Varoluş ve ekmek – II:
“Bütün kötü şiirler samimidir”
“Burada samimiyetten kasıt duygulanımın ilk ve saf halinin olduğu gibi yazılmasının, kâğıda aktarılmasının iyi edebiyat olduğu düşüncesidir.”
Başlığa taşıdığım söz Oscar Wilde’a aittir. Önceki yazımızda genel hatlarıyla tarif etmeye çalıştığımız bir tür taşra yazarını hem kendileri hem de eserleri üzerinden sarih biçimde ifade ettiğini düşündüğüm bu söz, aşağıda örnekleriyle de görüleceği üzere, büyük oranda haklı ve kapsayıcıdır. Evet: “Bütün kötü şiirler samimidir.”
Samimiyet samimi midir?
Bu söz ilk bakışta kulağa tuhaf gelen, zihni gıdıklayan bir tınıya sahiptir; ironisi de tam burada doğar. Samimiyet pozitif bir kavramken, hem söylemde hem yazıda aranan bir ölçütken, burada yazıyı ya da eseri kötü ve başarısız kılan bir unsur olarak sunuluyor. “Samimiyeti nasıl bilirdik?” sorusuna gerçek hayatta “kötü bilirdik” diyen olmaz; ancak iş kurguya, edebi ürüne gelince durum tümden değişir. Bahse konu edeceğim yazarları ve eserleri sarih biçimde ifade eden bu söz, bu ediplerin yazarlık pratiğinde başarı için başvurdukları bir ölçüt, belki de çoğu zaman tek ölçüttür. Burada samimiyetten kasıt duygulanımın ilk ve saf halinin olduğu gibi yazılmasının, kâğıda aktarılmasının iyi edebiyat olduğu düşüncesidir. Eğer hissettiğimiz şeyi olduğu gibi söyler ya da yazarsak kendiliğinden bir başarı yakalamış, dahası bunu edebileştirmiş oluruz fikri hâkimdir. Kurguya, montaja, dolayıma hacet yoktur; samimiyet olduğu yerde bitiverir. Çünkü bu söyleme göre kurgu ve dolayım varsa, işin içine oyun ya da sahtekârlık girmiştir. Oysa her şeyden önce, sanat eserinin estetik bağlamında en önemli ilkelerden biri olan dolayım, burada samimiyet uğruna ortadan kaldırılır. İkinci temel sorun ise samimiyetin tanımında ve varlığa gelişinde ortaya çıkar. “Nedir samimiyet?” diye sorduğumuzda, bu anlayışa göre cevap nettir: İçimizden gelen şeyin olduğu gibi görünmesine izin vermek. Yani samimiyet, “içimden gelen şey”dir. Burada bir başka yanlış anlama belirir. İçten geldiğini varsaydığımız şeyin uzun bir evveliyatı olduğu, birçok aşamadan geçtiği gerçeği çoğu zaman hesaba katılmıyor. İçten gelen her şeyin şahsi ve muhterem olmayabileceği ihtimali de göz ardı ediliyor. Samimiyet vurgusu ve ona biçilen payenin kişinin kendi psikolojisiyle de alakalı. Şöyle ki, özne bu vurgu ve ölçütte şöyle bir ruh halinden hareket ediyor olabilir. Benden (özne) gelen şey samimidir; dolaysıyla doğru ve güzeldir. Bu durum, başkalarının ilgisizliğiyle büyüyen, kendine dönük yoğun bir ilgi ve acıma halinin, kişinin kendini fazlasıyla ciddiye almasıyla birleştiği bir ruh haline işaret ediyor olabilir. Burada insanı hem hüzünlendiren hem de yaralayan, marazi bir yalnızlık sezilir. Bu samimiyet testi ya da başarı kriteri, bahsedeceğim yazarların daha kitap isimlerinde başlar ve son cümleye kadar sürer. Biyografi ya da özgeçmiş bölümlerinde yoğun bir samimiyet gösterisi yapılır; ardından bu ton eserin tamamına eşit biçimde yayılır.
2006 yılında Van’da, düğün davetiyeleri ve küçük esnaf için reklam afişleri basan bir matbaada çıkan bir kitabın adına bakalım: Çocuklar Ağlamasın.[1] Gayet samimi, gayet açık. Başlık, edebiyatta işleme ve dolayıma gerek yok dercesine doğrudan konuşur: Çocuklar ağlamasın. Buna kimse itiraz etmez ama herkes de bunu güzel (estetik) bulmaz. Buradaki mesaj ilk elden akla ve kaleme gelen bir mesajdır, yani gücünü içten gelmesine ve işlenmemesine borçludur. Bu kriterle hareket edersek, yahut bundan estetik bir ölçüt devşirirsek tuhaf yollara saparız. Misal; bu akıl yürütmeye göre küfür en estetik ifade biçimi, en iyi edebiyatçılar da en iyi küfredenler olur; hatta Nobel Edebiyat Ödülü de büyük küfürbazlara verilmeli. Üstelik, küfür öfkeden beslendiği için, söz konusu edilen samimiyetten bile daha “harbi”dir. Aynı eserde geçen bir şiirin başlığı da “Ağlama”dır. İlk dizeler şöyledir: “Ağlama Gevre halam ağlama/ dökme gözün yaşın perçem üzerine/ yalnız sen değilsen civanını toprağa veren.” Son derece içli ve içten gelen bu dizeleri şiir olmaktan çıkaran ya da şiir yapmayan şey, tam da bahsettiğimiz samimiyet retoriğidir.
Burada bir parantez açmak gerekir. “Perçem” ve “civan” kelimeleri, edebi olanın sığındığı neredeyse tek alandır. Bu kelimeler bu tür edebiyat ortamı için sıradan değildir; kelime ve kalıplar bu tür eserlerde sıkça kullanılan ortak bir havuzdan alınmıştır. Gündelik dilin biraz dışına taşan bu kelime havuzu, taşrada edebiyatla uğraşanlara adeta bahşedilmiş bir kelime odası gibidir; anahtarları da sadece bu edebiyatçılarda bulunur odanın. Bu kelime havuzundan, “sol yanım, hüsran, avuntu, matem, aney (anne), heybe, ceylan, ürkek, kuytu, kuyu, zift, zindan, gece” gibi pek çok sözcük ve kalıp bolca alınır ve kullanılır. Samimiyet meselesinin biyografiden, yani özgeçmişten başladığını söylemiştik. Bu özgeçmişler genellikle çekilen acılarla, ödenen bedellerle, yokluk ve yoksunlukla dolu bir filmin fragmanı gibi kurgulanır. Eğitim hayatları ya sosyo-ekonomik sebeplerle yarım kalmıştır ya da çok zorlu koşullarda tamamlanmıştır. Köylerinde okul olmadığı için başka köylere gidip gelmişler ya da bir yatılı okulun acımasız kucağında yıllarca sabahlamışlardır. Elimdeki kitaplardan birinde,[2] tipik olduğu için buraya aldığım bir özgeçmişte şöyle denir: “Yine depremli bir günde … yerde … tarihinde doğmuşum.” Devamında ise şunlar yazılmış: “İlk üniversite sınavında 105 puan olan barajı aştım ama sağımdaki solumdaki arkadaşlarım da kazansın diye tüm doğru şıklarımı onlara da dağıttım…” Sonuçta sınavı kaybettiğini ve “hayat okuluna” devam ettiğini söyler şair. Hayat okulu da bu kelime havuzunun önemli kavramlarından biridir. Burada samimiyetin dozu biraz artmış, anlatı yer yer aktarmaktan çok ajitasyona yaklaşmıştır. Burada görüldüğü gibi, mezkûr yazarların şiirlerinde yoğun bir yakınma ve şikâyet hali vardır; bunu da son derece açık “samimi” bir biçimde dile getirirler. “Şimdi sana hiç sevilmemişliğin içinde/ çok sevilmişliğin mantığını açıklasam güler geçersin” diyen şair, bu açıklık tonunu sürdürür.
Bir örnek daha vermek isterim. Yıllar önce tanıştığım, elimde imzalı iki kitabı bulunan Vanlı bir şairin, Bağım Şen Değil, Ötmüyor Bülbülüm[3] adlı şiir kitabında, dönemin kent valisine yazılmış iki şiir yer alır. Birinde şöyle der: “Vali bey heyet ile geldi fuara,/ stantları gezdiler ara ara/ o an ben düşünüyordum kara kara/ acaba bana da uğrar mı bir ara.” Niyetini gizlemeyen bu dizeler, ilgiye ve muhtemel bir temas arzusuna işaret eder. Başka bir şiirdeyse bu temasın kurulamamasının hüznü dile getirilir. Bu örnekler, bir dönem Posta gazetesinde yayımlanan “Yurdum Şairleri” köşesini anımsatabilir; hem güldüren hem de insanın içine dokunan bir tarafı vardır bu tür şiirlerin. Bu geniş yazarlık yelpazesinin bir ucunda kendini fazlasıyla ciddiye alan ama yine aynı kelime havuzundan beslenen, nispeten daha iyi edipler varken; diğer ucunda olduğu gibi yazan, daha vasat, hatta daha zayıf eserler verenler vardır. Bu yüzden her birini tek tek değerlendirmektense; ortak özellikler, bildik serzenişler ve kalıplaşmış ikilemler üzerinden üretilmiş bu külliyatın genel bir tablosunu çizme çabasındayım. Zaten bu yazarlığı yazarlıktan çıkaran, eserlerini edebiyattan uzaklaştıran şey, farklı isimlere ve kişiliklere sahip olmalarına rağmen neredeyse anonimleşmiş olmalarıdır. Tüm şahsi vurgulara rağmen; seçilen konular, ortak kelime ve cümle kalıpları, klişe ifadelerdeki enflasyon, onları tek tek yazarlardan çok anonim bir yazarlık içinden seslenen isimsiz biri haline getirir. Sanki adı sanı, memleketi farklı olsa da aynı kanaldan beslenmiş; benzer kaderin ve kederin yükünü taşıyan; yorgun, kırgın kasabaların ortasına dikilmiş o bildik çirkin heykeller gibi dev bir taşra yazarı vardır karşımızda.
Edebi ölçütlere vurduğunda sınıfta kalsalar dahi şiir ve romanlarda satır aralarında karakteri unutup kendilerini konuşturan, karakter adına konuşup yazar mesafesini ortadan kaldıran bu yazarların ve eserlerin Dostoyevski yazınıyla ilginç bir akrabalığı vardır. Dostoyevski’nin edebi malzemesiyle bu yazarların malzemesi birçok yönden ortaktır: yalnızlık, idealleştirilmiş aşk, değersizlik, aşağılanma, beceriksizlik. Özellikle Beyaz Geceler’in anlatıcısına benzerler. Ancak edebiyatın büyüsü tam da burada ortaya çıkar: Aynı malzeme birinde derin, kalıcı ve sahici bir edebiyat yaratırken, diğerinde neden bunun çok gerisinde kalır? Bunun birçok sebebi varsa da, başlıca neden, Dostoyevski’de yazar ile karakter arasındaki mesafenin korunması ve derin bir estetik bilincin varlığı olsa gerek. Bu metinlerdeyse bu ince çizgi çoğu zaman görünmez; malzeme olduğu gibi bırakılır. Böylece edebiyat olma imkânı daha baştan zayıflar. Ben hem ilk yazıyı hem de bu yazıyı “iyi-kötü edebiyat” terazisine koymanın bir tür pusulasını şaşırmışlık olarak görülebileceği bilinciyle yazıyorum. Her şeye rağmen, bu edipler varoluşlarını kitap okuma ve yazma eylemi üzerine kurma konusunda büyük yazarlara denk bir tutku ve hırs içindeler. Daha teorik bir zeminde tartışılması gereken bu meseleyi burada keserken, son olarak benim yazarlarım diyebileceğim bu insanlara kendim adıma müteşekkir olduğumu belirtmek isterim.
Onlar büyük fuarlara değil; eski âşıkların kahvelerine, saz çalınıp türkü söylenen mekânlara, kitap kafelere yakışıyor gözümde – ve kasabalarda hâlâ varlığını sürdüren, yazın civara büyük kentlerden gelen bir iki sevgiliyi ağırlayıp kışın pinekleyen ve Aşkım Pastanesi adı verilen mekânlara…
Mezkûr mekanların arzu ve gerçek arasındaki mesafeden doğan hayal kırıklıklarına, yorgunluğa, yalnızlığa, her şeye rağmen kaybetmediği umuduna kafiyeli ve yazgılıdır bu yazarlar. Onları edebiyat ülkesinin kenar mahallelerinin yılgın ama umutlu sakinleri olarak düşünmeye, takip etmeye devam edeceğim.
NOTLAR
[1] Timurlenk Bozkurt, Çocuklar Ağlamasın, 2006 ,Van
[2] Gökmen Sakin, Otomatik Gelinler, Form Ofset, Ankara, 2012
[3] Muhsin Öztopçu, Bağım Şen Değil, Ötmüyor Bülbülüm, Karinja Yayınevi, Haziran 2014