Nermi Uygur’da akıl ve düşünce sorunu üzerine önermeler
“Uygur’un 'yaşama felsefesi'nin merkezinde aklın zaferi değil, her adımda kendini terbiye etmesi vardır. Düşünce artık kendinden emin bir ilerleyiş olarak görülemez, durmaksızın sınanan bir yürüyüştür daha çok.”
Nermi Uygur
Nermi Uygur bir düşüncenin sahici olup olmadığını insanın üstünde bıraktığı izden, yaşanmış bir şeye temas edip etmediğinden anlamaya çalışan felsefecilerimizden. Başkasından ödünç alınmış, insanın kendi içinde yoğrulmamış, acısı çekilmemiş, “bedeli ödenmemiş” düşünce, ona göre kolayca söz kalabalığına, hatta çalıma dönüşebiliyor. Düşünmek insanın kendisiyle giriştiği zorlu bir hesaplaşma olmaktan çıkıp bir gösteri haline geldiğinde içi boşalıyor. Bu nedenle, felsefeyi sevenlerden çok felsefeyle uğraşmadan felsefeyi sevdiğini sananlara kızıyor Uygur ve sevmeyi bir katlanma biçimi gibi görüyor: İnsan bir düşünceyi ancak onun çilesini çektiğinde, kendi hayatındaki karşılığını aradığında sevebiliyor. Kendi deneyiminden geçirmediği, uğruna bir şey kaybetmediği, kendi yanlışlarıyla sınamadığı bir düşünceyi benimseyen kişi, aslında düşünmüş olmuyor.
Uygur’un dili bugünün okuruna biraz eski, yaban ve felsefenin kendi iç meseleleriyle fazla meşgul görünebilir. Cümlelerinin kuruluşunda, kelime seçimlerinde, kimi zaman kavramları uzun uzun didiklemesinde bugünün hızına ve alışkanlıklarına direnen bir yan var. Her tür metinden doğrudanlık, çabukluk ve “açık sonuç” bekleyen zamane okuru bu dili kapalı ya da fazla dolambaçlı bulabilir. Ama düşüncenin kolayca kanaate, kanaatin gösteriye, bilginin de hızla dolaşıma giren bir işarete dönüştüğü günümüzde, Uygur’un hemen sonuca ulaştırmak yerine durduran, yavaşlatan, okura kendi alışkanlıklarını sorgulatan diliyle “cebelleşmek” bana anlamlı geliyor. Düşünce de ancak insanı yerinden ettiğinde; onu kendi konforundan, kendi alışkanlıklarından, hazır doğrularından uzaklaştırdığında sahici olabiliyor. Ayrıca Uygur’un dili eski görünmekle birlikte, uğraştığı meseleler pek öyle eskimiş değil.
* * *
Yaşama Felsefesi’nde uğraşılan onca mesele arasından akıl üzerine düşünceleri alalım ve bunlardan bazı önermeler çıkarmayı deneyelim. Uygur’a göre akıl, kendiliğinden güvenilecek, her durumda doğru yolu bulan, sınır tanımaz bir yeti olarak görülemez: “Yalım gibidir: canlı kalmak için kendi özünü yer.”[*] Bu benzetmede akıl, varlığını ancak kendi hareketi içinde sürdürebilen bir güç gibi düşünülür. Yalım, çevresini aydınlatırken aynı zamanda kendini tüketir; sönmemek için sürekli bir maddeye, bir besine, bir gerilime ihtiyaç duyar. Akıl da hazır cevaplarla, yerleşik kanaatlerle, ezberlenmiş doğrularla yetindiğinde canlılığını kaybeder. Kendi varlığını, bir bakıma huzursuzluğuna borçludur. Durduğu, yetindiği, “bu kadarı yeter” dediği anda çürümeye başlar. Uygur, buradan “aklın duvarlarını” sorgulamaya geçip, felsefenin en eski meselelerinden birini yeniden tartışmaya açar: Akıl nereye kadar gidebilir? Neyi kavrayabilir? Nerede durur? Nerede yanılır? Nerede kendini aşması gerekir? Yaşama Felsefesi’nde bu soruların her birine “duvar” imgesi ışığında yanıt aranır.
* * *
“Duvar”, Uygur’a göre hem aklın karşısına çıkan sınırdır hem de aklın kendini sürekli sınadığı yerdir. İnsan ancak bir duvara vardığında, yürüdüğü yolun mahiyetini anlar. Düz bir yolda ilerlemek kolaydır; asıl sınav, yolun bir noktada kesilmesiyle başlar. Kendi duvarlarına toslamaktan korkan, kendi yetersizliğini görmemek için sınırlarından uzak duran, kendi gücünü ancak güvenli bölgelerde deneyen akıl, “akıl” adını hak etmez. Akıl, bilinmeyene, güç olana, kendisini zorlayana yönelme cesaretidir.
Öyleyse, aklı boyuna övüp durmak yerine onu göreve çağırmak gerekir. Aklın değeri kendine duyduğu güvenden çok, sınırlara gitme cesaretiyle ölçülür. Bu cesaret gösterilmediğinde; akıl alışkanlıkların, hazır açıklamaların, gündelik güvenlik duygusunun hizmetine girer. İnsanı gerçekten düşündürmez; onu yalnızca rahatlatır. Oysa felsefe rahatlatıcı bir söz düzeni değildir; kişiyi kendi kavrayışının sınırlarına kadar götürmeli, orada onu tedirgin etmeli, bildiğini sandığı şeylerden kuşkuya düşürmelidir.
* * *
Yaşama Felsefesi’nde akıl, duvar karşısındaki tepkileriyle imtihan edilir:
İlk durumda akıl kafasını duvara çarpar ve zedelenir. Kendi sınırını görmezden gelmiş; gücünü yanlış tartmış; önündeki engelin sertliğini hesaba katmamıştır. Bu, düşüncenin aceleci ve kendinden emin halidir. Tümgüçlülük fantezisiyle her şeyi çözebileceğini sanan akıl, gerçek bir dirençle karşılaştığında yaralanır. Burada sorun aklın kendi sınırına gitmesi değil, o sınıra kör bir özgüvenle çarpmasıdır. Sınırla yüzleşmek başka, sınırı yok saymak başkadır:
Akıl yanılır. Yanılmadığına inanan akıl, özüne ilişkin güç olanaklarının bilincine varmamış akıldır. Yanlıştan, yanılmadan bir şey öğrenmeyen akıl, akılsızdır. (s. 26)
Başka bir yerde:
Hayvan evrim çizgisinde insana ne denli yaklaşırsa, yani gelişmece ne denli yükselirse o denli yanılmalara açık bir canlı varlık olarak ortaya çıkar. İlk izlenimlere kanma alışkanlığı; geleneklere körü körüne bağlanma tembelliği; amaca tez varma tutkusu; yapıp ettiğine aşırı güvenme eğilimi; eleştiri eksikliğine boşverme rahatlığı – daha da sayabiliriz ama bu birkaç çentik, yanlışa yol açan başlıca kökenleri oldukça açığa koymuş görünüyor. Çok kimse şöyle düşünür: Yanılıyorum, apaçık; öyleyse aklın dapdaracık sınırları var. Oysa, şöyle düşünmek gerçeğe daha uygundur: Yanıldığımı biliyorum, apaçık; öyleyse hiç de dapdaracık değil aklın sınırları. (s. 80)
* * *
İkinci durumda akıl, duvarı görür görmez geri döner. Bu kez ortada düşüncenin yaralanması yoktur, çekilmesi vardır. Böyle bir akıl bazı başarılara ulaşabilir, çünkü güvenli alanda kalmış, bilinen yolları izlemiş, kendini fazla riske atmamıştır. Ama Uygur’un ifadesiyle, “artık keyfi kaçmıştır”.
Ne yapıp yapıp akıl, duvarlara gitmekle görevlidir. Ürküden, yetersizlikten bu görevi yerine getirmeyen akla ‘akıl’ adı yaraşmaz… o, duvara gelir gelmez, geri döner, – bazı başarılara erişse bile keyfi kaçmıştır artık. (s. 28)
Duvarı görüp geri dönen akıl belki tamamen başarısız olmamıştır ama cesaretini kaybetmiştir. Kendi imkânını tam olarak yoklamadığı için eksik kalmıştır.
* * *
Üçüncü durumda, akıl duvarı yıkmaya çalışır. Bazen yıkar da. Fakat burada başka bir tehlike baş gösterir: İlk başarıyla sarhoş olmak.
Duvarı yıkmaya çalışır, yıktığı da olur ama, daha duvarlardan ilkini yıkar yıkmaz, “artık duvar muvar kalmadı!” diye övünmeye kapılır ki, bu da aklın ilk başarıyla sarhoş olup ipin ucunu kaçırdığını gösterir. (s. 28)
Uygur’un “artık duvar muvar kalmadı!” diye böbürlenirken yakaladığı akıl, düşünce tarihinde sık rastlanan bir hastalığın pençesine düşmüştür: Bir engeli aşan akıl, bütün engelleri aştığını sanabilir. Bir açıklama biçimini keşfeden insan, dünyayı artık tamamen açıkladığını düşünebilir. Bir yöntemin gücünü gören düşünür, o yöntemi her şeye uygulamaya kalkabilir. Böylece akıl ilk başarısını kendi mutlaklığının kanıtı sayar. Oysa bu, aklın olgunlaşması sayılamaz, daha çok başarıyla başının dönmesidir. Akıl bir duvarı yıktığında, önünde başka duvarların da olduğunu bilmelidir. Her başarı yeni bir dikkati, her çözüm yeni bir soruyla sınanmayı gerektirir. Düşünce, kendi başarılarını putlaştırdığı anda düşünce olmaktan çıkar. O halde, akıl engelleri kaldırmakla yetinmeyip kaldırdığı engelin ardından nasıl bir alan açıldığını da görebilmelidir. Bir sınırı aşmak, sınırsızlık vehmine kapılmak anlamına gelmemelidir.
* * *
Dördüncü durumda akıl, bir duvarı yıkar yıkmaz başka bir duvara yönelir; sonra bir başkasına, sonra yine bir başkasına... İlk bakışta bu olumlu bir tutum gibi görünebilir; çünkü burada durmayan, yorulmayan, sürekli ilerlemek isteyen bir akıl vardır. Ama Uygur aklın bu halini de eleştirir. Çünkü akıl, bu kez de, “duvar yıkıcılığı”nı başlı başına bir amaç haline getirir. Artık onu yöneten düşünme isteğinden çok, yıkma alışkanlığıdır. Böyle bir akıl, sonunda “sürekli inip kalkan, akıldan yoksun bir çekiç”e dönüşür:
Duvarın birini yıkınca soluk almadan yenisine yönelir, o çökünce de sonra gelene –böyle olunca da giderek duvar yıkıcılığından öte bir amaç gözetmez olur, sürekli inip kalkan, akıldan yoksun bir çekiç durumuna düşer. (s. 28)
Çekiç elbette işe yarar bir alettir ama kendi başına düşünemez. Vurur, kırar, dağıtır, ama neyi niçin kırdığını bilmez. Burada aklın kör bir reflekse dönüşmesi söz konusudur. Her şeye saldıran, her şeyi yıkan, her sınırı yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir engel gibi gören akıl, sonunda kendi akliliğini yitirir. Çünkü düşünmek yalnızca karşı çıkmak olarak görülemez. Düşünmek, neye karşı çıkacağını, nerede duracağını, hangi sınırın aşılması, hangi sınırın sayılması gerektiğini ayırt edebilmektir. Aklın büyüklüğü her şeyi egemenliği altına almasından çok, kendi sınırını fark edebilmesindedir. Uygur bu nedenle, “belki de en ‘akıllıca’ şey, akıl olmaktan çıkıp sezgiye dönüşmek, başkalaşmak, düpedüz akıldan vazgeçerek daha yüksek bir akla ulaşmaktır” der. (s. 28-29)
Burada “sezgi”, aklın karşıtı olarak anlaşılmamalı. Uygur, düşünmeden inanmayı, kanıtsız kabullenmeyi ya da duygulara büsbütün teslim olmayı kastetmez. Sezgi, aklın yetersiz kaldığı yerde devreye giren, gizemli bir yeti de olmaktan çok, aklın kendi sınırına vardıktan sonra geçirdiği bir dönüşümdür. Akıl yalnızca hesaplayan, sınıflandıran, kavramlaştıran bir yeti olarak kaldığında, duvarın karşısında ya yaralanır, ya gerisingeri döner, ya sarhoş olur, ya da çekiçleşir. Fakat kendini dönüştürebilirse, yani kendi katılığından kurtulabilirse, daha geniş bir kavrayışa ulaşabilir. İnsan bazı şeyleri yalnızca çıkarım zincirleriyle, kavramsal ayrımlarla, mantıksal işlemlerle kavrayamaz. Yaşam, ölüm, sevgi, terk edilme, yalnızlık, inanç, sanat, dil, dostluk gibi deneyimlerin idrakinde akıl elbette gereklidir ama tek başına yeterli olamaz. Bu deneyimlerin idraki çoğu zaman dikkatle, sezgiyle, sabırla, hatta susmayı bilmekle derinleşir. Uygur’un belirttiği gibi, bazen “mantık yürütmeyi bırakıp düpedüz yaşayıp gitmek” de bir mantıktır. “Akıldan kaçış” diye görünen şey bile bazen bir akıl yürütme biçimi olabilir. Dolayısıyla, akılla duygu, mantıkla yaşantı, kavramla sezgi arasındaki bağ koparılmamalıdır: “Akılla denetlenen akıl” gerçekten akıllı; “akılla uyumlu duygu” gerçekten yaratıcıdır. Bazı deneyimler, alelacele bir kavramın içine tıkıştırılmadan, kendilerine özgü yoğunlukları içinde duyumsandıklarında anlaşılabilir.
* * *
Öyleyse, Uygur’un “yaşama felsefesi”nin merkezinde aklın zafer yürüyüşü değil, her adımda kendini terbiye etmesi vardır: Akıl duvarla yüzleşmekten korkmamalıdır, ama duvara çarpmanın, duvardan kaçmanın, duvarı yıkıp sarhoş olmanın ya da durmadan duvar yıkan bir araca dönüşmenin tehlikelerini de bilmelidir. Burada artık soyut bir akıl tartışması yoktur; bir duvarın önünde duran, ona çarpan, ondan yüz çeviren, onu yıkan ya da durmadan yıkmaya çalışan bir akıl sahnesi vardır. Düşünce artık kendinden emin bir ilerleyiş olarak görülemez, durmaksızın sınanan bir yürüyüştür daha çok. Yürüyüşün değeri de kesin bir sonuca varmasında değil, insanı kendi düşünme biçimi karşısında sürekli uyanık tutmasındadır:
“Kimse şaşmaz bir yaşama ustası değildir. Gene de şimdiki-zamanını bilinçle değerlendirmeyi başaranların zaman-savurganlarından daha büyük bir üstünlüğü olduğu apaçık. Olaylar insanın gözünü açabilir. Gene de en uygunu, insanın olaylara gözünü açmasıdır.” (s. 22)
* * *
Yaşama Felsefesi’ndeki “düşünme-ekonomisi” tartışması Uygur’un akıl ve düşünce üzerine tezlerini daha güncel ve toplumsal bir düzleme taşır. “Aklın duvarları” bölümünde aklı kendi sınırlarına gitmeye ve onlarla yüzleşmeye çağıran Uygur, burada düşüncenin fazla kolaylaştırılmasına, gereğinden çok yalınlaştırılmasına, neredeyse bir tasarruf hesabına indirgenmesine karşı çıkar. Aklın duvarla yüzleşmekten kaçması ne kadar sorunluysa, düşüncenin karmaşık olanı aceleyle sadeleştirmesi de o kadar sorunludur.
Uygur’a göre, her çağın insan zihnine “çivi gibi saplanan” bazı sözcükleri vardır. “Tanrı”, “akıl”, “uzay”, “devrim”, “barış” gibi kavramlar yalnız düşünce hayatını çerçevelemekle kalmaz; gündelik davranışları, konuşma biçimlerini, siyasi tutumları, hatta insanın kendini anlama tarzını da belirler. “Ekonomi” de, birkaç yüzyıldır etkisi durmadan genişleyen güçlü bir mıknatıs gibi, hayatın hemen her alanını kendine çeken sözcüklerden biridir. Ekonomi merkezli bakış, insan yaşamının bütün veçhelerine yayılmıştır: Din, dostluk, eğlence, seks, eğitim gibi farklı alanlarda insan ilişkileri verim, kazanç, kayıp, kullanım, yarar, maliyet, performans gibi ölçülerle değerlendirilmekte; dostluk karşılıklılık hesabına, eğitim yatırım fikrine, eğlence tüketim düzenine bağlanmaktadır. Böyle bir dünyada “düşünme-ekonomisi”nin yayılması, bu kuşatmanın felsefe ve düşünce alanındaki semptomlarından biridir.
“Düşünme-ekonomisi”, kabaca, az çabayla çok bilme isteği olarak özetlenebilir: Açıklamalar yalın tutulacak, gereksiz ayrıntılardan kaçınılacak, karmaşıklıklar mümkün olduğunca azaltılacaktır. İlk bakışta bunda itiraz edilecek pek az şey varmış gibi görünür. Elbette boş söz, gereksiz ayrıntı, konuyu dağıtan açıklama doğru düşünmenin önünde engeldir. Düşünce de dil gibi açıklık ister; insan ne söylediğini bilmeli, sözü gereksiz yere uzatmamalı, karmaşıklığı sahte bir derinlik gibi kullanmamalıdır. Uygur bunların hiçbirini reddetmez. Onun karşı çıktığı şey, düşüncede yalınlığın tek ve mutlak ölçü haline getirilmesidir:
Nitekim bir düşünceyi hem doğru hem ekonomik olmaya zorlamak yanıltıya düşmektir. İki düşünceden biri ekonomik ama yanlış, öbürü karmaşık yapılı ama doğru ise, düzgün düşünmeden uzaklaşmak istemiyorsak, ekonomik düşünmeyi bırakıp doğru olana bel bağlamamız gerekir. Sağlam düşünmek, çok kez yalınlıktan kaçınıp karmaşık düşünmeye dalmaktan çekinmemektir. (s. 19)
Yalınlık bazen düşüncenin erdemi olabilir ama bazen de düşünceyi düpedüz yoksullaştırır; çünkü düşünce kendine kolaylık sağlayan her ilkeyi hakikat ölçüsü saymaya başladığında, gerçek düşünce olmaktan çıkıp bir zihinsel konforun, tembelliğin savunusuna dönüşür. Karmaşık olanla karşılaşan zihin genellikle iki kolay yola sapar: Ya karşısındakini anlaşılmaz ilan ederek geri çekilir ya da onu gereğinden fazla yalınlaştırarak aşmış gibi yapar. İlk durumda cesaret eksikliği vardır; ikinci durumda ise sabır eksikliği. Gerçek düşünce, karmaşık olanın karşısında ne hemen yılar ne de onu kendi rahatına uydurmaya çalışır. Konunun gerektirdiği güçlüğe katlanmak, doğru düşünmenin zorunlu koşuludur:
Öğreneceği şeyleri çabucak öğrenmek isteyen çırak, aslında uğraşını küçümsemekte, dolayısıyla da özünü küçültmektedir. Zor uğraşların ustası olmak için uzun süren çıraklıkları göze almak, böyle bir çıraklığı yükü tadıyla sevmek gerekir. Dostluk, bilim, bilgelik, musiki, yazarlık, felsefe türünden insanı yücelten tüm güzel şeyler için de bu böyle değil midir? (s. 76)
Buralarda Uygur’un düşünce ahlakı da yavaş yavaş ortaya çıkar: Sağlam düşünmek çoğu zaman yalınlıktan kaçınmayı; karmaşık düşüncelerle cebelleşmekten korkmamayı gerektirir. Karmaşıklığı sevmek ya da anlaşılmazlığı yüceltmek midir bu? Hayır, bazı meselelerin kendisi gerçekten karmaşıktır; onları kolay anlaşılır kılmak için orasından burasından kırpmak, günümüzün moda deyimiyle “popülerleştirmek”, düşüncenin kendi ciddiyetinden vazgeçmesidir. Gerçek düşünce, zor olanı kolaymış gibi göstermeye çalışmaz. İnsan ilişkileri, acı, aşk, inanç, ölüm, sanat, dil, toplum, tarih gibi meselelerde çabuk sonuçlara varan düşünce, hakikate yaklaşmak yerine onu güdükleştirir.
Uygur’un “aşırı ekonomi”yi nekesliğe benzetmesi bu bakımdan isabetlidir:
Düşünmede ekonominin gücünü abartmamalıyız. Aşırı ekonomi nasıl nekeslik türünden bir eylem ve ahlak erdemsizliğiyse, sınırları çarpıtılan bir düşünce de ‘ekonomi’ sözcüğünün başka yörelerdeki yetkesine ne denli yaslanırsa yaslansın gene de bir bilgi ve kuram düşüklüğüdür. İyi düşünmek, böylesi düşünme-ekonomisinden sakınmayı buyurur. (s. 19)
Nasıl ki maddi hayatta aşırı tutumluluk bir erdem olmaktan çıkıp cimriliğe dönüşebiliyorsa, düşüncede de “aşırı ekonomi” bir açıklık erdemi olmaktan çıkıp bilgi düşüklüğünün göstergesi haline gelebilir. “Ortalama insan” çoğu zaman çabuk bilmek, kolay bilmek, az zahmetle bilmek ister ve bu istek, düşüncenin en sinsi tuzaklarından biridir. Kolay açıklama güven vericidir. Karmaşık olanı sade bir formüle indirgeyebilen kişinin özgüveni genellikle yüksektir. Ama bu özgüven çoğu zaman yanıltıcıdır, çünkü kişi meseleyi kavradığı için değil, basitleştirdiği için rahatlamıştır. Burada egemen olan, “hafif düşünce”dir. Hafiflik zihne aradığı konforu sunar; onu rahatsız etmez, düşünmeye zorlamaz. Oysa gerçek düşünce, zihnin yerleşik kanaatlerin konforuna sığınma isteğine mutlaka kuşkuyla bakar.
* * *
Uygur’un akıl ve düşünce üzerine tezleri, sonunda insanın kendi düşünme biçimiyle hesaplaşmasına varır. Akıl da insanın bütün öteki yetileri gibi yanlış kullanıldığında zayıflayabilir, kabalaşabilir, kendi amacından uzaklaşabilir. Bazen korkar, bazen böbürlenir, bazen de sırf hareket halinde olduğu için düşündüğünü sanır. Aklın farklı halleri aynı zamanda bir karakter göstergesidir, çünkü insan nasıl düşünüyorsa, bir bakıma öyle yaşar. Güçlük karşısında hemen geri çekilen, ilk başarıyla sersemleyip kendini kaybeden, her itirazı düşünce sanan ya da karmaşık olanı aceleyle sadeleştiren kişinin sorunu aynı zamanda bir yaşama sorunudur. Uygur’a göre insanın neye inandığı, neyi kolayca benimsediği, hangi soruları geçiştirdiği, hangi güçlükleri önemsiz saydığı, onun düşünme biçimi kadar yaşama biçimini de ele verir. Yaşanmamış, deneyimle sınanmamış, insanı biraz olsun değiştirmemiş bir düşünce, ne kadar parlak görünürse görünsün, eksiktir.
Bugünün “düşünce ortamı”na Uygur’un tezleriyle baktığımızda, epey iç karartıcı bir manzarayla karşılaşıyoruz: Günümüzde düşünce giderek daha kısa, daha keskin, daha dolaşıma elverişli cümlelere sıkıştırılıyor. Platformların işleyişi uzun dikkat sürelerini, tereddüdü, nüans arayışını, karşı tarafı anlamaya çalışan sabrı geri plana itiyor; hızlı tepkiyi, çarpıcı hükmü, alaycı çıkışı, kolay öfkeyi ödüllendiriyor. Bir sözün doğruluğundan çok paylaşılabilirliği, bir fikrin sağlamlığından çok ses getirme kapasitesi öne çıkıyor. Böyle bir ortamda, düşünce sadece “ekonomik” olmakla kalmıyor; neredeyse bir tepki üretme aygıtına dönüşüyor.
Dönüşümün en belirgin semptomlarından biri, aşırı sağın günümüzde kamusal alana gitgide hâkim olan ve alternatif bir düşünce evreni inşa edebilmek için muhakkak teşhir edilmesi gereken dili. Bu dil kendini çoğu zaman cesaret, sahicilik, sözünü sakınmama ve ikiyüzlülüğe karşı dürüstlük olarak sunuyor ve karmaşık toplumsal meseleleri bir anda birkaç düşman figürüne, birkaç aşağılayıcı söze, birkaç kestirme açıklamaya indirgiyor. İnsan ilişkilerinin, kültürel çatışmaların, sınıfsal gerilimlerin yerini “onlar” ve “biz”, “cesurlar” ve “duyar kasanlar”, “hakikati söyleyenler” ve “vasatlar” gibi rahatlatıcı ayrımlar alıyor. Tepkisel çıkış, kanaat ve düşünce birbirine karışmış durumda. Oysa gerçek düşünce tam da kanaatlerin yüzeyselliğinden, tepkisel çıkışların kolaylığından kuşku duymayı gerektirir. Bir meseleye temas etmek, onun insan hayatındaki karşılığını yoklamak, hangi acılara, hangi deneyimlere, hangi tarihsel katmanlara bağlandığını görmek zaman ve sabır ister. Bugünün platform düzeniyse insanı hemen hüküm vermeye, taraf seçmeye, hedef göstermeye, alay etmeye çağırıyor. Bu çağrıya kapılan zihin, düşündüğü için değil, tepki verdiği için kendini canlı hissediyor. Hız, öfke, teşhir, alay ve performansla beslenen canlılığın, düşüncenin değil dolaşımın canlılığı olduğunu fark edemiyor. Bir fikrin çok konuşulmasının, onun sahici biçimde düşünülmüş olduğu anlamına gelmediğini; bir cümlenin keskinliğinin, onun doğruluğunu teyit etmediğini göremiyor.
Bu koşullarda Uygur’un “sürekli inip kalkan, akıldan yoksun çekiç” benzetmesi gayet açıklayıcı görünmüyor mu? Her şeyi yıkmayı, her sınırı aşmayı, her inceliği çiğnemeyi özgürlük sanan ve arkasına Trump gibi dünya liderlerini de alan güncel “akıl”, neyi niçin kırdığını bilmeyen bir araç olarak boyuna zehirli ve şedit bir dil üretiyor. Sözün hoyratlaşmasıyla birlikte düşünce eleştirel kudretini günbegün yitiriyor. Aklın rasyonel olanı gerçekleştirme çabasından vazgeçip çarpık “gerçeği” rasyonelleştirmekle meşgul olduğu ve çıplak güç ilişkilerini aklileştiren bir enstrümana dönüştüğü karanlık zamanlardan geçiyoruz.
Buradan bakıldığında, Yaşama Felsefesi bugünün okuruna düşüncenin yalnızca doğru kavramlara değil, doğru bir tutuma da ihtiyaç duyduğunu söylüyor: İnsanın bazen yanılmayı göze alarak, bazen susmayı bilerek, bazen hükmünü geciktirerek, bazen de kendi öfkesinin hazzından feragat ederek doğru düşünebileceğini hatırlatıyor. Doğru düşünce, zihnin kendini onaylatma arzusuna mesafe koyduğu yerde başlıyor. Kendi haklılığına fazla çabuk kani olan, dünyayı kendi hıncına göre sadeleştiren, meselelerin karmaşıklığını küçümseyen zihin, ne kadar keskin görünürse görünsün, Uygur’un ölçüsüyle söylersek, henüz düşünmenin çıraklığını bile tamamlamamıştır.
[*] Nermi Uygur, Yaşama Felsefesi, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1981, s. 25.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 28
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Arıların Yolu / Arzunun Tanrıları / Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi / Ding Köyü Rüyası / Kıyıya Paralel / Kupa Sevgili / Samson ve Nadejda / Sivil İttihatçı / Ten Çağı / Yamyam Kapitalizm