Bir kuşağın romanını yazmak, bu yolla yerelden başlayıp küresele yayılan bir dip dalgası yaratmak hemen her kurmaca yazarının bir dönem aklından geçmiş bir hayaldir. Aradan geçen beş yılın ardından, Gidemeyenler romanımı yazarken benim de böyle bir dürtüyle yola çıktığımı itiraf edebiliyorum.
Bir çırpıda akla gelen, dünya edebiyatının başlıca kuşak romanlarını düşünelim. Zannediyorum ki bu tip bir motivasyonla kaleme alınmadılar. O kitaplar okundukça, kendilerine okurların hayatlarında anlamlı bir yer buldukça birer aynaya dönüştüler. Vincenzo Latronico’nun Türkçeye Kusursuzluk adıyla çevrilen romanı da, aslında bir roman olmaktan çok, ayna gibi geliyor bana. Türkçe de dahil olmak üzere çevrildiği hemen her dilde böylesine ilgi görmesi, çağımızın insanının ona kendini gösterecek bir araç bulma arayışında gizli.
Latronico’nun yarattığı bu aynada gördüğümüz şey karakterlerin yüzü değil, okurların suretinin ardına gizlediği deneyimler. Kitapta anlatılan yaşantı Berlin’de, Milano’da ya da başka bir Avrupa kentinin tam ortasında geçebilir; ama hikâyesinin asıl mekânı coğrafyanın ötesinde, çağın kendisini, dolayısıyla bir zamanı işaret eder.
Bu nedenledir ki, Kusursuzluk üzerine konuşmak, biraz da bizim üzerimize, Y Kuşağı hakkında konuşmaktır. Milenyaller kendilerini kusursuz bir hayatın içinde konumlandırma çabasını anlamadan, bırakın metnin kendisine, gölgesine bile yaklaşmak mümkün olmayacak.
Bizim zamanımız hataların hızla silindiği ama eksikliğin kalıcı olduğu bir zaman. Yetişkinliğe ekonomik krizle adım atan, çocukluğu (kısmen) analog, gençliği dijital olan bir kuşaktan söz ediyoruz. Milenyaller ilk e-postasını heyecanla atan, ilk iş sözleşmesini ise tedirginlikle imzalayan nesil. Üniversite amfilerinde dünyayı değiştireceğine inanırken, açık ofislerde bildirimlerin arasında kayboldular. İdealleri PDF oldu, ilişkileri wi-fi sinyali kadar güçlü, bir yandan da öylesine kırılgan. Bu çağ hızın zamanıdır, derinliğin değil. Bildirimler düşüncenin önüne geçer. Uzun cümleler sabır ister. Yine de bu kuşağın içinde bir yer, yavaşlamayı arzular. Belki bu yüzden Latronico’nun metni bizi yakalar: Çünkü o steril yüzeyin altında, adını koyamadığımız bir huzursuzluk dolaşır. Latronico, her iyi romanda olduğu gibi o huzursuzluğu büyütmez, gözümüzün içine sokmaz; sadece üzerindeki tozu siler ve okurlar için görünür kılar.
Latronico’nun romanındaki iki genç profesyonelin steril dairesi, tasarım dergilerinden fırlamış bir hayatın dekoru gibidir. Ama asıl mesele o dairenin içindeki doldurulmaya çalışılan boşluktur. Bizim kuşağımız estetikle var olmaya çalıştı. Duvarlarımız beyaz, kahvelerimiz üçüncü dalga, kitaplıklarımız küratörlüydü. Fakat bütün bu düzenin ortasında içsel bir düzensizlik büyüdü. Çünkü bizden önceki kuşaklar için iyi yaşamak bir çabanın sonucuydu. Bizim içinse bir projeye dönüştü bu. Sürekli optimize edilmesi gereken bir proje. Bir başka deyişle, geçmiş nesiller için her şey daha netti. Milenyaller hâlâ pozisyonlarını belirleme endişesiyle karşı karşıya.
Geçmiş nesiller için kim olduklarını, hangi tarafta yer alacaklarını anlamak çok daha kolay olmuştu. O zamanki sorunlar daha ezici olmakla birlikte, net bir çözüme kavuşturmaları daha kolay gibi görünüyordu.
Y kuşağı bir önceki kuşağın hayatındaki ortalama istikrara öykünen ama bir yandan da o tip bir yaşam biçimine mesafeli kuşak. Sabit maaşlı, aynı işyerinde kırk yıl çalışan bir figür ona hem güven verir hem de ölürcesine ürkütür. Bu kuşak mobiliteye meyillidir: Şehri ardında bırakır, yetmez ülke değiştirir, bir başka kimliği öncekinden feragat etmek pahasına edinmekten geri durmaz. Fakat her taşınma, her değişim biraz da kendinden kaçıştır. Kuşağın mobilizasyonu varoluşsal sabitsizliği örtmez. LinkedIn profili güncellenir, Instagram bio’sunda kırmızı bir iğneyle yan yana, artık başka bir şehrin konumu durur; ama tamamlanmamışlık bakidir. Gidemeyenler’i böyle bitirmiştim: “Tamamlanmak öldürür bizi.”
Latronico’nun metninde karakterlerin politik duyarlığı dikkat çeker ama bu duyarlılık çoğu zaman bir jest olarak kalır. Kuşağımızın politik pozisyonu da diğer her şey gibi değişkenliğe açıktır. Çünkü bu çağda herkes kendi penceresinden en güzel manzarayı görür. Herkes haklıdır bir biçimde.
Rezil edilmek gelecekte o kadar yaygın olacaktı ki, herhangi bir caydırıcılığı kalmayacaktı. Her bakış açısı yerindeydi ve her bakış açısını savunacak birileri vardı.
Değişmeyen tek şey, onu gösterme arzusunun ta kendisi. Öyle ki, bizim zamanımızda politika, gündelik hayatın dekoruna eklenen bir aksesuar. İmzalanan online kampanyalar, paylaşılan 24 saat sonra kaybolacak hikâyeler, geçici öfkeler… Hepsi haklıdır, gerçektir, bir o kadar da geçicidir. Sürekli akış halindeki bir dünyada kalıcı bir pozisyon almak cesaret ister. Y kuşağı bu anlamda korkaklığın kitabını yazar; gocunmaz da bundan.
Kuşağımızın en büyük çelişkisiyse özgürlükle güvenlik arasındaki ince çizgidedir. Milenyaller özgür olmak ister, bunun için mücadele eder ama güvencesizlik riskini alamaz. Freelanceçalışır, uzaktan yaşar, esnek saatlere övgüler dizer. Sonra bir akşam banka uygulamasına bakıp içi daralır. Çünkü özgürlük romantiktir, gelir-gider dengesi ise somut bir gerçeklik. Bu yüzden milenyallerin hayatları iki paralel hat üzerinde ilerler: Birinde arzular, diğerinde kaygılar dizilir. Bir tahterevalli gibi; bir o tarafa, bir diğerine kayar ağırlık.
Yazının başında değindiğim üzere, Kusursuzluk konu olduğunda mesele (sadece) bir kitap değil, bir çağın aynasıdır. Devamlı suretle kendini inşa eden, asla tamamlanmış hissetmeyen bir kuşağın aynası bu. Kusursuzluk arayışı aslında bir eksikliği gizleme çabasından ileri gelir.
Belki de eksik olmak bu çağın tek ve gerçek deneyimidir. Belki de bizim zamanımız tam da bu yarım kalmışlık hissiyle tanımlanacaktır.
Yeniden bir araya geldikleri haberini sevinçle karşıladığımız, milenyal kuşağın Türkçe müzikteki “aynalarından” Adamlar’ın, 2014 tarihli ilk albümünden bir alıntıyla bitirelim.
“Ne eksik ne tamız, bu bizim zamanımız.”