Savaş Üstüne Savaş:
Ne uğruna savaştığını unutma
“Paul Thomas Anderson’ın son filmi hem faşizme 'Hiçbir yere gitmiyoruz' diyen bir uyarı hem de zorbalara karşı mücadele eden herkesin 5, 10 veya 50 sene sonra izleyip 'Savaştık, savaşıyoruz, savaşacağız' diyebileceği bir direniş güncesi.”
Leonardo DiCaprio ve yönetmen Paul Thomas Anderson, Savaş Üstüne Savaş'ın film setinde.
Paul Thomas Anderson’ın yönettiği, başrollerinde Leonardo DiCaprio, Sean Penn ve Benicio Del Toro’nun oynadığı, Thomas Pynchon’un Vineland romanından uyarlanmış Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another) filmini, sinemalarda gösterime girdiğinde değil, Oscar adayları açıklandığında duymuş olmanız daha muhtemel; o da bir filmseverseniz. “Ensemble” oyuncu kadrosu ve eleştirmenlerin “2025’in en iyi filmi” ve “başyapıt” yorumlarına rağmen film 175 milyon dolarlık bütçesine karşın dünya çapında 200 küsur milyon dolar hasılat yaparak gişelerde patladı. Bırakın Türkiye’yi, çıktığında anavatanı ABD’de dahi büyük bir kültürel etki yaratmadı.
Filmin üstüne düşününce bunun bir talihsizlik değil, yönetmenin vizyonunun bir sonucu olduğunu anlıyoruz. Çünkü Savaş Üstüne Savaş, filmi film yapan her kategoride müstesna bir çalışma ortaya koysa da, asli amacı bir film olmak değil. Savaş Üstüne Savaş hem faşizme “Hiçbir yere gitmiyoruz” diyen bir uyarı, hem de zorbalara karşı mücadele eden herkesin 5, 10 veya 50 sene sonra izleyip “Savaştık, savaşıyoruz, savaşacağız” diyebileceği bir direniş güncesi.
Film genel olarak iki kısıma ayrılıyor. İlk kısımda French 75 isimli bir silahlı devrimci örgütü, ikinci kısımda ise örgütün dağılmasından 16 yıl sonra bitap düşmüş ana karakterimiz Pat ve kızı Willa’yı izliyoruz. Bu kadar kapsamlı bir filmi özetlemek anlamsız olacağı için, önce yorumla karışık şekilde aşağıdaki karakterleri size sunuyorum. Bilin ki bu noktadan itibaren sürprizbozanlar (spoiler) mevcuttur, okumadan evvel filmi izlemenizi ısrarla öneriyorum.

Pat “Rocketman” Calhoun / Bob Ferguson – Leonardo DiCaprio
Ana karakterimiz Pat, French 75 silahlı devrimci örgütünün bomba uzmanı. Çeşitli patlayıcı cihazlar ve havai fişeklerle hem yıkım hem de şov yaratıyor. Grubun eylem yoluyla propaganda, yani propaganda of the deed stratejisinde ortaya çıkardığı bu görsel etki çok önemli.
Pat aynı zamanda sonra anlatacağımız Perfidia Beverly Hills isimli militanın sevgilisi ve Charlene isimli (sonradan alacağı ve filmde en çok geçen ismiyle “Willa”) kızlarının babası.
Pat’i örgütün dağılmasından 16 sene sonra Bob Ferguson ismini almış olarak, Baktan Cross isimli bir şehirde yaşarken buluyoruz. Bob, polis tarafından aranıyor olmanın paranoyası ve kızına yalnız bakmanın yorgunluğu ile çökmüş durumda. Vaktini film izlemek, eski dostlarla sabahlara kadar içki içmek ve en çok da esrar tüketmekle harcıyor. Bir zamanların azılı devrimcisi yorgun, bitkin ve sorumsuz hale gelmiştir. Ayrıca kendi altın çağından beri direniş hareketinin nasıl değiştiğinden de büsbütün bihaberdir. İşte bu durumdayken üstüne bir de çocuğunun hayatını kurtarma görevi düşer.
-991883153.jpeg)
Perfidia Beverly Hills – Teyana Taylor
Filmin sadece ilk kısmında kamera önünde olsa da Perfidia karakterinin varlığı 162 dakikanın her birinde hissediliyor. French 75 grubunun önderlerinden olan Perfidia, bir dizi devrimcinin soyundan gelir. Grubun en azimli ve şiddet kullanmaya en meyillisidir. Pat ile aşkları, beraber gerçekleştirdikleri tehdit/soygun/bombalama faaliyetleriyle paralel olarak büyür ve hamile kalır. Ancak Perfidia, aynı zamanda ordu mensubu ve devlet terörünün temsilcisi Steven J. Lockjaw ile de bir ilişki yürütmektedir, sonradan öğreneceğimiz üzere Willa isimli kızlarının biyolojik babası da Lockjaw’dur. Perfidia, gebeliği boyunca grubun gittikçe büyüyen ve tehlikelileşen eylemlerinin ön saflarında olmaya devam eder, içki tüketimine de son vermez.
Willa dünyaya geldikten sonra Pat birinci önceliklerinin artık aile kurmak ve kızlarını büyütmek olduğunu savunur ancak Perfidia buna aldırmaz. Pat çocuğa yalnız bakarken Perfidia neredeyse her gün silahlı faaliyetlere devam eder.
Anlarız ki Perfidia’nın asıl motivasyonu yeni bir dünya düzeni kurmak değil, o yolda kullanacağı şiddet ve bunun getirdiği güç ve kontrol hissiyatıdır. Zaten Lockjaw’la ilişkisinin temeli de aşk değil, ilişkinin sadomazoşist dinamiğidir (ilişkileri Lockjaw’un Perfidia tarafından rehin alınmasıyla başlar).
Tüm bunlar, bir banka soygunu sırasında Perfidia’nın, neticede sadece işini yapmaya çalışan ve kendi dünya görüşüne göre kendisi gibi ezilen zenci bir güvenlik görevlisini vurarak öldürmesiyle sonuçlanır. Ertesinde Lockjaw ve adamları tarafından yakalanır ve yine kendi özgürlüğünü başkalarının önüne koyar, serbest bırakılmak için tüm silah arkadaşlarını ispiyonlar; onların hapsedilmesine veya öldürülmesine yol açar.
-1003027978.jpeg)
Steven J. Lockjaw – Sean Penn
Subay Lockjaw, dışarıdan bakıldığında Amerikan faşizminin ve devlet gücünün sembolüdür. Filmin ilk kısmında bir göçmen tutuklu kampının komutanı, ikinci kısmındaysa French 75 örgütünü çökerten adam olarak albay rütbesine kadar yükselmiş, devletin kıdemli bir infazcısıdır.
Tabii French 75 üyelerinin tutuklanması veya yargısız infaz edilmesi kendi marifeti değildir, Perfidia’nın kendini kurtarmak için verdiği bilgiye dayanır. Onu da Perfidia’ya takıntısı ve cinsel ilişkisinin sonucu elde eder. İşte bu noktada, karakterin gerçekten nasıl biri olduğunu anlarız. Nasıl Perfidia mutlak bağımsızlık ve otorite peşindeyse, Lockjaw da aksine aidiyete ve kontrol edilmeye muhtaçtır. Bu ihtiyacını önce Perfidia’yla romantik ve cinsel ilişki kurarak gidermeye çalışır ancak Perfidia onu terk edip kaçtıktan sonra çizgisini değiştirecektir.
Perfidia’nın yokluğunda Albay Lockjaw’a aidiyet duygusu vaat eden Noel Maceracıları Kulübü olur. Kulüp, yüksek makamlarda üyeleri olan bir neo-Nazi oluşumudur ve aynı zamanda filmde “gri” resmedilmeyen tek unsurdur – komik olacak derecede saf kötülüğü temsil eder. Yönetmen böylece hem şahsi pozisyonuna dair şüphe bırakmaz, hem de çok ince bir şekilde kendini yetersiz ve yalnız hisseden özellikle genç erkeklerin aşırı-sağ hareketlere nasıl çekildiğini gösterir. Lockjaw da bu tür bir yorum için mükemmel karakterdir: Yaşı ilerlemiş de olsa yetişkin olamamıştır; kendini hiçbir yere ait hissedememiştir ama acımasız bir canavar olduğu da ortadadır. Yani yönetmen Anderson bize “Evet, genç erkekleri etkileyen bir akıl sağlığı krizi var ve onları faşizme itiyor ama bu yaptıklarını meşrulaştırmıyor.” demektedir.
Lockjaw sonunda kulüp üyeliği sürecinin nihai aşamasına gelir ama zenci bir kadın olan Perfidia’yla cinsel ilişki yaşamış olduğu gerçeğini gizlemesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilişkilerine dair tek kanıt olan Willa’nın peşine düşer. Tabii Noel Maceracıları eninde sonunda gerçeği öğrenir ve Lockjaw’u öldürmek için bir adam gönderir. Suikast girişimi başarısız olur. Lockjaw da bu girişime rağmen Noel Maceracıları’na küsmez, aksine kabul edildiğini öğrendiğinde dört gözle ofislerine gider. Aidiyet ihtiyacı öylesine kuvvetlidir ki kendisini öldürmeye çalışan adamlara sığınır...
-1165192799.jpeg)
Sergio St. Carlos / Sensei – Benicio del Toro
Sensei Sergio, filmin ikinci kısmında yer alır. Pat’in paranoya içinde yalnız baktığı, artık liseli olan kızı Willa’nın karate hocasıdır. Aynı zamanda Baktan Cross şehrindeki düzensiz göçmenleri saklayan, barındıran ve eğiten bir şebekeyi yönetir. Bu bağlamda French 75’in silahlı ve gösterişli devriminden çok farklı bir direniş anlayışı vardır. Pervasızlık ve kan yerine şefkat, sadakat ve sorumluluğu önemser, böylece sorumsuz esrar bağımlısı Pat’in de panzehrini temsil eder. Lakin, o da mükemmel değildir.
Lockjaw’un şehri işgal etmesi üzerine kızından ayrı kalan Pat, yardım için Sergio’ya başvurur, Sergio da onu yüzüstü bırakmaz. Ancak önce bir silah verip gönderdiği Pat’in eskiden kim olduğunu öğrenince Pat’e belli bir hayranlıkla yaklaşır. Hatta beraber araba kullanırken polis tarafından durdurulduklarında Pat kurtulsun diye kendi teslim olur.
Sergio karakteri şüphesiz Pat ve ilk kısmın diğer silahlı devrimcilerinde bulunmayan birçok özelliğe sahiptir. Ancak o da French 75’in cesaret ve vizyonundan yoksundur. Sonuçta göçmenlere yardım ederek yaptığı şey faşizm hastalığını ortadan kaldırmak değil, semptomlarını hafifletmekten ibarettir.
-1908717632.jpeg)
Willa Ferguson / Charlene Calhoun – Chase Infiniti
Willa, filmin olmasa da senaryonun başkarakteri. Filmin ilk kısmındaki bebekliğinden ikinci kısımdaki 17 yaşındaki haline kadar tamamen babası Pat tarafından büyütülmüş – gerçi anlaşılan son birkaç senedir babasına bakan o. Willa’da hem annesinin azmi hem babası Pat’in sevgisi hem de karate hocası Sergio’nun sorumluluk duygusu var. Dolayısıyla şu ana kadar ne yapılmaması gerektiğini anlatan filmin, ne yapılması gerektiğine dair bize sunduğu cevap, odur.
Filmde üstüne düşününce fark ettiğimiz en enteresan şeylerden biri şu: Babası Pat hiçbir şey yapmasaydı bile Willa kendini kurtaracaktı. Kurtaracaktı çünkü Pat daha kızının nerede olduğunu öğrenememişken o saklandığı kilisede silah eğitimi alarak fiziksel talimlerden; annesinin köstebek, Lockjaw’un da babası olduğunu öğrenerek psikolojik eşiklerden geçmişti. Sonra da Pat yanlış arabanın peşindeyken Lockjaw’un elinden kurtulmuş ve zekice bir tuzak kurarak peşinden gelen son adamı alt etmiş, ilk kez birini öldürmenin ağırlığını hissetmişti (annesinin güvenlik görevlisini öldürmesinden farklı olarak Willa’nın yaptığının meşru müdafaa olduğuna şüphe yok).
Filmin sonunda Willa’yı tamamen olgunlaşmış, yeni neslin devrimcisi olarak yalnız başına bir protestoya giderken görüyoruz. Pat ise meşaleyi devretmiş ve ağırlığını artık kaldıramadığı yükten kurtulmuş bir baba olarak ona “kendine dikkat et” diyor.
İşte yönetmen Anderson’ın Willa üzerinden aktardığı formül: Şiddet kullanabilen ama bunu fetişize etmeyen, meşru bir sebeple yapan; kendini ve sevdiklerini korumak için sorumlu davranabilen ama devrim hedefinden ödün vermeyen; direnişin kalbinde sevginin yattığını bilen bir hareket. Kısacası, ne uğruna savaştığını unutmayan bir hareket.

Eski dünya bitti; sol geleceği inşa etmeli
Filmin konusunu duyduğumda aklıma gelen ilk şey şuydu: “Trump’a doğrudan saldırdığı için Hollywood tarafından beğenilmiştir.” Nitekim anlaşılmaz bir düşünce şekli değil bu: Sonuçta otoriterleşen bir ABD’de geçen filmin önemli bir kısmı göçmenlerle alakalı. Öte yandan bu film çekilmeye Ocak 2024’te, Biden halen başkanken ve Trump’ın en aşırıcı yorumları daha yapılmamışken başladı. Dolayısıyla II. Trump döneminde yaşananlar filmin kurgusunu gerçeğe taşısa da, filmin kendisi zamansız. Bunu anlamanın bir başka yolu, filmin ilk kısmıyla ikinci kısmı arasında geçen 16 senelik zamanı düşünmek. Eğer filmin ikinci kısmı günümüz veya yakın gelecekte geçiyorsa, başta eleştirilen göçmen kampları sözümona ilerici Barack Obama’nın başkanlığı sırasında aktif olmalı. İşte burada filmin önemli temalarından birine parmak basıyoruz: Korkudan muzdarip ana akım solun aşırı sağın politikalarını benimsemesi.
Bilindiği gibi Avrupa ve ABD’deki merkez-sol partiler, 80’li ve 90’lı yıllarda Bill Clinton ve Tony Blair gibi siyasetçilerin önderliğinde neoliberal ekonomik modeli ve serbest ticareti kabul etti. Bu nedenle sanayisizleşme, benimsedikleri modelin yarattığı eşitsizliğin 2008 krizinde gün yüzüne çıkması ve sonra da Avrupa’daki göçmen krizi karşısında yükselen aşırı-sağ hareketlere kapsamlı bir cevap veremediler; savundukları sistem savunduklarını iddia ettikleri insanları yüzüstü bırakmıştı. Sol hareket, ne uğruna savaştığını unutmuştu. Böylece oy oranlarındaki düşüşü durdurmak için çoğu merkez-sol parti, özellikle göç konusunda sağın pozisyonlarını kopyaladı ve kopyalamaya devam ediyor (Obama sözleriyle göçmenleri savunsa da Trump’ın ilk dönemine kıyasla daha fazla insanı sınırdışı etti; Danimarka’nın sosyal demokratları Avrupa’nın en sıkı sınır politikalarını izledi; İşçi Partili İngiltere’nin halihazırdaki içişleri bakanı yasadışı göçün ülkeyi “paramparça ettiğini” ilan ediyor…) Savaş Üstüne Savaş ise bu tutuma sertçe karşı çıkıyor. Hatta Obama dönemi olarak anladığımız ilk kısım ile Trump, ya da başka bir otoriterin iktidarda olduğunu düşünebileceğimiz ikinci kısım arasındaki geçişte anlatıcı olarak izlediğimiz Perfidia “16 yıl sonra, neredeyse hiçbir şey değişmemişti,” derken evet, birazdan inceleyeceğimiz üzere mücadelenin asla bitmeyişinden de bahsediyor; devlet şiddetinin yönetimler değişse de aynı şekilde devam ettiğini vurgulayarak.
İnsanlar biter, mücadele asla
Savaş Üstüne Savaş’ın bir diğer teması, başlığıyla da vurgu yaptığı üzere, direnişin hiçbir zaman bitmediği, sadece iki taraftaki savaşçıların değiştiği. Bu fikri iki farklı hattan irdelemek mümkün.
-1155716288.jpeg)
Öncelikle, film boyunca direnişin/devrimciliğin âdeta kuşaktan kuşağa aktarılan bir genetik özellik olduğunu izliyoruz. Perfidia’nın ailesi bunun en net örneği, kendi annesinin Pat’e söylediği üzere: “Kızımız bir dizi devrimcinin soyundan geliyor.” Ancak hatırlayacaksınız ki Perfidia faşist saftakileri saymazsak en sorunlu karakterimizdi ve arkadaşlarını ele vererek devrime ihanet etmişti. Eğer devrim ruhu aileden çocuğa geçiyorsa nasıl olur da böyle deneyimli bir aileden Perfidia gibi bir şiddet sevdalısı ve köstebek çıkar? Yönetmen aslında bizi burada hem aktivizmin herkese göre olmadığına, hem de bu tür –biraz da olsa– şiddete dayanan ideolojilerin akli dengesi bozuk insanlarca ne kadar kolayca istismar edilebileceğine dair uyarıyor. Tabii son yıllarda aşırıcı ideolojinin şahsi psikolojik ihtiyaçlar için bahane oluşturmasını çok daha net bir şekilde sağ kanatta görüyoruz ancak Anderson bize “kendi tarafımız”a da bakmamızı, insanların manasızca incinmesini önlemekten sorumlu olduğumuzu söylüyor: Devrimci olmak, keyfi şiddet için bir açık çek (“carte blanche”) değil.
Willa, filmin sonunda annesinin, babasının ve Sensei Sergio’nun bütün iyi özelliklerini birleştirerek direnişin sonraki kuşağı oluyor. Böylece Anderson bize anne babanın yaptıklarının çocuğu bağlamadığı mesajını da vermiş oluyor. Karakterlerden biri Willa hakkında “Bir köstebeğin kızı köstebektir” dese de Willa onu haksız çıkarıyor. Ve bunu Pat veya Sergio’dan özel bir “devrimcilik eğitimi” almadan yapıyor. Kalbi temiz olduğu, haklılığına inandığı için.
Filmin mücadelenin bitmezliğinden bahsettiği ikinci hat, gelecek nesillere değil şu an cephede olanlara bir mesaj. Daha önce bahsettiğimiz üzere Perfidia filmin ikinci kısmına geçiş sırasında “16 yıl sonra, neredeyse hiçbir şey değişmemişti,” diyor. Bundan biraz evvel ise Perfidia’nın devrimci soyundan gelen annesi, Pat’i “Biz yüzyıllardır kuşatma altındayız,” sözleriyle azat ediyor. Burada yönetmenin bize söylediği aslında çok net: “Savaşacaksınız, bedelini ödeyeceksiniz ve sonunda büyük ihtimalle pek de bir şey başarmayacaksınız ama katiyen mücadeleyi bırakmayacaksınız.”
Doğruya doğru, dünya tarihinde haklı isyanların kaçı başarılı olmuştur ki? Kaç kez meydanları dolduran halkın umutları boşa çıkmamıştır? Peki direnenler bu ümit kırıcı başarısızlıklardan sonra teslim mi olmuşlardır? Hayır. Çünkü senin hâlâ dik duruyor olman demek birinin haksızca hapis yatmadan önce çocuklarıyla birazcık daha vakit geçirebilmesi demek olabilir; bir gencin bir ay daha bu yaşama tutunmaya karar vermesi demek olabilir; 10, 20 veya 50 sene sonra senin yerini alacak devrimcinin senin hatalarından ders çıkarması demek olabilir. Ve ne yaparsan yap, senin dik durman o zorbaların da zorlanması, bedel ödemesi anlamına gelecektir. Bunlar uğruna savaşmaya değer şeyler.
Yönetmen ve bazı oyunculara dair
Savaş Üstüne Savaş gibi gerçekten insana ümit ve direnç aşılayan bir filmi izledikten sonra yönetmenin ve oyuncuların benzer bir dünya görüşü paylaştığını düşünmek kolay. Maalesef, bu iyimserliğimiz çoğu sefer olduğu gibi burada da boşa çıkıyor. Yönetmen Paul Thomas Anderson, uzun yıllardır Filistinlilere zulmeden, son üç senedir de Gazze’de soykırım yapan İsrail ordusunun taktiklerini 2021 gibi yakın bir tarihte bile övmüş birisi. Leonardo DiCaprio ise şu an Tel Aviv yakınlarında ultra-lüks bir otel projesine ortak. İkisi de söyledikleri ve yaptıklarıyla gördüğümüz insanlık suçlarına ortak ve ortaya koydukları herhangi yaratıcı yapım onları aklayamaz. Ancak filmi seyredip ders çıkarmamıza engel olmamalı bu. Çünkü filmde yapılan sert devlet terörü eleştirisi ile yönetmen ve başrol oyuncusunun gerçek yaşamdaki tutumları net bir şekilde birbiriyle çelişiyor olsa da, aslında karakterleri pekâlâ İsrail devletine karşı direnen Filistinliler olarak da okuyabiliriz. Tam da bu yüzden filmin, yapımcılarının ideolojik pozisyonuna hapsolduğunu düşünmüyorum. Aksine filme bakınca, yapımcıları dahil tüm zorbalara ve zorba destekçilerine karşı kullanabileceğimiz bir eser görüyorum.