tercih edilen, bu nedenle de oldukça da sık kullanılan bir iletişim aracı.

Cumhuriyet ideolojisindeyse bambaşka bir durum söz konusu. Neticede mevcut sınırlar içerisinde yepyeni bir ulus-devlet ve bu ulus-devlete kendini her anlamda ait gören, ona bağımlı ve onunla özdeş hisseden bir yurttaş kimliği yaratılması fikri ve çabası gündemde. Ve elbette, birçok alanda görebildiğimiz gibi, bu da Osmanlı’nın devamı niteliğinde bir devlet olarak değil, ondan tamamen kopuş çabası içerisinde ve Osmanlı geleneğinden çok daha öncesine kendini kurgulamaya çalışan bir ideoloji ile yapılmaya çalışılıyor. Afşar da kitabında bu noktaların önemine değinerek, özellikle erken Cumhuriyet döneminde kullanılan fotoğrafların Türk Tarih Tezi’ni aslında nasıl da tamamladığını görsel malzemelerle ortaya koymuştur.

Elbette Mustafa Kemal’in fotoğrafları da bu dönemde en çok kullanılan malzemeler arasında yer alıyor. Afşar’ın yaptığı arşiv taramasıyla ortaya koyduğu görsel malzemede “kurucu baba”yı bazen asker kimliğiyle, bazen bir çay bahçesinde, bazen halkın arasında, bazen de çocuklarla bir arada görebiliyoruz. Bu gelenek, Atatürk’ün vefatından sonra da devletin devamlılığı esas alınarak, fotoğraflarda İsmet İnönü’nün ön plana çıkmasıyla devam ediyor. Yine Cumhuriyet’in özellikle üzerinde durduğu beden politikaları, “Cumhuriyet’in gürbüz ve sağlıklı evlatlar”a verdiği önem, kadınların modernitedeki yeri, özellikle güzellik yarışmalarıyla Türk kadınının değişen imajının tüm dünyaya gösterilmesi… Burada da tabii ki öncelikli amaç, yaratılan ulusal bir kimlik içinde, aidiyet duygusunun tüm devlet sınırlarına yayılması; aynı zamanda yayımlanan uluslararası dergilerle ve düzenlenen amatör ve profesyonel fotoğraf yarışmalarıyla, tüm dünyanın gözünde, imparatorluk geleneklerinden kopmuş, kendi ayakları üzerinde durabilen modern bir ulus-devletin varlığını kabul ettirmek... Ulusal kurtuluş savaşıyla elde edilen askerî başarının devamında, modernleşme çabalarının sonucunda gelişen devleti tüm dünya kamuoyunun gözünde meşru bir zemine oturtmaktır.

Günümüzden bakıldığında, popüler kültürün bu konudaki sonsuz yatırımlarının da desteğiyle, “Vay be; insanlar o zamanda dahi neler düşünmüşler; devlet ve millet için nasıl da ilerici adımlar atmışlar!” diyebilmek son derece mümkün ve makul olsa da; Afşar’ın bu çalışmasının da gösterdiği gibi, aslında tüm bunlar en nihayetinde kurulmaya çalışılan devletin ideolojik birer aygıtı. Yani tüm vatandaşları ortak bir gelenek, bağlılık ve hatta bir mit etrafında toplayabilmenin çabası. Fakat en güzeli de, o dönemlerden elimize kalan somut hatıralar… Tarihi romantize etmek baki olsa da, atılan her adımın gayet meşru bir zemine oturduğunu ve hiçbir şeyin tesadüf olmadığını görebilmek, böyle çalışmaların varlığıyla daha da mümkün olacak.