• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?”

Waseem Ahmad Siddiqui'nin Depo’daki “…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?)” sergisinden yola çıkan, güvensizlik ve umut üzerine bir söyleşi.

Waseem Ahmad Siddiqui

MARİNA PAPAZYAN

@e-posta

SÖYLEŞİ

1 Ocak 2026

PAYLAŞ

Yerinden edilme kaygısı yalnızca mekânı mı ilgilendirir, yoksa aynı zamanda bir ölçek sorunu mudur? Bu kaygı, evinde olmayanların kişisel deneyimleri üzerinde nasıl bir etkiye sahiptir? Waseem Ahmad Siddiqui geçtiğimiz aylarda Depo’da “…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?” başlıklı bir sergi açmıştı. Ağırlıkla ses kayıtlarından, metinlerden ve çizimlerinden oluşan bu sergide, Siddiqui öncelikle kendi hafızasından başlayarak, yer değiştirmeye sadece mekânsal değil, aynı zamanda zamansal bir kesinti olarak yaklaşıyordu.

“Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?” sorusundan yola çıktıkları bu söyleşide,[1] Siddiqui ve sergisinin koordinatörlerinden Marina Papazyan güvensizlik ve umut üzerine konuşuyor.

Şu an geçmişte yaşadığım bir talihsizlikten dolayı endişeliysem eğer, bu geçmişte olduğu için değil, gelecekte tekrarlanabileceği içindir. Açıkçası, bu anlara dönüp baktıkça talihsizliklerin gelecekte tekrarlanacağı hissi de bir o kadar artıyor. Bu her an olabilir. Şiddetin sistematik tekrarı ya da az önce bahsettiğim anlamıyla zamanın tekinsiz tekrarı, günümüzde proleptik bir ‘kaygı’ olarak ortaya çıkıyor. Geçmişe sıkışmış talihsizlik, şimdiki zamana kaygı olarak nüfuz ediyor. Tam olarak da bu ‘şimdiki an’ yerinden yurdundan edilmiş insanların travmatik bir hal içerisinde kendilerini içinde buldukları andır. Bu, farkına varılması gereken bir andır! (Waseem Ahmad Siddiqui)


Ben yakın zamana kadar Depo’da çalışıyordum; Waseem’le de bu vesileyle tanıştık ve sergisini hazırlarken ona eşlik etmek şansım oldu. Waseem’in Depo’ya sergi önerisi oldukça açık uçluydu. Bu sebeple –ya da bu sayede– ilk görüşmeden itibaren kendimizi uzun bir muhabbet içerisinde bulduk. Sık sık ‘böyle bir zamanda’ sergi yapmanın çelişkisini konuşuyorduk. Her hafta yazışmalarımıza çoğunlukla bizzat etkilendiğimiz bir olaydan bahsederek başlıyorduk. Aylar içinde hem doğal olarak arkadaş olduk hem de hayatlarımızda konuşmaya alan ya da zaman bulamadığımız hisleri, konuları, soruları, güvensizlikleri ve hayal kırıklıklarını birbirimize anlattık.

Serginin sonunda Ernest Bloch’un ‘hayal kırıklığına uğramış umut’ olarak çevirdiğimiz disappointed hope kavramına referans veren bir iş vardı. Bu duvara projektörle yansıtılmış yazı da, tıpkı serginin ismi gibi bir soru işaretiyle bitiyordu: “Hayal kırıklığına uğramış umut?”

Benim sorduğum şu soru serginin de ismiydi: “Evinizde kalabilir miyim?” Bu soru hayatımda oldukça kişisel bir yerde duruyor. Fakat doğrudan bu soruya geçmeden, önce konuşmanın başlığı üzerinde durmak daha doğru olur: “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?” diye bir soru soruyorum. Evet, bu ifadeyi Ernst Bloch’un Umut İlkesi[2] kitabından ilham alarak kullanıyorum, bir soru işaretiyle birlikte. Ama burada ilginç bir durum var. Sorduğum bu sorunun Türkçeye çevirisi daha yüklü bir anlam taşıyor gibi geliyor bana.

Belki şu an karşılıklı konuşarak bu soruyla ne söylemeye çalıştığımı anlamak doğru olur. “Evinizde kalabilir miyim?” benim şahsımla mı ilgili, yoksa hakikaten hepimizin içinde bir yerlerde sakladığı ve seslendiremediği bir ifade mi? Bu soruyu sorarken şunları da aklımızda tutalım istiyorum: Filistin’de süregelen soykırımı, onur yürüyüşleri üzerindeki baskıyı, Hatay’daki orman yangınlarını, kadınların maruz bırakıldığı şiddeti, Hindistan’da Narendra Modi’nin hükümetinin otoriter rejiminin azınlıklaştırdığı Müslümanları. Bu yaşananlar ne sadece bana ne de size ait; hepimize ait. Eş zamanlı olarak bu kadar çok şey olup biterken, bunların her biri birer hakikat taşıyor. Bir duygu taşıyor. Bir gerçeklik taşıyor. Bazıları hemen yanı başımızda oluyor. Bazıları uzakta bir yerde oluyor. Biz de bunlara yakından ya da uzaktan bir şekilde tanıklık ediyoruz. Bu yaşananlara tanıklık ederken bizim ‘empatimiz’ tam olarak nerede duruyor? Bu soruyu zaman zaman kendime soruyorum. Yemek yerken, dışarıda yürürken, gün batımını izlerken bir yığın soru soruyorum.

…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?) Sergisi, Waseem Ahmad Siddiqui, 6 Mayıs – 12 Temmuz 2025, Depo.
Fotoğraf: Serra Akcan 

Bununla birlikte elbette benim de kişisel bir hafızam var. Kişisel olan, zaman zaman parantez içine aldığımız, bazen ise alamadığımız bir hayatımız var. Annem var, kardeşim var. Arkada bıraktığım bir ev var. Onları da zihnimde tutuyorum. Annem bazen beni arıyor: “Şu an çok hastayım”, “Şu an evimizde elektrik yok”, “Sen burada yoksun”, “Sen burada uzun zamandır yoksun” diyor, “Ne zaman tekrar birlikte yaşayacağız?” diye soruyor. Bana eş zamanlı olarak tüm bu şeylerin –olayların, vakaların– tanınabilirliği sorusu önemli geliyor. Biz bu meselelerin ne kadarını tanıyoruz? Ne kadar tanınabiliyoruz? Bunu Walter Benjamin de sorguluyor. Şimdiki zamanın tanınabilirliğinden bahsediyor. Bu soruyu senelerdir soruyorum. Nedense bu soruyu hayatımdan uzaklaştıramıyorum. Bu soruyu neredeyse sürekli tekrarlıyorum. Bu sorunun elbette sınırları var ama yine de bana böyle bir zamanda bunu sormakta ısrar etmek kıymetli geliyor. Serginin ana motivasyonu da buydu. “Evinizde kalabilir miyim?” diye sorarken, aslında şimdiki zamanı anlamaya çalışıyordum. Şimdiki zamanın tanınabilirliği meselesi üzerinde durmaya çalışıyordum. Bu aynı zamanda umutla ilgili, belki de hepimizin kolektif umuduyla ilgili. “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?” diye düşünürken, bu umudun çok geç olmadan, tanınıp tanınamayacağı soruyordum.

Belki biraz da senin “hayal kırıklığına uğramış umut” olarak çevirdiğin terimin, hem geçmişle hesaplaşmaya hem de şimdiki zamanla yüzleşmeye çalışan mücadele ve literatürlerle nasıl ilişki içinde olduğunu konuşabiliriz. Örneğin soykırım çalışmalarının daha çok Holokost’u merkeze alan kollarında sıkça kullanılan ‘melankoli’ veya ‘yas’ gibi terimlerle, ya da sol mücadele içerisinde zaman zaman ‘yenilgi’ olarak addedilen anla ya da durumla ilgili bize ne söylediğini.

Ernst Bloch’un Umut İlkesi’nde tarif ettiği ruh halinin (‘hayal kırıklığına uğramış umut’) kötümserlikle bir ilişki içerisinde olsa da, ondan bir o kadar da ayrıştığını düşünüyorum ve bu ilgimi çekiyor. Başka yazarlar gibi (bkz. Jean Améry) hınçta ya da melankolide kalmayı önermiyor Bloch. Filistin’deki soykırımın faili Siyonist ideolojinin temelindeki, Holokost’u istisnaileştiren (exceptionalize) siyasi ve düşünsel geleneklerden kavramsal ve duygulanımsal olarak gerçekten ne kadar ayrıştığımızı daha da çok irdelememiz gereken bir dönemdeyiz. Sömürgecilik ve soykırım suçlarına da, az önce bahsettiğin diğer olgulara da geçtiğimiz 10-15 senenin ötesinde, daha geniş bir ölçekte bakmamız gerekiyor. Burada “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?” derken “kendimize dönelim, içimize bakalım” gibi bireyci bir yaklaşımı ya da melankolide ya da yasta takılı kalan bir duygudurumu kastetmediğinin altını çizmek lazım yani. Aksine, düşünsel ve duygusal olarak daha geniş bir ölçeği ve tabiri caizse kıvraklığı olan bir yaklaşımın var.

Evet. Bu kelimeler zaman zaman bencilliği veya kendimizi koruma dürtüsünü çağrıştırabiliyor. Galiba bu kullandığımız dilin beraberinde getirdiği bir yanlış anlaşılma. Bahsettiğimiz sorunların bitmek bilmeyen bir ölçeği var ve tabii bir üst yapıya ve faile işaret ediyor. Bir yanda bu suçu işleyen tam olarak kim diye düşünüyoruz. Ama bu özne her kim ise ölçekle olan problemimizden çok uzakta bir yerde durmuyor. Fail zaman zaman komşum, dışarıda karşılaştığım bir insan ya da en yakın arkadaşım olabilir. Ben elbette bu öznelere işaret ediyorum ama yine de onlara işaret ederken sorunun onlarla başlayıp bitmediğini biliyorum. Hemen yanı başımızda olan bir şeyle muhatap olmaya ya da konuşmaya çalışıyorum. Karşılıklı konuşmaya çalışıyorum. Çoğu zaman dinleyerek konuşabilme ihtimalini yaratma çabasındayım. Umudu ve failliği konuşurken de çok dikkat etmek gerekiyor, çünkü ikisi de çok kaygan bir zeminde duruyor. Kendimize fazla döndüğümüz zaman kimlik de tutunulamayan bir şeye dönüşmeye başlıyor. Çünkü failin yeri ve zamanı çok kısa aslında. Fail artık o yer ve zamanda olmadığında biz birbirimize dönmeye başlıyoruz. Az önce söylediğin o hınç, öfke, vb. duyguların muhatap olamadığı bir özne var. Yani o (fail) yok, görünmüyor. (Fail) var ama ona ulaşılamıyor. O zaman benim seninle, yanı başımdaki komşumla ya da herhangi bir yakınlık kurduğum insanla konuşurken nasıl konuşmam gerektiği sorusu daha da önemli hale geliyor. Zaman zaman sanki yakınımdaki o özne faile dönüşüyor. O zaman maalesef biz birbirimizin yakalarına tutunmaya başlıyoruz. Buna çok dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hani sana bir sorudan daha bahsetmiştim ya… En somut haliyle: “Ben neden hâlâ sana güvenemiyorum?”

Waseem Ahmad Siddiqui, Aile Arşivi, Dada Rahmatullah Khan, Şalimar Bahçesi. (Sergiden)

Bunu karşılıklı konuşurken oradaki ‘sen’ ben oluyorum. Bu soruyu sen bana sorarken ben de aynı şeyi düşünüyor olabiliyorum. Ben T.C. vatandaşıyım sonuçta, sen natrans bir erkeksin, vb. Birbirimize güvenmememiz için ortada sebepler var ve bunların toplumsal bir ölçeği var. Az önce kimliğin kayganlığından bahsederken, kimliklerintoplumsal ölçeğini ve toplumsal mücadeleler için işlevini küçümsüyor ya da reddediyormuşuz gibi anlaşılmasından endişe etmiştim. Kimliğin bu yönlerden önemini yadsıyamayız. Öte yandan, kimliklerimizi tarif etmek için kullandığımız kelimeler soykırımların, sömürgeciliğin, göçmenliğin özneler ya da topluluklar üzerinde yüz yıllar boyunca sürecek etkisini tanımlamaya yetmiyor elbette. Mücadeleyi sürdürebilmek için her gün bu deneyimi tekrar tekrar tarif etmek zorunda kalmamak için de kullanıyoruz kimliği. Burada ise karşımıza kimliğin bizi ‘kutulara sıkıştırdığı’ savını kullanan ama bununla başka bir şeyi kasteden –beyaz üstüncülük, patriyarka, vb.– sağ hareketler var. Biz meseleyi şu an bu ikilik içerisinde konuşmuyoruz aslında. Bir yandan her ikimiz adına şu soruyu da aklımızda tutuyoruz: Benim bu deneyim dışında, bu aşağılanma dışında, bu ezilme dışında bahsedebileceğim başka bir şey var mı bana dair? Kendimi bir şekilde parçası olarak gördüğüm, yoldaşım olarak gördüğüm insanlarla aramdaki hiyerarşileri ve çelişkileri de düşünüyorum. Bunların da dışında bir şey var mı bana dair? Bu soruları sorabilmeyi de, senin “umudum” ya da “Ben sana niye güvenemiyorum?” diyebilmeni de kendine ait bir şey arayışında önemli bir adım olarak görüyorum. Konuyu tersinden ve Türkiye üzerinden düşünürsek, buradaki egemen ulus da –Türkler– kendine dair egemen olmak dışında bir şey olmadığından şüpheleniyor olabilir.

Güven ve güvende olmak meselelerine gelirsek; –ki bu ikisi ayrı şeyler– senin bana ben ben olduğum için, benim sana sen sen olduğun için güvenebilmem mümkünken, diğer yandan içinde bulunduğumuz toplumsal hiyerarşiler bu güven ihtimalini yok ediyor. Bu hepimizin yaşadığı bir çelişki; özellikle Türkiye gibi etnogratik, soykırım sonrası bir toplulukta. Bu durumda birtakım alışılmış kalıpların ötesinde birlikte bir şey kurma umuduna nasıl yeniden yaklaşılabilir? Umut ve hayal kırıklığı da devamlı tekrar eden bir döngü belki de. Belki de bizimkisi temelsiz bir inanç.

Waseem Ahmad Siddiqui

Bu soruna geleceğim ama öncelikle şunu söylemek istiyorum: Aslında kelimelerle olan derdimiz her seferinde tekrar kendini hatırlatıyor. Örneğin, ‘umut’ diyoruz ama bu umudun bir başkasında nasıl bir karşılığı var? Ne demeye çalışıyorum? Yani öyle bir zamandan geçiyoruz ki –ki bu bence Aydınlanma sonrasının devam eden etkisi olsa gerek– kullandığımız bütün harfler, virgüller, her bir nokta işareti sanki bir şey söylüyor: “Hayır, hayır, onu demek istemiyorum, geri alıyorum.” “Hayır, hayır, öyle bir şey değil.” “‘Evinizde kalabilir miyim?’ diye soruyorum ama hayır, onu demek istemiyorum. Aslında bunu demek istiyorum.” ya da “‘Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?’ derken şunu demek istiyorum” gibi gitgeller yaşamak çok tuhaf. Dille ilgili bir problemim var; özellikle de dil başka bir dil olunca.

Bazen kendi kendime düşünüyorum: Düştüğümüz hallere bak. Neleri konuşuyoruz? Güven ve güvensizlik üzerine konuşuyoruz. Güvenmek üzerine düşüyoruz. Bir yandan da bu sıradan kelimelere dönüp durmamızın hayatımızda bir kıymeti olsa gerek. Demek ki buna ihtiyacımız var. Bazen de unutuyoruz bu kelimeleri. Hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki, sıradan olan şeyleri düşünebilmek bile kıymetli. Az önce seninle konuşurken, aklıma geldi: “Neden ben sana güvenemiyorum ya da sen bana güvenmiyorsun?” Bu kadar uzun bir zaman geçtiği halde? Bu güvensizliğin sebebi nedir? Bu mesele beni çok düşündürüyor. Her şeye rağmen galiba insan olduğumuzu unutuyoruz. Hepimizin bazı kusurları var ama herhalde başkalarına da ihtiyacımız var. Hatta tam olarak en yakın dostun bu tip hata ve kusurlar hakkında kişiyi dürtmesi gerektiğine de inanıyorum. Ama bir yandan da şöyle bir soru da soruyorum: Neden bu kadar zaman alıyor? Belki çok varoluşsal bir soru: Daha ne kadar kaldı? Bu soruları kişisel bir yerden soruyorum ama kolektif bir karşılığı da var elbette. Niye birbirimize güvenmekten bu kadar korkuyoruz? Niye bu kadar çekiniyoruz? Hepimizin taşıdığı bir kimlik var. Kimlikleri inkâr etmiyorum. Ama burada bir tuhaflık var. Galiba bu ‘yabancı’ olmanın da getirdiği bir his. Belki de bu yüzden kimliklerden her seferinde uzaklaşma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü bu kimliğin yarattığı bir sıkışmışlık hali var. Sürekli bir çaba var orada. Bir araya gelebilmek için bir çaba var. Hepimizin kimliklerinden kaynaklanan farklı bir gerçekliği var ama her şeye rağmen hiç mi ortaklık kurduğumuz bir şey yok? Ortaklık kurabileceğimiz bir yer üzerinde durmak neden bu kadar zor? Bunu hakikaten aklım almıyor. Bu deneyim yabancı olma deneyimi. Yabancı dediğim özneyi biraz daha açmak istiyorum. 20 senedir Türkiye’de yaşıyorum. Fakat olur ya insan hali, zaman zaman kendime yabancı hissediyorum. Tamam, bunu kabul ediyorum. Ben bir yabancıyım. O zaman buralı olanların deneyimini merak etmeye başlıyorum. Yani sizler için bir araya gelmek niye bu kadar zor? Liseyi ve üniversiteyi yatılı okudum. Çeşitli yerlerden gelen Ermeni, Kürt, Alevi ve Müslüman arkadaşlarım oldu. Onları dört kulakla dinledim. Hepimizin ortak dertleri var. Hepimiz bir şeyleri dert ediniyoruz. Bizi ayrıştıran faile ulaşamamış olmamız bir trajedi. Yani bu bir trajedi olsa gerek. Ortaklık kurabileceğimiz alanlar niye bu kadar dar? Bir araya gelebileceğimiz ya da konuşabileceğimiz yerler, alanlar niye bu kadar dar? İşaretle gösterebileceğimiz bariz bir fail var, bunu inkâr etmiyorum. Ama bunun ötesinde ya imkânsızlığında birbirimize güvenebilmek adına alternatif nasıl bir yol alabiliriz?

…Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?) Sergisi, Waseem Ahmad Siddiqui, 6 Mayıs – 12 Temmuz 2025, Depo.
Fotoğraf: Serra Akcan

Öncelikle yabancılık meselesinden başlayayım. Türkiye’de doğmak yabancı olmamayı ya da hissetmemeyi garanti etmiyor, biliyorsun, bizim gibiler gibi. Ülkedeki bariz etnik hiyerarşinin ötesinde hâlâ pek de açık konuşulmayan, ırksallaştırılmış şiddet ve ayrımcılık var. Türkiye’de göçmenlerle dayanışan hareketlerin ve toplulukların da ırkçılığı tanımlarken bu iki farklı ayrımcılığı birbirine karıştırdığını görüyoruz. Kendimiz de zaman zaman büyük ihtimalle bu hataya düşüyoruz. Bir yandan da senin “Faile ulaşabiliyor muyuz ki?” sorgulamana içimden şunu söylemek geçiyor: Failin söyleyebileceğimiz adları var. Çoğunun adresini de biliyoruz. Öte yandan, içinde bulunduğumuz zamanın sınırlarını aşan failler ve faillikler var. Onlarla hakiki bir biçimde hesaplaşmak çok daha güç.

Partha Chatterjee 

Arada çok hassas bir çizgi var, hassas bir yer var, çok hassas bir nokta var. Galiba orada durmak çok kolay değil. Bu yüzden kimlikle ya da kimlik siyasetiyle ilgili konuşurken şunu da eklemek isterim: Bu konuda Partha Chatterjee önemli bir şey söylüyor. Chatterjee, W. E. B. Du Bois’un kullandığı quasi-colonialism kavramına referans veriyor.[3] Ben o quasi kelimesinin ne olduğunu bilmiyordum. Türkçede ‘gibi-gibi’ anlamına geliyor. Hem var hem yok anlamına geliyor. Partha Chatterjee, Avrupa’nın sözde misafirperverliği üzerine konuşuyor, ki artık bu kavramdan da yorulduk, değil mi? Bununla ilgili artık konuşmak istemiyoruz. Bu kavramlar artık eskide kalmış, bunlar ana akım kavramlar diye düşünüyoruz. Ancak az da olsa bir dakikalığına bu kavram üzerinde durursak, Partha Chatterjee, Türkiye’yi de dahil ederek başka türlü okuma yapıyor. Bu coğrafyalarda sömürgeciliğin tarihsel olarak ve şimdiki zamanda hem var olduğunu hem yok olduğunu anlatıyor. Bu gri bir alan. Sömürgecilik var. Bugün var, yarın yok ama öbür gün tekrar var. Bu tamamen yok anlamına gelmiyor. Bu tamamen var anlamına da gelmiyor ama bu gri alanı ciddiye almamız gerektiğini düşünüyorum.

Bitirmeye yaklaşırken, bahsettiklerimizin bazen çok soyut, bazen ise çok somut anlaşılmış olabileceğini fark ediyorum. Anladığım kadarıyla serginin ilk konuşmasında[4] Ouaees Hommous sana neden sergi yaptığını sormuş. Benim kendime ve herkese de sürekli sorduğum bir şey. Ne gerek var, ne işe yarayacak, nasıl bir mekân, nasıl bir zaman… Ama bir yandan da senin yaptığın sergide aslında daha fazla metin ve anlatı merkezde. Bu anlatı da aslında senin için çok hassas bir yere tekabül ediyor ve tamamıyla sana ait. Bir yandan da tamamıyla sana da ait olmayan bir yanı da var;milyonlarca insanın maruz bırakıldığı şiddetli bir yerinden edilme ve göç deneyimi. Ardından da bu suçun muhatabını bulamama hali. Faili bulamamanın ötesinde dinleyecek kişiyi de bulamama. Kendine bir yoldaş bulamama.

Sen bize ilk yazdığında mail’inin başlığının “Sonunda cesaretimi topladım ve size yazıyorum” olduğunu hatırlıyorum. Bunun yaşamında bir nevi dönüm noktası olduğunu söylemiştin. Ben bunu şöyle yorumluyorum: İzleyiciye de, Depo’ya da, sana ya da ona da güveniyor muyum, emin değilim ama yine de deneyeceğim. Sonuç olarak aslında çok cömert davrandın. Sergide göç deneyimini gün gün anlattığın ses kayıtları var. Aynı zamanda ailene –ne yazık ki yanı başında olması gereken ama olamayan ailene– uzaktan baktığın işler de var. Bu özlemi ve haksızlığa uğrama duygusunu çok açıkça da ifade ediyorsun yazılarında. Sonuçta kendini nasıl hissediyorsun, merak ediyorum. “Bunu yaptım da değdi mi?” diye çok soruyorum kendime. Kendi ailemin hikâyesini, kendi hikâyemi, kendi gerçek duygularımı ancak başka bir anlatının içine yerleştirip paylaşabiliyorum. Yazı yazdığımda ne düşündüğümü açıkça söylemekte çok zorlanıyorum. Türkçe konuşmak ve yazmak zaten çeşitli sebeplerden dolayı oldukça çatışmalı bir alan. Kendimi tamamıyla güvende hissetmediğim bir alan. Hisseden var mıdır, onu da bilmiyorum. Ama merak ediyorum, sen şimdi kendini nasıl hissediyorsun?

Şu an mı? Şöyle söyleyeyim; her seferinde bir şeyi paylaştıktan sonra sanki vücudumun bir parçası eksilmiş gibi hissediyorum. Bu çok tuhaf bir his. Her adımda henüz hazır olmadığımı hissediyorum. Bunu çok sık yaşıyorum. Son zamanlarda daha sık hissediyorum bunu. Hem kendime hem de Zilan’a da şunu çok söylüyorum: “Hazır hissetmiyorum.”

Nasıl derler Türkçede? Sanki sırtımda bir bıçak var ve yaslandığım anda bana batıyor. Böyle bir his. Sorduğun soru zor. Bu nedenle, hem iyi hissediyorum hem de başka şeyler hissediyorum diyebilirim. En azından paylaştığım için. Ama bu paylaşmanın ölçüsü de galiba daha çok artmalı diye düşünüyorum. Bu daha çok paylaşılmalı; yani artık sizin de daha çok kulak vermeniz gerekiyor. Bu sefer ben bir kulaklarınıza fısıldadım. Bu sefer böyle oldu. Bir dahakine belki siz davet edersiniz; beni değil, başkalarını, çünkü bu paylaşım alanına ihtiyacımız var. Açıkçası bugünlerde süreklilik üzerinde de düşünüyorum. Bu sergiden sonra nasıl hissediyorum sorusunun ötesinde, bunun sürekliliğini nasıl sağlayabilirim? Nasıl hayatta kalabilirim?

Hatırlarsanız, Hannah Arendt’in solitude olarak kullandığı bir kavram var. Aslında‘yalnızlıktan’ kurtulmanın yolunu anlatıyor. Solitude aslında bir tür tek başına olma haline işaret ediyor ama Arendt aslında yalnızlığın ne kadar vahim olduğunu anlatıyor. Ben bunun tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Aslında seninle az önce konuşurken, Hannah Arendt’in en sıradan olan kelimeler üzerine, mesela yalnızlık üzerine düşünmesinin tesadüf olmadığını fark ettim. Arendt, siyaset bilimi ya da siyaset bilgisiyle uğraşıyor, bu alanlarda düşünüyor ama ilgilendiği şeyler çok temel, en sıradan şey. Yalnızlık üzerinde düşünüyor. Solitude üzerine düşünüyor. Bu kavramın üzerine düşünürken benim başkalarına her zaman ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Bir yandan solitude, tek başına olmak anlamına geliyor. Buna ihtiyacımız var. Fakat diğer bir yandan benim başkalarına da ihtiyacım var. Yalnızlığın neye dönüştüğünü, Hannah Arendt Kötülüğün Sıradanlığı[5] kitabında anlatıyor. Yalnızlık arttıkça öznenin nasıl totaliterleştiğini anlatıyor. Bunun üzerine düşünmek bana hâlâ çok kıymetli geliyor. O yüzden nasıl hissettiğim sorusunun yanıtı: Sanırım, solitude içerisinde kalabilirim ama derin bir yalnızlık içinde olmak istemiyorum. Sizlere ihtiyacım var, çok teşekkür ederim.

Bizim de sana…

 

 

NOTLAR

 

[1] “Umudum hayal kırıklığına mı uğradı?” adlı bu söyleşi, Depo’daki sergi kapsamında, 2 Temmuz 2025’te çevrimiçi düzenlenmişti.

[2] Ernst Bloch, Umut İlkesi-Cilt 1, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007.

[3] Partha Chatterjee’nin, Homi K. Bhabha’nın 2013 Inaugural Global Thought Lecture with Homi K. Bhabha başlıklı konuşmasındaki yorumuna referansla. Yorumun bahsettiğimiz kısmı şu şekilde: “Du Bois ve quasi-colonialism tartışması için teşekkürler. Asya ve Afrika’daki sömürge sonrası uluslarda, herkese formel olarak eşit vatandaşlık hakkı verildi. Tam olarak ‘gerçek’ vatandaş değil ama başka bir şey oldular. Bunlar dışında üçüncü bir kategori de var: Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yeni göçmenler. ‘Yabancı’ kategorisi onlara karşı direkt kullanılıyor. İnsanlar “Onları dışarda tutun” veya halihazırda içeridelerse “Dışarı atın” diyebiliyor. Onların durumu üçüncü ve farklı bir durum.” (Çeviri bize ait.)

[4] “şimdi zamanı!” adlı, Waseem Ahmad Siddiqui ve Ouaees Hommous arasındaki bu söyleşi Depo’daki sergi kapsamında, 12 Haziran 2025’te çevrimiçi düzenlenmişti.

[5] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, çev. Özge Çelik, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.

Yazarın Tüm Yazıları
  • …Şimdi! (Evinizde kalabilir miyim?) Sergisi
  • Waseem Ahmad Siddiqui

Önceki Yazı

DENEME

Çöküşün eşiğindeki bir dünyaya dair

“İş Bankası Kültür Yayınlarının 21. Yüzyıl Kitaplığı dizisi milenyum dönümünde distopik bir bilimkurgu serisi olarak pazarlanabilirdi! Maalesef bilimkurgu olmayan bu korkutucu kitaplar yan yana geldiğinde yaşadığımız karabasan daha da net ortaya çıkıyor.”

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 1

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: AKP’nin Kültür Savaşı / eskidendy / Hannah Arendt ve Avrupalı-olmayan Halklar / Her Şey / Hukukun Yapay Zekâyla İmtihanı / Kültürün İcadı / Sanat ile Hayat / Soluk Salıncağı / Soyu Yeniden Düşünmek / Sustuğum Yerden

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist