Tolga Yıldız ile söyleşi:
“İnsan aslında dikkatinin tarihidir.”
“Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.”
Tolga Yıldız
Dikkat ya da İrade Krizi odağında konuşacağız ama önce Yeni Bir Bilinç İnşa Etmek ile başlamak isterim. Bu iki kitap arasında nasıl bir bağ var?
Bence doğru yerden başlıyoruz. Çünkü Dikkat ya da İrade Krizi birdenbire ortaya çıkmış bir kitap değil. Önünde Yeni Bir Bilinç İnşa Etmek var. Tam adıyla söyleyeyim: Yeni Bir Bilinç İnşa Etmek: Vygotsky’nin Psikolojik Gelişim Teorisi ve Diyalektik Yöntemi, Temeller ve Uygulamalar. Ben o kitabı özellikle Vygotsky’ye giriş olarak görüyorum. Türkçede Vygotsky çok anılır ama çoğu zaman birkaç kavramın pratik kullanımına sıkışır. Yakın gelişim alanı, içselleştirme, dil ve düşünce. Bunlar önemli ama Vygotsky bundan ibaret değil.
Benim için Vygotsky, modern psikolojinin içindeki büyük çatlağı kapatmaya çalışan düşünürlerden biri. O çatlak şu: Bir yanda insanı ölçülebilir, sınıflandırılabilir, dışarıdan izlenebilir bir mekanizma gibi gören bilim dili var. Diğer yanda insanın anlam kuran, acı çeken, arzu eden, hatırlayan, konuşan, başkalarıyla biçim alan tarafı var. Psikoloji hâlâ bu iki hattın arasında yaşıyor. Bir taraf insana laboratuvar camının arkasından bakmak istiyor. Diğer taraf insanın kendi deneyimini, yaşadığı dünyayı, toplumsal koşullarını ciddiye almak zorunda olduğumuzu hatırlatıyor.
Vygotsky burada çok güçlü bir kapı açıyor. Zihni yalnız bir kafanın içine hapsetmiyor. Bilinç, ilişki içinde oluşuyor. Dil, oyun, emek, kültür, yetişkinin eşliği, çocuğun merakı, tarihsel koşullar... Bilincin malzemesi bunlar. İnsan dünyaya bakan soyut bir göz değil. Bir bedeni var, sesi var, ritmi var, bir başkasının bakışına duyduğu ihtiyaç var. Hiçbir yerden bakmıyoruz. Hep bir yerden, bir bedenden, bir ilişkiden ve bir zamandan bakıyoruz.
Dikkat ya da İrade Krizi aynı zeminden bugüne bakıyor. Şunu soruyor: Ortak dünyamız dağılırsa ne olur? Birlikte bakmayı, birlikte dinlemeyi, birlikte düşünmeyi kaybedersek, dikkat tek başına ayakta kalabilir mi? Bence kalamaz. İlk kitap “zihin nasıl oluşur?” sorusuna yaklaşıyor. İkinci kitap “içinde oluştuğumuz ve oluşturduğumuz dünya bugün dikkatimizi nasıl dağıtıyor?” diye soruyor. Aradaki bağ bu. Birinde bilincin toplumsal doğası var. Diğerinde bu toplumsal doğanın bugünkü parçalanışı.
Akademik geçmişiniz, sosyoloji ve psikoloji eğitiminiz, doktora çalışmalarınız ve araştırmalarınız bu kitaplara nasıl dönüştü? Kitap yazmak hep düşündüğünüz bir şey miydi?
Ben hep akademik bilgiyle kamusal söz arasında gidip gelen bir yerde yazıyorum. Sosyolojiden geldim, psikolojide ilerledim. Bu ikisi bana şunu öğretti: İnsan ne sadece iç dünyadır ne de sadece toplumun ürünü. İkisi birbirinin içinden geçer. Bir çocuk yetişirken; aile, okul, mahalle, ekran, yoksulluk, dil, güven, oyun, hepsi aynı anda işin içindedir.
Akademik çalışma insana titizlik kazandırıyor. Bir kavramı nereye koyduğunuzu bilmek zorundasınız. Ama sadece akademik metinle yetinmek istemedim. Çünkü psikolojinin konuştuğu şeyler herkesin evinde, sınıfında, ilişkisinde, telefonunda, uykusunda var. Dikkat, çocuk gelişimi, dil, oyun, travma, güven, ekran, yalnızlık, emek... Bunlar dar akademik koridorlarda kalamayacak kadar canlı meseleler. Ben kamusal bir söz söylemeye de talibim. Akademinin duvarına kapanan bilgi bana yetmiyor. Bilgi kamusal alana çıkmadığında fazla steril kalıyor. Çok düzenli ama cansız.
Dikkat Ya da İrade Krizi
–Odaklanmanın Ötesinde: Ortak Dikkatin Çöküşü ve Yeniden İnşası
Ketebe Yayınları
Nisan 2026
192 s.
Dikkat ya da İrade Krizi önce Birikim Güncel’de yayımlanan “Ortak Dikkatin Sessiz Çöküşü: Dikkat Krizi, İlişki Yitimi ve Bireyoluş Üzerine Bir Eleştiri” başlıklı yazıyla doğdu. Orada meseleyi ilk kez daha açık biçimde yokladım. Sonra Ketebe’nin yayın yönetmeni Furkan Çalışkan’ın yönlendirmesi geldi. Dikkat meselesinin yayıncılık dünyasında güncel ama Türkiye’de yeterince iyi konuşulmamış bir başlık olduğunu söyledi. Ben de zaten uzun zamandır oraya bakıyordum. Derslerde, söyleşilerde, konferanslarda, yazılarda, gündelik hayatta, çocuklarda, öğrencilerde, kendimizde... Başına oturdum; yaklaşık dokuz ayda kitap tamamlandı.
Türkçede dikkat, odaklanma, dijital ekosistem ve irade meselesi üzerine telif popüler bilim kitabı pek yok. Çeviri kitaplar var. Akademik çalışmalar var. Parça parça yazılar var. Ama bu meseleyi bizim çocuklarımız, bizim okullarımız, bizim evlerimiz, bizim yorgunluğumuz ve bizim ekranlarımız içinden konuşan bir kitap eksikti. Ben o kitabı yazmak istedim.
Çünkü bana göre psikoloji zaten bir dikkat bilimi. Neye baktığımız, kiminle baktığımız, neye maruz kaldığımız, neye yanıt verebildiğimiz, neyi görmezden geldiğimiz... Bunlar psikolojinin tam kalbinde. İnsan aslında dikkatinin tarihidir.
İki kitabınızda da “inşa etmek” fikri öne çıkıyor. İlk kitapta yeni bir bilincin, ikinci kitapta ortak dikkatin yeniden inşasından söz ediyorsunuz. Buradaki temel derdiniz nedir?
İnşa etmek derken soğuk bir mühendislikten söz etmiyorum. İnsan kendini sıfırdan tasarlayan sınırsız bir proje değil. Bugünün kişisel gelişim dili bunu çok seviyor. Kendini yönet, kendini yükselt, kendini yeniden yarat... Kulağa güçlü geliyor ama çoğu zaman insanı yalnız ve suçlu bırakıyor. İnsanı piyasaya uygun bir performans makinesine çevirdiğinizde, adına gelişim diyebilirsiniz ama orada insan eksilir.
Burada inşacılık meselesini de doğru yere koymak lazım. Modern Batı felsefesinin en güçlü damarlarından biri, insanın dünyayı pasifçe kopyalayan bir varlık olmadığı fikridir. Kant’tan itibaren, özne dünyayı yalnızca “alan” değil, onu belli biçimler içinde “düzenleyen” bir varlık olarak düşünülür. Bu çok önemli bir kırılma. Bilgi, dış dünyanın zihne basılmış fotoğrafı değildir. İnsan deneyimi örgütler. Ama bu fikrin tek başına idealist bir kapanmaya dönüşme riski de vardır. Sanki dünya bizim zihnimizin içindeymiş gibi.
Hegel’de bilinç dünyayla çatışa çatışa biçim kazanır. Marx’ta mesele daha da somutlaşır. İnsan dünyayı sadece yorumlayan değil, emek ve pratik içinde dönüştüren bir varlıktır ama bunu boşlukta yapmaz. Belirli tarihsel ve maddi koşullar içinde yapar. Marx’ın bana hâlâ çok güçlü gelen tarafı bu. Bilinç koşullar tarafından biçimlenir ama aynı zamanda o koşullara müdahale eder. İnsan hem yapılır hem yapar. Hem maruz kalır hem yanıt verir. Bence psikolojinin asıl canlı alanı da burada.
Vygotsky bu hattı psikolojiye taşır. Zihin, toplumsal etkinlik, dil, araçlar ve başkalarıyla kurulan ilişkiler içinde oluşur. O yüzden benim inşa dediğim şey, insanın dünyayı keyfine göre icat etmesi değil. İnsan her zaman bir tarihin, bir bedenin, bir sınıf konumunun, bir dilin, bir ilişkinin içinden etkinleşir. Aktiftir ama boşlukta aktif değildir. Her şeyi kendi içinden çıkaran egemen bir özne değildir. Dünyaya atılmış, başkalarına muhtaç, araçlarla düşünen, bedeniyle yön bulan, emekle ve ilişkiyle biçim alan bir varlıktır.
Bir de beden meselesi var. Biz çoğu zaman zihni bedenden ayrı bir kumanda merkezi gibi düşünüyoruz. Oysa insan önce dünyayla düşünmez; dünyayla uğraşır. Kapı koluna uzanırken, önce teorik olarak “kapı kolu nedir?” diye düşünmeyiz. Bedenimiz uzanır. Dünya bize bir olanak alanı olarak açılır. Dikkat de burada başlar. Soyut bir ışıldak gibi değil, bedenin dünyada yön bulma çabası gibi.
Çocuğa “dikkatini ver” demek kolay. Peki, ona dikkatini verebileceği bir dünya sunuyor muyuz? Evde acele, okulda sınav, sokakta güvensizlik, ekranda sonsuz uyaran varsa, dikkat nasıl derinleşsin? Modern insan sürekli kendini yenilediğini sanıyor. Yeni hedefler, yeni listeler, yeni uygulamalar... Sonra aynı yorgunluk geri geliyor, çünkü zemin değişmiyor. Dikkat zeminsiz büyümez.
“Dikkat” ve “irade”, kitabınızın iki kilit kavramı. Fakat bu iki kavram konuşulduğunda, genellikle birey suçlanıyor. Odaklanamıyorsak sorun bizde mi, çağda mı, sistemde mi?
Bu kitap biraz da içimizdeki o suçlayıcı sesi susturmak için yazıldı. Telefonda kayboluyoruz, sonra kendimize kızıyoruz. Bir kitabın başına oturuyoruz, üç sayfa sonra dağılıyoruz, yine kendimize kızıyoruz. “Ben niye böyleyim?” diyoruz. Bu soru insanı toparlamaz; daha çok ezer.
Modern psikoloji de yer yer bu sesi büyütüyor. İnsanı ölçüyor, puanlıyor, sınıflıyor, sonra da “sorun sende” demeye çok yatkın hale geliyor. Elbette ölçme gerekli. Bilim ölçmeden yapamaz. Ama insanı yalnızca ölçülebilir parçaların toplamı gibi görmeye başladığınızda başka bir körlük başlıyor. Anlamı, tarihi, sınıfı, bedeni, ilişkiyi, yorgunluğu, utancı, borcu, korkuyu dışarıda bırakıyorsunuz. Geriye soyut bir birey kalıyor. O birey çoğu zaman gerçek hayatta yaşamıyor.
“PSİKOLOJİ ÇOĞU ZAMAN YOKSULLUĞUN, GÜVENCESİZLİĞİN VE YORGUNLUĞUN ÜSTÜNE KİŞİLİK ETİKETİ YAPIŞTIRIYOR. BUNA İTİRAZIM VAR. DİKKATİ DAĞILMIŞ İNSAN ÇOĞU ZAMAN ‘BOZUK’ DEĞİL, ‘KUŞATILMIŞ’ İNSANDIR.”
Dikkat pasif bir izleme hali değil. Dünya önce bize çarpar. Bir ses, bir acı, bir bildirim, bir bakış, bir yoksunluk, bir korku... Önce maruz kalırız, sonra yanıt veririz. Dikkatin çifte doğası biraz burada. Hem etkileniriz hem de o etkiye yönelir, onu anlamlandırır, bir şeye çeviririz. İrade dediğimiz şey de havada duran soyut bir kas değil. Bu maruz kalma ile yanıt verme arasındaki ince aralıkta çalışır.
Bugün sorun şu: O aralık daraltılıyor. Karşımızda bizim irademizle telefon arasında eşit bir mücadele yok. İnsan psikolojisini, yalnızlığımızı, merakımızı, ödül sistemimizi, onay ihtiyacımızı bizden daha iyi hesaplayan, dev bir tasarım var. Üstelik bu tasarımın arkasında sermaye var, veri var, davranış mühendisliği var. Siyaset ve reklam endüstrisi, insanın dış dünyaya açık ve savunmasız oluşunu çok iyi kullanıyor. Dikkat, ele geçirilmesi gereken kıt bir kaynak haline getiriliyor.
Şunu açık söylemek isterim: Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, daracık bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sabah akşam geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor. Psikoloji çoğu zaman yoksulluğun, güvencesizliğin ve yorgunluğun üstüne kişilik etiketi yapıştırıyor. Buna itirazım var. Dikkati dağılmış insan çoğu zaman “bozuk” değil, “kuşatılmış” insandır.
Suçlu tek başına teknoloji şirketleri de değil. Ortak hayatımız zayıfladığı için ekran bu kadar rahat sızıyor o çatlaklara. Sofra dağıldı, mahalle oyunu kayboldu, okul merakı öldürdü, iş hayatı insanı performans monitörüne çevirdi. Sonra ekrana kızıyoruz. Evet, ekran suçlu ama ekran bir boşluğu da kullanıyor. Teknoloji düşmanımız değil; o teknolojinin etrafında örgütlenen çarpık üretim ilişkileri düşmanımız ve o ilişkileri yeniden üreten araçların bu şekilde kullanımına karşıyım.
Kitap bebeklikten gençliğe, güven duygusundan travmaya, eğitimden çalışma hayatına ve dikkat hakkına uzanıyor. Dikkat ya da irade krizinde insanda asıl kırılmayı yaratan şey nedir?
Tek bir kırılma noktası söylemek zor. Dikkat tek bir yerde yaşamıyor. Bedende başlıyor, ilişkide biçim alıyor, okulda sınanıyor, işte yoruluyor, ekranda parçalanıyor, travmada tehdit taramasına dönüşüyor. Yine de kitabın merkezindeki kırılma şu: Ortak dikkat alanlarımız zayıflıyor.
Kitabın başındaki parmak sahnesi bu yüzden önemli. Anne kırmızı topu gösteriyor. Kedi parmağa bakıyor. Bebek parmağın gösterdiği yere bakıyor, sonra tekrar anneye dönüyor. Küçücük bir üçgen var orada: anne, bebek, top. İnsan olmanın büyük sırlarından biri o sahnede saklı. “Senin baktığın şeye ben de bakıyorum.” Dil, öğrenme, güven, ahlak biraz buradan başlıyor.
Bu sahne aynı zamanda modern psikolojinin kaçırdığı şeyi de gösteriyor. Dikkat, yalnızca bir uyarana verilen bireysel tepki değil. Ortak bir dünya kurma olayı. Birlikte bakılan şey, yalnızca nesne olmaktan çıkar. İlişkinin, anlamın, ortaklığın parçası haline gelir. Kırmızı top artık sadece kırmızı top değildir. Anneyle bebeğin arasında paylaşılan, dünyanın yapı taşlarından biridir.
Dikkat yalnızca önceden var olanı seçmek de değil; bir belirsizliği biçimlendirmek. Mutlak gürültü içinde her şey aynı anda görünürse, aslında hiçbir şey görünmez. Dikkat o gürültünün içinden bir hat çıkarır. “Buraya bakacağım, şuna değil.” Bu yüzden dikkat yaratıcıdır. Sadece filtre değil, bir dünya “yapma” biçimidir.
“DİKKAT, YALNIZCA BİR UYARANA VERİLEN BİREYSEL TEPKİ DEĞİL. ORTAK BİR DÜNYA KURMA OLAYI. BİRLİKTE BAKILAN ŞEY, YALNIZCA NESNE OLMAKTAN ÇIKAR. İLIŞKİNİN, ANLAMIN, ORTAKLIĞIN PARÇASI HALİNE GELİR.”
Bugün birlikte bakma alanları dağıldığında bireysel dikkat de zayıflıyor. Güven yoksa dikkat açılmaz. Tehdit algısı yüksekse zihin merak etmez, tehlike tarar. Tehlike nerede, kim ne diyecek, ne olacak? Dışarıdan bakınca “odaklanamıyor” dersiniz. Oysa içeriden bakınca, zihin hayatta kalmaya çalışıyordur.
Travmada da bu olur. Dünya çok erken çarpar, insanın yanıtı çok geç kalır. Beden maruz kalır ama yanıt veremez. O gecikme, o sıkışma bazen yıllarca sürer. Bu yüzden travmayı yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay gibi değil, şimdiki zamanda bozulmuş bir dikkat ve yanıt verme düzeni olarak da düşünmek gerekir.
Kitapta üç bölüm özellikle öne çıkıyor: “Seçici Dikkat Nasıl Öğrenilir?”, “Dikkatin Etik Ekolojisi” ve “Birlikte Bakmanın Siyaseti”. Öğrenme, güven ve dikkat hakkı arasında nasıl bir bağ var?
Aslında kitap biraz bu üçlü üzerine oturuyor. Öğrenme, dikkatin nasıl edinildiğini gösteriyor. Güven, dikkatin hangi duygusal zeminde yaşayabildiğini... Dikkat hakkı ise şunu hatırlatıyor: Bu yalnızca bireysel beceri değil, toplumsal bir imkân meselesi.
Çocuk, dikkatini önce başkalarının yardımıyla taşır. Yetişkin bekler, eşlik eder, oyunu sürdürür, nesneyi anlamlı hale getirir. Çocuk zamanla bu dış desteği içeri alır ama güven yoksa bu süreç zorlaşır. Hata yapma hakkı olmayan sınıfta, sürekli yargılanan evde, her an denetlenen işyerinde dikkat meraka değil, korunmaya doğru kaçar.
Burada psikolojinin eski ikilemi yine karşımıza çıkıyor. Dikkati sadece beyindeki bir mekanizma gibi düşünürsek; çocuğun yaşadığı sınıfı, evi, yoksulluğu, öğretmenin sesini, annenin telaşını, babanın işsizliğini, sınav baskısını kaçırırız. Dikkati sadece anlam ve özgürlük meselesi gibi düşünürsek; bu kez bedenin, uykunun, nörolojinin, alışkanlığın, ritmin önemini ıskalarız. Ben bu ikisini karşı karşıya koymak istemiyorum. İnsan hem bedensel hem toplumsal bir varlık. Dikkat de bu ikisinin arasında oluşuyor.
Dikkatin bedene ve alışkanlıklara yerleşen bir tarafı var. Bir doktor, hastanın yüzündeki küçük değişimi fark eder. İyi bir öğretmen, sınıftaki sessiz sıkılmayı görür. Bir tiyatrocu, seyircinin nefesini duyar. Bunlar sadece bilgi değil, yerleşmiş dikkat biçimleridir. Beden öğrenir. Bakış öğrenir. Kulak öğrenir. Kurumlar da dikkat biçimi üretir. Okul, hastane, medya, mimari, telefon, sınıf düzeni... Hepsi bize neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu öğretir; yön verir.
Bu yüzden dikkat hakkı diyorum. Kalabalık evde, gürültüde, güvencesizlik içinde büyüyen çocukla; sessiz odası, kitabı, oyunu, güvenli yetişkini olan çocuk aynı yerden başlamıyor. Sonra ikisinden de aynı sınav performansı bekleniyor. Bu adil değil. Dikkati sadece bireysel disiplin diye anlatmak, eşitsizliği görünmez kılıyor.
“Epilog” bölümünün başlığı çok dikkat çekici: “Dünyayı Yeniden Büyülemek: Dikkat Sanatçıları İçin Bir Kılavuz.” İnşa etmek ile dünyayı yeniden büyülemek arasında nasıl bir ilişki var?
Dikkat krizini konuşunca insan kolayca karanlık bir yere düşüyor. Algoritmalar, parçalanmış zaman, kaygı, travma, iş baskısı... Hepsi gerçek ama kitabın okuru sadece teşhisle bırakmasını istemedim; çünkü teşhis tek başına iyileştirmez. Bazen insanın önüne küçük bir çıkış duygusu koymak gerekir.
Dünyayı yeniden büyülemek derken, eskiye dönelim demiyorum. Nostalji değil bu. Dünyanın yeniden bakılabilir, dinlenebilir, merak edilebilir bir yer haline gelmesinden söz ediyorum. Modern bilim dünyayı büyük ölçüde ölçülebilir, hesaplanabilir, yönetilebilir bir düzene çevirdi. Bunun muazzam kazanımları var ama kayıpları da var. Dünya anlamını, yüzünü, çağrısını kaybettiğinde; insan da yalnızca tepki veren bir organizmaya, tüketen bir kullanıcıya, performans gösteren bir profile dönüşüyor.
Oysa dünya yalnızca tüketilecek nesneler toplamı değil; bize çarpan, bizi çağıran, yanıt bekleyen bir yer. Bir çocuğun sorusu, yaşlı bir insanın susuşu, bir öğrencinin gözünü kaçırması, sahnede aniden uzayan bir sessizlik... Bunlar veri değil sadece; insani olaylar. Dikkat sanatçısı dediğim kişi, bu olayların önünden hızla geçmeyen kişidir.
İnşa etmek ile yeniden büyülemek burada birleşiyor. İnşa etmek, yeni bir AVM mantığıyla daha işlevsel hayatlar tasarlamak değil; ortak anlam alanlarını yeniden açmak. İnsanların birbirini yalnızca rol, veri, performans, teşhis, profil olarak görmediği alanlar açmak. Bir sınıfın, bir sofranın, bir sahnenin, bir kitabın, bir parkın, bir mahallenin yeniden ortak dikkat alanı haline gelebilmesi...
Dikkat sanatçısı özel biri değil. Çocuğuyla oynarken gerçekten orada olan anne baba, sınıfta öğrencisinin merakını ciddiye alan öğretmen, hastasını belirti listesi gibi görmeyen terapist, okuruna zaman açan yazar, sahnede seyirciyle aynı nefesi arayan oyuncu... Bence sevginin en somut biçimlerinden biri dikkat. Birine gerçekten bakmak, onu bölmeden dinlemek, onunla aynı dünyaya biraz emek vermek. Bugünün en sade direnci bu.

Odağımızı, dikkatimizi ve irademizi geri kazanabilecek miyiz? Umudunuz var mı?
Umudum var ama kolay bir umut değil. “Birkaç uygulama silelim, bildirimleri kapatalım, her şey düzelsin” demek bana inandırıcı gelmiyor. Dikkat ekonomisi yalnız telefonun içinde değil. Çalışma hayatında, okulda, haber dilinde, siyasette, ailede de var. Her yer bizden hız, tepki, görünürlük ve performans istiyor.
Tabii ki umutsuz değilim. Gelişimsel psikoloji bana insanın değişebilen bir varlık olduğunu öğretti. İnsan ilişki içinde toparlanıyor. Çocuk hâlâ oyuna ihtiyaç duyuyor. Genç hâlâ anlam arıyor. Yetişkin; iyi bir kitapla, iyi bir konuşmayla, iyi bir sahneyle yerinden oynayabiliyor.
Ama bir şeyi net söyleyelim: Yanıt vermemek diye bir seçenek yok. Sosyal dünyada susmak da yanıt, yüz çevirmek de yanıt, kaydırıp geçmek de yanıt. Özgürlük yanıt vermekten kaçmakta değil; nasıl yanıt vereceğimizi icat edebilmekte. Bugünün en büyük politik sorularından biri bu. Bize dayatılan hızda mı yanıt vereceğiz; yoksa kendi ritmimizi, kendi sözümüzü, kendi ortak zamanımızı mı savunacağız?
Burada Marx’ın praxis fikri benim için hâlâ çok kıymetli. İnsan yalnızca koşulların ürünü değildir. Ama koşullardan bağımsız bir özgürlük masalına da inanmıyorum. İnsan, kendisini biçimlendiren dünyaya müdahale edebildiği ölçüde özgürleşir. Dikkat meselesi de böyle. Bireysel alışkanlıklarımızı değiştireceğiz, evet. Ama okulu, çalışma hayatını, medya düzenini, çocukların oyun hakkını, kamusal alanı, yoksulluğu konuşmadan dikkat krizinden çıkamayız.
“TABİİ Kİ UMUTSUZ DEĞİLİM. İNSAN İLİŞKİ İÇİNDE TOPARLANIYOR. ÇOCUK HÂLÂ OYUNA İHTİYAÇ DUYUYOR. GENÇ HÂLÂ ANLAM ARIYOR. YETİŞKİN; İYİ BİR KİTAPLA, İYİ BİR KONUŞMAYLA, İYİ BIR SAHNEYLE YERİNDEN OYNAYABİLİYOR.”
Bence buraya üç yerden bakmak lazım. Kendi hayatımızda ekranla, uykuyla, işle, haberle ilişkimizi yeniden düzenleyeceğiz. İlişkilerimizde evde, sınıfta, dostlukta, terapide bölünmemiş dikkat alanları açacağız. Toplumsal düzeyde de çocukların, gençlerin, çalışanların, yoksulların, afet yaşamış insanların dikkat hakkını savunacağız. Dikkatini kaybeden toplum, hafızasını da, iradesini de kolayca kaybeder.
Kitabın sonundaki okuma önerileri de önemli. Üçüncü kitabınız ne olacak? Masanızda yeni çalışmalar var mı?
Okuma önerilerini kitabın arka bahçesi gibi düşündüm. Okur anayolu yürüdükten sonra, isterse başka patikalara da girsin. Vygotsky, Tomasello, Winnicott, Bowlby, Arendt, Berger, Boal, Crary, Zuboff, Hartmut Rosa, Simone Weil... Bunlar benim için kaynak listesinden ibaret değil. Zihni, dikkati, oyunu, emeği, zamanı, görmeyi ve politikayı birlikte düşünmemi sağlayan yol arkadaşları.
Masanın üzerinde birkaç hat var. Birincisi, bireyci psikolojinin sınırlarını tartışan daha teorik bir çalışma. İlk iki kitapta açılan çizgiyi orada biraz daha ileri taşımak istiyorum; doktora düzeyine... Psikoloji hâlâ insanı fazla yalnız anlatıyor. Oysa zihin kafatasının içinde kapalı bir oda değil. İlişkide, bedende, dilde, teknolojide, sınıfta, sahnede, sokakta işliyor. Ben psikolojiyi “şeyler bilimi” olmaktan çıkarıp süreçlerin, ilişkilerin, geçişlerin bilimi olarak düşünmek istiyorum.
Bu aynı zamanda modern bilimin mirasıyla hesaplaşma meselesi. Bilim insanı ölçülebilir kıldı. Harika! Ama insanı yalnızca ölçülebilir olana indirgediğiniz anda geriye canlı insan kalmıyor. Bir skor kalıyor, bir kategori kalıyor, bir belirti listesi kalıyor. Ben psikolojinin bundan daha fazlasına talip olması gerektiğini düşünüyorum. Ne kaba materyalizm ne boş idealizm. Ne sadece beyin ne sadece söylem. İnsan tarihsel, bedensel, toplumsal ve anlam kuran bir varlık. Bunu birlikte düşünecek bir psikolojiye ihtiyacımız var.
İkinci hat tiyatro. Birkaç oyun dosyası üzerinde çalışıyorum. Beni sahnede en çok ilgilendiren şey de aynı: İnsan baskı altında nasıl konuşur, nasıl susar, nasıl rol yapar, nasıl hatırlar, nasıl inkâr eder? Kitapta teori olarak düşündüğüm bazı meseleler sahnede bedene kavuşuyor. Bir de çocuk oyunları ve çocuk öyküleri yazmaya çalışıyorum. Çocuklar için yazmak ayrıca önemli. Çünkü çocuk edebiyatı ve çocuk tiyatrosu, çocuğu küçültmeden onun dünyasına girebildiğinde çok güçlü bir ortak dikkat alanı açıyor.
Üçüncü hat kamusal yazılar. Yapay zekâ, dijital demokrasi, tiyatro, seçim davranışı, eğitim, kültür... Bunları ayrı ayrı başlıklar gibi görmüyorum. Aynı derdin farklı yüzleri bunlar. Türkiye’de herkes herkesi bir mahalleye, kendi mahallesine çağırıyor. Ben o çağrıya pek uygun biri değilim. Herhangi bir çevrenin rozetini yakama takmadan, bir klik konforuna yaslanmadan, tek tüfek dolaşarak yazıyorum. Zahmetli ama özgürleştirici. Benim derdim kamusal alan; dar mahalle alkışı değil.
Okura da şunu söylemek isterim. Yeni Bir Bilinç İnşa Etmek insan zihnini Vygotsky üzerinden daha temelden anlamak isteyenler için iyi bir başlangıç olabilir. Dikkat ya da İrade Krizi ise bugünün dağınık hayatında, “Ben neden odaklanamıyorum?” diye soran herkese kendini suçlamadan ama sorumluluğu da bırakmadan bakabileceği bir yol açıyor. Bundan sonra da sanırım aynı çizgide ilerleyeceğim: İnsanı yalnız bırakmadan anlamaya çalışmak.
Önceki Yazı
Usmanbaş’ı yeniden okumak:
Boşluğa Atlayış üzerine
“Boşluğa Atlayış’ta Usmanbaş yalnızca bir besteci olarak değil, bir düşünce figürü olarak da metinde kendini gösteriyor. Bunun bir diğer nedeni de Aykut Köksal ile Mehmet Nemutlu'nun besteciyi kutsallaştıran bir dil kullanmaktan kaçınmaları.”