• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ne kitaplar aradım, zaten yoktular!

Açık bir yayın dünyasının değil, daha çok sınırlı, kontrollü ve parçalı bir dolaşım alanının bulun(a)mayan ürünleri olarak Türkiye’de iş insanı (oto)biyografileri ve şirket tarihçeleri... 

AKANSEL YALÇINKAYA

@e-posta

DENEME

9 Temmuz 2026

PAYLAŞ

Giriş

Kitap peşinde koşmaya başladığım günden beri, sahaflarda ve sahaf festivallerinde ceplerinden katlana katlana buruşup perperişan bir kâğıdı çıkarıp istediklerini muhatabına bir çırpıda sayıverenlere gıpta eder ve hadi dürüst olayım, için için böyle peşine düştüğüm kitaplar olmadığından biraz da kıskanır ve hayıflanırdım. Yıllar sonra böyle bir derde düşeceğimi nereden bileyim?

Bundan takriben 15 sene kadar önce, ilk maaşlı işime girip düzenli bir gelir elde ettiğimde başlayan kitap peşinde koşma serüvenim, zamanla farklı bir istikamete evrildi. Başlangıçta genel bir ilgiyle sürdürdüğüm bu arayış, bir süre sonra akademik ilgi alanım haline gelen işletme ve iktisat kitapları arasında, yerele dair daha incelikli ve detaylı bilgiler barındıran iş insanı biyografileriyle kurum ve müessese tarihine yöneldi. Bu yönelişle birlikte işler de giderek zorlaştı. Zira bu tür kitaplar, Turan M. Türkmenoğlu’ndan öğrendiğime göre, sahaf tabiriyle ‘aykırı’[1] parçalardı. Bulunmaları zaten zorken, diyelim ki bulundu; bu kez de nadirlikleri sebebiyle oldukça pahalıya mal oluyorlardı.

Üstelik o zamanlar bu işlerin henüz acemisiydim. Ne elimde dolaştırabileceğim derli toplu bir listem vardı ne de ‘nasıl olsa bulur’ diyerek[2] emanet edebileceğim, müdavimi olduğum sahaf abilerim ve ablalarım (çoğunlukla da abilerim)… İşin tuhafı, varlığından neredeyse emin olduğum bu tür kitapları sorduğum sahaflar bile, “Adam sen de, öyle bir kitap çıkmış da bizim mi haberimiz yok!” dercesine bir nazarla beni süzüyorlardı.

Bir süre sonra, bu arayışlar ve sonuçsuz kalan çabalar arasında şaşkınlıkla fark ettim ki, ben aramaya devam ediyorum; fakat bana yüzünü göstermeyen bu kitaplar sanki hiçbir yerde yoklar. Acaba gerçekten var olmayan ya da bir zamanlar var olup da kaybolmuş kitapların mı peşine düşmüştüm? İşte bu yazı, biraz da İsmail Kara’nın Aramakla Bulunmaz’ından[3] mülhem, arayışlarımın izini süren ve daha önce bu derginin bir sayısında dile getirdiğim arayışa[4] bir zeyl olarak kaleme alınmıştır. “Aramakla bulunmaz, lakin bulanlar ancak arayanlardır” hikmetine gönül verenlere hitap etmesi murat edilmiştir.

‘Prestij’ kitap olarak iş insanı (oto)biyografileri ve şirket tarihçeleri

Kitapların peşine düşenlerin hikâyelerine ayrı bir zaafım olmuştur; ama itiraf edeyim, bu ‘özel baskı’ (oto)biyografilerin izini sürmeye başlayana kadar işin böylesine girift bir hal alabileceğini pek tahayyül etmezdim. İlk başta mesele basit görünüyordu: Bir yerlerde basılmış, birileri okumuş, öyleyse bulunabilir olmalıydılar. Oysa zamanla anladım ki, bu kitaplar, kitap olmanın en temel şartı olan ‘dolaşımda bulunma’ halini bile çoğu zaman reddeden, adeta kendi içine kapalı bir dünyanın mahsulleriydiler.

Zira bu eserler, bildiğimiz manada yayımlanan kitaplardan değildir. Çoğu kez bir şirketin, bir ailenin ya da bir kurumun kendi hafızasını kayda geçirmek üzere hazırlanır; ama bu kayıt herkes için değil, yalnızca belirli bir zümre içindir. Basılırlar, lakin satılmazlar; dağıtılırlar, ama herkese değil.[5] Hatta kimi zaman varlıkları bile bir tür sır gibi saklanır. Sahaf Turan M. Türkmenoğlu’nun hatıralarında bahsettiği o tuhaf pazarın doğuşu da biraz bundandır: Kitapların kendisi kadar, onlara ulaşma yolları da gizli, dolambaçlı ve zahmetlidir. Öyle ki, sırf bu eserlerin peşine düşen, onları temin edebilmek için basıldıkları kurumların kapısını aşındıran kitapseverlerin varlığı bile başlı başına ayrı bir hikâyedir.

Bu kitapların yazım süreci dahi başlı başına bir ‘kurgu’ hissi uyandırır insanda… Çoğunlukla bir gazeteci ya da profesyonel yazar eliyle, kurum arşivlerinden devşirilen belgelerle ve geçmişten bugüne uzanan sözlü tarih anlatılarıyla şekillenirler. Amaç çoğu zaman hakikatin tüm çıplaklığıyla ortaya konmasından ziyade, belirli bir hatıranın, daha doğrusu belirli bir imajın inşasıdır. Ve nihayetinde bu cilalı anlatı milletvekillerine, bürokratlara, eski dostlara, ‘hatırlı’ kimselere sunulur. Gel gör ki, o özenle seçilmiş muhatapların bir kısmı bu kitapların değerini bilmez; kimisi rafına koyar unutur, kimisi eline geçtiğinden habersizdir. İşte o an, kitap yavaş yavaş kendi kaderine doğru ‘sızmaya’ başlar. Sonrası ise artık biraz talihin, biraz da o meşhur ‘sahafa düşme’ hikâyesinin[6] insafına kalır. Sanki kitap dediğinin ayağı varmış da, bir gün canı sıkılıp, sahaf rafına doğru yürüyüp kendini oraya bırakmış gibi… Oysa hakikatte olan biten çok daha dolambaçlıdır: Bir bakarsınız, bir müzayede kataloğunun satır aralarında adı geçer; bir bakarsınız bir sahafın tozlu rafında, nereden geldiği belli belirsiz şekilde karşınıza çıkar; yahut daha da ‘resmî’ bir kaderle, derleme kütüphanelerinden birinin kataloğunda sessizce, kimsenin haberi olmadan meraklısını bekler. İşte o vakit anlar insan: Bu kitaplar sahafa falan ‘düşmez’; olsa olsa uzun bir dolaşımın, küçük bazı ihmallerin ve büyük tesadüflerin ardından, nihayet kendini bulmak isteyenin önüne ‘çıkmaya razı olur’.

Üstelik, bu eserlerin çoğu ücretsiz dağıtıldığı gibi, kontrolsüz dolaşımı engellemek için numaralı basılır. Kimi zaman bir kitabın kimliğini belirleyen ISBN dahi bulunmaz üzerinde. Hal böyle olunca, onların izini sürmek neredeyse görünmeyen bir şeyin peşine düşmek gibidir. Bazen tek umut, matbaanın yasal zorunluluk gereği gönderdiği birkaç nüshanın bir şekilde kütüphanelerden birine ulaşmış olmasıdır. Aksi halde, geriye ya ikinci el piyasasında ansızın karşınıza çıkmasını beklemek ya da birilerinin elinden ‘sızmasını’ umut etmek kalır. Ama o da çoğu zaman fahiş fiyatlarla ve kısa süreli bir fırsat olarak belirir.

Ne var ki, bütün bu zahmete rağmen, bu kitapların peşine düşüren şey yalnızca nadirlikleri değildir. Asıl cazibeleri, sakladıkları malumattadır. Zira dar bir çevreye hitap ettikleri için, kimi zaman başka hiçbir yerde rastlanmayacak kadar mahrem, hatta ‘fazla dürüst’ bilgiler barındırırlar. Mesela VakıfBank için hazırlanan VakıfBank Tarihi (1954–2019)[7] adlı eser, bizzat kurum tarafından dışarıya verilmediği ifade edilen, ama varlığıyla dahi merak uyandıran bir örnektir. Yine Koç Holding çevresinde kaleme alınan hatırat kitapları ya da Sabancı Holding yöneticilerinin anıları yalnızca birer biyografi değil, aynı zamanda Türkiye’de iş dünyasının perde arkasına açılan küçük pencerelerdir.

Bu pencereden bakınca, kimi zaman 1980’lerin ekonomik dönüşümlerine dair erken bilgi akışlarını, kimi zaman aile şirketlerinin iç gerilimlerini, kimi zaman da devletle kurulan o karmaşık ilişkiler ağını sezmek mümkün olur. Hele ki Vehbi Koç gibi figürlerin etrafında şekillenen anlatılar,[8] resm+i tarihin satır aralarında kalmış pek çok detayı fısıldar adeta. Aynı şekilde, farklı topluluklardan iş insanlarının hikâyelerini barındıran örnekler –mesela Lucien Arkas’ın biyografisi[9]– bu toprakların ekonomik ve kültürel çeşitliliğine dair daha geniş bir manzara sunar.

Neticede, bu kitapların peşine düşmek biraz da kapalı kapılar ardında kalan bir tarihin izini sürmektir. Resmî arşivlerin sustuğu,[10] kurumsal hafızanın seçerek konuştuğu bir yerde, bu ‘aykırı’ kitaplar beklenmedik bir açıklık sağlar. Belki eksik, belki yanlı, ama yine de kıymetli. Çünkü bazen tarih, en çok da kendini saklamak isteyenlerin anlattıklarında saklıdır.

Varla yok arasında: İzini sürdüğüm bazı kitaplar

Bu kitapların peşine düştüğümde, işin en zor kısmının onları bulmak olacağını sanıyordum. Oysa kısa süre içinde anladım ki, asıl mesele bulmak değil, var olduklarını teyit edebilmekti. Çünkü çoğu zaman karşıma çıkan ilk cevap kitabın yokluğu değil, daha doğrusu yok sayılması oluyordu. O anlarda insan ister istemez kendi kendine soruyor: Acaba gerçekten böyle bir kitap hiç basılmadı mı, yoksa bana mı görünmek istemiyor?

Bu sorularla başladığım arayış, zamanla beni doğrudan kurumlara yazmaya, kurumsal iletişim birimlerinin kapısını çalmaya götürdü. Ve asıl hikâye de tam burada başladı.

İlk olarak, Arkas Holding tarafından büyük bir halkla ilişkiler kampanyasıyla duyularak haberleştirildiği için yayınlandığını bildiğim, Lucien Arkas’ın hayatını konu alan, Devam Eden Bir Hayal: Lucien Arkas ile Söyleşi[11] kitabını sordum. Açıkçası, içten içe en azından bir satış kanalı ya da bir kütüphane bilgisi verileceğini umuyordum. Gelen cevap ise oldukça netti: Kitap çok sınırlı sayıda basılmıştı ve yalnızca belirli kişilere verilmişti; kamuya açık bir yayın değildi. Bu cevap ilk başta beni şaşırttı. Ama daha sonra aynı kuruma ait başka bir yayını sorduğumda aldığım yanıtla bu şaşkınlık yerini bir tür kabullenişe bıraktı. O kitap da yalnızca ‘yakın dostlara hediye edilmek üzere’ hazırlanmıştı. Yani mesele tekil bir durum değil, bir alışkanlıktı. Kitap vardı ama aslında yoktu; en azından benim gibi dışarıdan biri için...

Benzer bir deneyimi bu kez Akkök Holding tarafından yayınlanan ve Ali Raif Dinçkök’e ithaf edilen Ali: Fotoğraflarla Ali Raif Dinçkök[12] kitabında yaşadım. Kozmos Sahaf’ın (biraz da bekleneceği üzere yüksek bir fiyattan)[13] satışa koyması sonucu varlığından haberdar olduğum bu kitabın da peşine düştüm. Bu kez cevap biraz daha farklı bir yerden geliyordu. Kitabın yalnızca aile fertleri ve yakın dostlar için hazırlandığı, merhumun mahremiyetine özen gösterildiği ifade ediliyordu. Burada ilk kez bu kitapların yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda ailevi bir koruma alanı içinde tutulduğunu açıkça hissettim.

Artık şunu anlamaya başlamıştım: Bu kitaplar sadece basılmıyor, aynı zamanda korunuyordu. Hem de oldukça dikkatli bir şekilde.

Daha sonra Bayraktarlar Holding’e yazdım. Işıkla ve Tutkuyla 40 Yıl: Bayraktarlar Otomotiv Aydınlatma Grubu[14] kitabını sorduğumda, yine benzer bir cevapla karşılaştım: Kitap ticari amaçla hazırlanmış değildi ve satışta yoktu. Ancak bu kez küçük bir fark vardı. Eğer istersem bir üniversite kütüphanesine bağış olarak gönderilebileceği söyleniyordu. Bu cevap, o âna kadar karşılaştığım kapalı kapılar arasında adeta aralanmış küçük bir pencere gibiydi. Demek ki tamamen imkânsız değildi; sadece doğru yerden, doğru şekilde istemek gerekiyordu. Ama yine de bu, bireysel bir araştırmacı için doğrudan erişim anlamına gelmiyordu. Kitaba ulaşmak için hâlâ dolaylı yollar gerekiyordu.

Buna karşılık, Tezman Holding örneğinde bu küçük pencere de kapanıyordu. Doludizgin: Son Yüz Yılın Üç Çeyreğinde Tezman Holding[15] kitabını sorduğumda, eserin tamamen kuruma özel hazırlandığı ve herhangi bir şekilde dağıtılmadığı açıkça ifade edildi. Bu noktada artık şunu net biçimde görüyordum: Aynı tür kitaplar arasında bile farklı derecelerde kapalılık vardı. Bazıları zor bulunuyordu, bazılarıysa neredeyse hiç bulunamazdı.

Ama belki de bu arayışın en öğretici ânı, Ali Mansur Kimdir? kitabının peşine düştüğüm süreçte yaşandı. Bu kitap sadece 200 adet basılmıştı. Yıllar boyunca sahaflarda izini sürdüm, müzayede kataloglarını taradım, insanlara sordum. Bazen buldum sandım, ama hep birkaç adım geride kaldım. Sonunda kitabın bir nüshasının bir üniversite kütüphanesine bağışlandığını öğrendiğimde, hissettiğim şey yalnızca bir kitabı bulmanın sevinci değildi. Daha çok, uzun süredir peşinde koştuğum bir hayalin somutlaştığını görmek gibiydi.[16]

Ve belki de en çarpıcı olan şuydu: Bu kitapların neredeyse tamamı, aslında dolaşıma girmesi planlanmayan kopyalardan ‘sızarak’ ortaya çıkıyordu. Yani ben onları arıyordum ama onlar bana çoğu zaman tesadüfen, dolaylı yollarla ulaşıyordu. Bahsi biraz daha uzatmak pahasına, son ama çarpıcı bir örnek olarak; “Hayat sevdiklerimizle güzeldir!” vecizesinin motamot İngilizce karşılığını otobiyografisine başlık yapan TÜSİAD eski başkanlarından Erkut Yücaoğlu’nun Life is Beautiful with Loved Ones[17] adlı kitabını anabilirim. Eş durumundan sıklıkla gidip çalıştığım bir vakıf üniversitesi kütüphanesinde, raflar arasında gezinirken bu kez de gözüme takıldı. Kitabın kütüphaneye gelişi ise kendisi kadar ilginçti… Yücaoğlu kitabını İngilizce kaleme almış; işi sağlama alarak İngiltere’de bu alanda uzman olan LifeBook Ltd. adlı bir yayınevine bastırmış ve yine sınırlı sayıda, eşe dosta dağıtmıştı. İşte gittiğim vakıf üniversitesinin kurucusu da Yücaoğlu’nun Robert Kolej’den arkadaşı olunca, bir nüsha da ona düşmüş; oradan da kütüphaneye intikal etmişti.

Bütün bu deneyimler bir araya geldiğinde, başta kişisel bir hayıflanma gibi görünen ‘bulamama’ meselesinin aslında çok daha geniş bir yapının parçası olduğunu fark ettim. Bu kitaplar kayıp değildi. Ama ortada görünür de değillerdi. Sanki varlıkları ile yoklukları arasında, yalnızca belirli kişilerin geçebildiği ince bir çizgide duruyorlardı.

İşte tam da bu noktada, artık mesele tek tek kitapları bulmanın ötesine geçiyor ve şu soruya dönüşüyordu: Bu kitaplar neden bu kadar zor bulunuyor?

Tartışma niyetine…

Başlarken ‘yoktular’ demiştim. Oysa zaman içinde anladım ki, mesele kitapların yokluğu değilmiş; benim onlara ulaşamamam, daha doğrusu onların bana ulaşmayacak şekilde konumlandırılmış olmalarıymış. Aradıkça, sordukça ve kimi zaman cevapsız kaldıkça fark ettim ki, bu tür eserler ne sahiden kayıptı ne de tamamen gizliydi. Aksine, oradaydılar ama belirli sınırlar içinde, belirli kişiler için ve çoğu zaman benim gibi dışarıdan bakanlar için görünmez kılınmış bir dünyada…

Yazışmalarda karşıma çıkan ifadeler –“dağıtımı yapılmadı”, “yalnızca dostlara verildi”, “paylaşıma açık değil”– başlangıçta hayal kırıklığı yaratıyordu. Fakat zamanla bu ifadeler birer ret cevabı olmaktan çıkıp bir sistemin ipuçlarına dönüştü. Anladım ki, bu kitaplar rastgele bulunamayan nadir parçalar değil; bilakis dolaşımı baştan sınırlandırılmış, kimlerin okuyacağı aşağı yukarı belirlenmiş metinlerdi. Bu haliyle, iş insanı biyografileri ve şirket tarihçeleri yalnızca birer anlatı değil, aynı zamanda bilginin kimler arasında dolaşacağını belirleyen araçlar olarak işlev görüyordu.

Ve kimi zaman bu sınırlı dolaşımın dışına çıkıp metinlere farklı kanallar aracılığıyla erişildiğinde, beklenmedik tepkilerle karşılaşmak da mümkündü. Örneğin Türkiye’deki gayrimüslim iş çevreleriyle ilişkili bir biyografik metne doğrudan ulaşamayınca, dolaylı bir derleme kütüphane üzerinden okuma fırsatı bulup bunu paylaşmak, en yumuşak tabirle metnin aslında daha dar bir çevre için düşünüldüğünü hissettiren geri dönüşlere yol açabiliyordu. Benzer biçimde, bazı kurumsal yapılarda belirli isimler hakkında üretilecek ve dolaşıma girecek metinlerin önceden değerlendirme ve onay süreçlerine tabi olduğuna dair bilgilerle karşılaşmak da dikkat çekiciydi. Oysa modern anlamda kitap formu, yayımlandığı andan itibaren metni daha geniş bir okur kamusunun yorumuna açan bir mecra olarak düşünülür. Bu örneklerse, kimi durumlarda yalnızca anlatının üretiminin ve dolaşımının değil, yayınlandıktan sonra okur nezdindeki alımlanışının dahi çeşitli biçimlerde yönlendirilmek ve kontrol edilmek istendiğine işaret ediyor gibiydi.

Daha da ilginci, bu kitaplara ulaşma çabası beni klasik anlamda bir ‘okur’ olmaktan çıkardı. Artık mesele bir kitabı bulup okumak değildi; o kitabın var olup olmadığını teyit etmek, kimde olabileceğini tahmin etmek, hangi sahafa ‘düşebileceğini’ kollamak ve bazen de bir kurumun kapısını çalıp talep etmekti. Çoğu zaman bu kapılar doğrudan açılmıyor, araya ‘kurumsal iletişim’ gibi yeni bir eşik giriyordu. Bu eşik, arşivlerin soğuk ama öngörülebilir düzeninden farklıydı; daha ilişkisel, daha belirsiz ve çoğu zaman daha kapalıydı. Böylece fark ettim ki, mesele sadece kitapların nadirliği değil, aynı zamanda bilginin izinle dolaştığı bir düzene tabi olmasıydı.

Bu süreçte en öğretici olan şeylerden biri de kitapların dolaşıma giriş biçimleriydi. Bir kitabın sahafa nasıl ‘düştüğünü’, bir müzayedede neden aniden ortaya çıktığını ya da bir kütüphaneye nasıl bağışlandığını takip ettikçe, bu alanın görünmeyen damarları yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Sınırlı sayıda basılan, çoğu zaman numaralı olan bu kitaplar bazen sahipleri tarafından elden çıkarılıyor, bazen miras yoluyla dolaşıma giriyor, bazen de kıymeti bilinmeden raflardan sızıyordu. İşte bu ‘sızıntılar’, benim gibi arayanlar için neredeyse tek gerçek erişim kanalını oluşturuyordu. Böylece, aramak bir anlamda sızıntıları takip etmeye dönüşüyordu.

Zamanla şunu da fark ettim: Bu kitaplar yalnızca zor bulunan metinler değil, aynı zamanda bir tür koleksiyon nesnesiydi. Az bulunmaları, sınırlı dağıtımları ve çoğu zaman kurumsal bir prestiji temsil etmeleri, onları sıradan kitaplardan ayırıyordu. Bu nedenle, bir kitabı bulmak sadece bir metne ulaşmak değil, aynı zamanda belirli bir dolaşım ağının parçası haline gelmek anlamına geliyordu. Bu durum, bilginin erişimini yalnızca akademik merakla değil, aynı zamanda piyasa koşulları ve koleksiyonerlik pratikleriyle de ilişkilendiriyordu.

Bütün bu deneyimler, Türkiye’de iş insanı biyografilerinin ve şirket tarihçelerinin neden bu kadar ‘zor bulunan’ bir tür olduğunu da açıklamaya başladı. Burada belirleyici olan yalnızca teknik ya da ekonomik nedenler değil, aynı zamanda kültürel tercihlerdi. Aile şirketlerinin hâkim olduğu bir yapıda, bu tür anlatılar çoğu zaman geniş bir okur kitlesine ulaşması hedeflenen metinler olarak değil, aile içinde veya yakın çevrede dolaşan birer ‘hatıra nesnesi’ olarak kurgulanıyordu. Bu da hem anlatının içeriğini hem de dolaşımını doğal olarak sınırlıyordu.

Geriye dönüp baktığımda, baştaki o hayıflanmanın yerini daha farklı bir kavrayışın aldığını söyleyebilirim. Bu kitaplar gerçekten ‘yok’ değildi; ancak onları bulmak, sadece aramakla mümkün değildi. Aramak gerekiyordu elbette, ama yetmiyordu. Doğru sahafı tanımak, doğru müzayedeyi takip etmek, bazen doğru kişiye ulaşmak ve çoğu zaman da sabırla beklemek gerekiyordu. Belki de en önemlisi, bu kitapların nasıl bir dolaşım rejimi içinde var olduklarını anlamak gerekiyordu.

Bu nedenle, makalenin başlığındaki ifade artık benim için farklı bir anlam taşıyor. “Ne kitaplar aradım, zaten yoktular!” demek, bugün geldiğim noktada bir yokluk tespitinden ziyade, ironik bir kabul gibi görünüyor. Çünkü bu kitaplar yok değildi; sadece herkes için var değildi. Ve onları bulmak, çoğu zaman aramaktan çok, o kapalı dolaşımın sınırlarına temas edebilmekle ilgiliydi.

Sonuç olarak, Türkiye’de iş insanı (oto)biyografileri ve şirket tarihçeleri, açık bir yayın dünyasının değil, daha çok sınırlı, kontrollü ve parçalı bir dolaşım alanının ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanı anlamadan bu türü anlamak mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bu kısa yazı, yalnızca belirli bir kitap türünün izini sürmekten ibaret değil; aynı zamanda Türkiye’de bilginin nasıl üretildiği, kimler arasında dolaştığı ve kimler için erişilebilir olduğu sorularına da bir kapı aralamayı amaçlamaktadır.

Hamiş: Arayışlarım sürüyor; basılı olmasa da bir liste tutuyorum. Fakat burada isimlerini tek tek anıp fiyatları gereksizce şişirmeye de pek niyetli değilim.

 

 

NOTLAR

[1] Turan M. Türkmenoğlu, Sahaflar Çarşısı’nda Görüp İşittiklerim, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2023, s. 514.

[2] Bu tabiri sahaf Ümit Nar’ın merhum Lütfü (Seymen) abiyle ilgili, “Bir Tex Willer Vardı” başlıklı vefâyatından ödünç aldım. Ümit Nar, “Bir Tex Willer Vardı”, Müteferrika Kitabiyat Dergisi, Sayı: 68 Yaz 2025/2, s. 89-90.

[3] İsmail Kara, Aramakla Bulunmaz, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2014.

[4] Akansel Yalçınkaya, “Nâdir Bir Kitabın Peşinde: Ali Mansur Kimdir? ve Nâdiratının Kısa Hikâyesi”, Müteferrika Kitabiyat Dergisi, Sayı: 63 Yaz 2023/1, s. 233-240.

[5] Bu tür eserler Türkiye’ye özgü değildir; örneğin Japonya’daki bu tür eserler için bkz. Yuko Matsuzaki, “Seventy-five Years of Toyota: Toyota Motor Corporation’s Latest Shashi and Trends in the Writing of Japanese Corporate History”, in A. L. Bieri (Ed.), Crisis, credibility and corporate history (pp. 123-139). Liverpool University Press, 2014.

[6] Halil Solak, Kitap Sevenler Cemiyeti: Kütüphaneler, Aşklar ve Tesadüfler, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2023, s. 109-114.

[7] Enis Şahin (ed.), Vakıfbank Tarihi (1954-2019), Değişim Yayınları, Sakarya, 2020. İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi ile İstanbul Medeniyet Üniversitesi Ziraat Bankası Kütüphanesi dışında, Millî Kütüphane ile Rami Kütüphanesi gibi derleme kütüphanelerinde de bir nüshası bulunmaktadır.

[8] Davut Ökütçü (der.), Anılardaki Vehbi Koç. Koç-Yönder, İstanbul, 2023, s. 37-38.

[9] Nebil Özgentürk, 50 Yıllık Deniz Yolculuğu: Lucien Arkas-Her Şey Hayal Etmekle Başlar, Bir Yudum İnsan Yayınevi, İstanbul, 2015.

[10] Michel Rolph Trouillot, Geçmişi Susturmak: Tarihin Üretilmesi ve İktidar, İthaki Yayınları, İstanbul, 2015.

[11] Devam Eden Bir Hayal: Lucien Arkas İle Söyleşi, Jean-Luc Maeso (söyleşi), Cinzia Braggiotti, Jean-Luc Maeso (ed.), Birsel Uzma, Gözde Şakar (çev.), Yasemin Yıldırım Tacaloğlu, Burcu Erenoğlu (çev. ed.), Arkas Holding, İzmir, 2024. Bu kitap şükür ki Derleme Kanunu sayesinde biri Millî Kütüphane, biri Rami Kütüphanesi, biri de İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi olmak üzere üç kütüphane kataloğunda yer alıyor.

[12] Ali: Fotoğraflarla Ali Raif Dinçkök, İlkay Baliç (yay. haz.), Ofset Yapımevi, İstanbul, 2022.

[13] Cevabı az çok tahmin ettiğimden, kuruma ulaşmadan önce satıştaki kopyayı fiyatına bakmadan satın aldığımı belirtmeme gerek yok sanırım.

[14] Ahmet Çağan, Işıkla ve Tutkuyla 40 Yıl: Bayraktar Otomotiv Aydınlatma Grubu, Bayraktarlar, İstanbul, 2020.

[15] İzzeddin Çalışlar, Doludizgin: Son Yüz Yılın Üç Çeyreğinde Tezman Holding (1948-2023), Tezman Holding, İstanbul, 2024.

[16] Müteferrika’daki yazı çıktıktan sonra, bu yazımı Nuri M. Çolakoğlu’nun merhum Ali Mansur’un kızı Serra Mansur Soysal’a iletmesi sayesinde bu nadir kitabın bir nüshasına sahip olabildim.

[17] Erkut Yücaoğlu, Life is Beautiful with Loved Ones, LifeBook Ltd., London, 2020. Bilinen tek kopyası, Özyeğin Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde HC491.5.Y83 L54 2020 katalog numarasıyla kayıtlıdır.

Yazarın Tüm Yazıları
  • otobiyografi
  • sahaf
  • şirket tarihçeleri

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Tolga Yıldız ile söyleşi:

“İnsan aslında dikkatinin tarihidir.”

“Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.”

AYNUR KULAK

Sonraki Yazı

DENEME

Şiir öncesi olarak şiir

“Şiir öncesi dediğim yer, şiirin oluşmaya başladığı, sözcüklerin arandığı bir önce ve bu öncedeki arayışın şimdisi… O kadar ki, zamanın adeta durduğu, bu yüzden de yer sözcüğünü kullandığım bir genişlik.”

ERHAN ALTAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist