Çöküşün eşiğindeki bir dünyaya dair
“İş Bankası Kültür Yayınlarının 21. Yüzyıl Kitaplığı dizisi milenyum dönümünde distopik bir bilimkurgu serisi olarak pazarlanabilirdi! Maalesef bilimkurgu olmayan bu korkutucu kitaplar yan yana geldiğinde yaşadığımız karabasan daha da net ortaya çıkıyor.”
Yılbaşı sarhoşluğunu atlattıysanız: Milenyum sarhoşluğunu, yeni yüzyılın ilk zamanlarını hatırlıyor musunuz? Tam çeyrek yüzyıl öncesi. Yeni bir binyıla ve yeni bir yüzyıla giriyorduk. Dünyada açlık, yoksulluk yok değildi, ama artık bunların sonu yaklaşmıştı, bütün dertlerin üstesinden gelinecekti; müthiş bir iyimserlik hâkimdi; M.S. 1000 ile 2000 yılları arasında anlamsız karşılaştırmalar yapılıyordu, önceki binyıla ve yüzyıla göre ne kadar büyük ilerlemeler katetmiştik! Açlığın ve savaşların önüne geçilebilirdi, zaten Tarihin sonu gelmiş, kapitalist barış dünyaya hâkim olmuştu, McDonalds şubelerinin hamburger sattığı ülkeler birbirleriyle savaşmıyordu, demek ki herkes hamburger yemeye başlayınca dünya bir barış cenneti olabilirdi. Sosyal medya henüz icat edilmediği, şirketler ve devletler interneti ele geçirmediği için İnternet sonsuz bir bilgi ve bilgelik kaynağıydı.
Gerçi Filistin yine işgal altındaydı, Orta Doğu diye adlandırılagelen Batı Asya coğrafyası yine kaynıyordu, darbeler ve iç savaşlar arasında gidip gelen Afrika ülkelerinin değişmeyen durumu, apartheid’ın sona ermesiyle görmezden gelinebiliyordu, Avrupa’nın ortasındaki Bosna savaşı ve soykırımı da arızi bir durumdu zaten, Batı el koymuş, bombalarıyla sorunu gidermişti. Emperyalizm modası geçmiş kelimeler deposuna atılmıştı.
Milenyumun en baş ağrıtan, korkutan problemi Y2K idi: Bilgisayarlarda tarih bilgisi o zamana dek sadece iki haneyle tutulduğundan, 2000 yılı başlayınca dünya çapında bir enformatik kaos bekleniyordu. Öyle bir şey olmayınca yeni binyıla neşe içinde girdik; bir yıl önce Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü protestoları ya da dünyanın müzmin yaraları da bu neşeye gölge düşürmemişti. Küresel iklim değişikliğinden söz edenlerse pek azdı. Nitekim ozon tabakasının incelmesi durmamış mıydı?
Oysa bu neşeli yeni yüzyıl çok ama çok kısa sürdü, iki yıl bile değil; 1 Ocak 2000’den 11 Eylül 2001’e kadar…
25 yıl sonra geldiğimiz noktaya bakın. İş Bankası Yayınlarının 21. Yüzyıl Kitaplığı dizisi milenyum dönümünde distopik bir bilimkurgu serisi olarak pazarlanabilirdi! Maalesef bilimkurgu olmayan bu korkutucu kitaplar yan yana geldiğinde yaşadığımız karabasan daha da net ortaya çıkıyor. (Bu nedenle, 2025’in kitabı bence 21. Yüzyıl Kitaplığı dizisinin ta kendisi.) Hele bu manzaraya milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve otoriter rejimler de eklenirse…

Pablo Servigne ile Raphaël Stevens “şimdiki nesiller için çöküşbilim elkitabı” hazırlamışlar bile: Her Şey Nasıl Çökebilir? adındaki kitap kolapsoloji (çöküşbilim) adındaki yeni disipline disiplinlerarası bir giriş.
Çöküşbilimcilerin küresel iklim değişikliğine dikkat çekenler gibi “felaket tellalı” diye adlandırılıp alaya alınacağı kesin. Ama Dupuy’a göre kolapsolojinin ana teması tam da bu:
“Felaket, reddetmek zorunda olduğumuz berbat bir kader olduğu içindir ki gözümüzü tam da ona dikmeli, bir an bile onu gözden kaçırmamalıyız.” (s. 161)
Hans Jonas “felaket gerçekleşmesin diye kehanette bulunulur," diyor, “biz ise (35 yıl sonra) bir adım daha atıyor ve bu kıyametten kaçınmanın zor olacağını, sadece bazı sonuçlarını hafifletmeye çalışabileceğimizi belirtiyoruz.”
Aslında çok önceleri, ta 1972’de Roma Kulübü raporunda, “işler böyle giderse” yani bu büyüme hızı ve doğal kaynakların bu şekilde kullanılmasıyla sürdürülemez bir noktaya, bir çöküşe sürükleneceğimiz uyarısı yapılmıştı. Rapordaki kritik tarih 2100 idi, o sırada hesaba katılmayan önemli bir faktörün, küresel iklim değişikliğinin bu tarihi epey öne çekebileceği konuşuluyor şimdi.
Servigne ve Stevens’a göre Roma Kulübü raporunun yazıldığı sıralarda, hatta 1970’lerin sonuna kadar hâlâ sürdürülebilir kalkınma imkânı vardı, ama 1990’lı yıllarda doğal kaynakların sunduğu sınırlar aşıldı, son otuz yıldır “bir bütün olarak insanlık her yıl, ‘bir gezegenden fazlasını’ tüketiyor ve ekosistemler bozuluyor (s. 4).
Her şeyi bile bile dünyayı tüketmeye devam ediyoruz, üstelik sürekli ivmelenen, üstel bir büyüme bu. Bu kartopu gibi büyüme 2010’lardan beri bir çığa dönüşmüş durumda ve “içinde yaşadığımız dönem, açıkça bir çöküşün hayaletiyle damgalanmış bir dönem.”
Özetle: Küçülmenin imkânsız ve uygulanamaz olduğu gerçeği bir yana, fiziksel büyümenin sınırlarına varmış durumdayız ve tam gaz ilerlemeye devam ediyoruz. Geri dönüşün mümkün olduğunu varsayan küçülme teorileri, Servigne ve Stevens’a göre 120 km.’lik bir hızla giden bir otomobili durdurmaya çalışmakla eşdeğer, kaldı ki buna evet diyecek pek az insan var:
Maddi ve enerjetik büyümeyi sürdürerek endüstriyel uygarlığı “kurtarmayı” seçersek ekosistemler değişmeye devam edecek ve bu da “bildiğimiz anlamda dünyanın” sonunu getirebilir; fakat aksine, biyosferi korumayı seçersek uygarlığımızın çılgın gibi koşturmasını birkaç ay içinde durdurmamız gerekir ki bu da amansız bir toplumsal ve ekonomik çöküşü tetiklemek anlamına gelecektir. Yani ha o çöküş ha bu. Seçim sizin! (s. 182)
Gezegene ciddi hasarlar verdik; bu hasarların bir kısmı onarılamaz, geri döndürülemez nitelikte. Bundan sonra büyük kargaşaların norm haline geleceği, “sistemik küresel çöküşlerin” artacağı bir döneme giriyoruz. Geçen yıl İspanya’yı, Portekiz’i ve Fransa’nın bir kısmını birkaç gün elektriksiz bırakan küçük çaplı çöküş gibi…
Halihazırda yapabildiklerimizin pek anlamlı olmadığına dair bir örnek, doğal hayatı koruma çalışmalarından: Soyu tükenmekte olan bir hayvanı koruma altına alıp kurtarmanın pek az bir anlamı var. “Nitekim bir tür yok olduğunda asla tek başına yok olmaz, genellikle kimse fark etmeden yanında yöresinde bulunan türleri de beraberinde götürür (…) Mesela susamurlarının yok olması, denizkestanelerinin (yani avlarının) çoğalmasına neden olur ve bu da deniz tabanını çöle dönüştürür, bu da diğer besin zincirlerine ve diğer yırtıcılara zarar verir…” (s. 36)
Yazarlara göre türlerin değil, ekolojik etkileşimlerin yok olması söz konusu: “2013 yılında yayınlanan bir çalışma, ekolojik etkileşimlerin ortadan kalkmasının (‘fonksiyonel yok oluşların’) popülasyon yok oluşlarından önce gerçekleştiğini gösterdi.” (s. 37)
Herhangi bir tür, yok oluşunun başlangıcından itibaren yanında yöresindeki canlılarla “bağlarını” kaybediyor ve kendisi yok olmadan önce diğer türlerin yok olmasına sebep oluyor. Bir avuç susamurunu, kaplanı ya da herhangi bir canlı türünü koruma altına almak içimizi rahatlatamaz:
Bu dolaylı ve sessiz yok oluşlar çok erken, hatta tehdit altındaki türlerin nüfusu toplam nüfusun üçte biri kaybedilmeden önce başlayabilir (oysa bir tür ancak % 30’luk bir düşüş yaşamaya başladığında tehlike altında olduğu ilan edilir). Yani dolayısıyla burada bir paradoks var, en çok tehdit altında olduğuna inandığımız türler aslında en çok tehdit altında olanlar değildir, bunlarla dolaylı olarak bağlantılı olanlardır. (s. 37)
Bu domino etkisi sebebiyle bir türün tek başına yok olması söz konusu değil; çok daha yaygın olan “birlikte yok oluş” vakalarının önceden tahmin edilmesi ve gözlemlenmesi de mümkün değil.
İşler o kadar tersine dönüyor ki, ütopya bile taraf değiştiriyor: “Her şeyin eskiden olduğu gibi devam edebileceğine inanan insan artık ütopyacıdır.” (s. 161)
Yapılabilecek tek şey, çöküşün zararlarını azaltmaya, kaosa karşı ekosistemleri, barışı ve müşterekleri korumaya çalışmak.
Antroposen Olayı’nı, ya da Uyanmak için Artık Çok Geç’i okuduğunuzda, bunları zaten hep içten içe bildiğinizi ama bilinçli ya da bilinçsiz bilmezden geldiğinizi fark ediyorsunuz. Ürkütücü.
Ölümün eşiğinde, pandeminin ortasında, Hotel Milano'da
Yazıyı bitirdikten sonra fark ettim, 21. Yüzyıl Kitaplığı’ndan seçtiğim Her Şey Nasıl Çökebilir? 2025’te değil, Ekim 2024’te yayımlanmış. Hoş, yılın kitabı bence 2025’te de yayımına devam edilen dizinin bizzat kendisiydi ama soruşturmanın temel kuralını bozmamak için, bir başka kuralı bozmaktan başka bir şey gelmedi aklıma: ikinci bir kitaptan söz etmek – hep dendiği gibi, editörün affına sığınarak.
Bu yılın en etkileyici romanı bence Tim Parks’ın Hotel Milano’suydu. Pek çok kişi romanı 21. Yüzyıl Kitaplığı dizisi kadar kasvetli bulabilir, ama en kasvetli şey bile edebiyatın süzgecinden geçince tadı damakta bırakan bir etki yaratabiliyor.
Parks’ın Türkçeye ilk çevrilen romanı Kader’i andırıyor roman biraz. Yine yaşlı bir kahraman, Britanya’dan İtalya’ya yolculuk, keder, dalgalanan bir bilinçten süzülen anılar… Ayrıca yine Roza Hakmen’in güzelim çevirisi. Hotel Milano’nun bir farkı, artık yazarın da anlattığı yaşlı kahramanların yaşına yaklaşmasıysa, öteki farkı pandeminin tam ortasında geçiyor olması: Romanın kahramanı Frank, Londra’daki inziva evinden kalkıp uzun süredir görmediği bir arkadaşının cenazesi için Milano’ya gelir. Cenaze bir yana, giderek sıkılaşan pandemi önlemleri (hastaneler doludur, sürekli cankurtaran sirenleri duyulur) sürekli olarak –kahramanımızın hafife alır gibi göründüğü–ölüm fikrini gündemde tutar; korunaklı havasıyla lüks otel yavaş yavaş bir cezaevine dönüşürken alt sınıflarla temas durumu iyiden iyiye tuhaflaştıracaktır.
"Pandemi romanı" olarak nitelenmeyi hak etmeyen bu zarif ve ironik metin, her şeyden önce şefkat üzerine. Birbirini tanımayanların şefkatine ve yardımlaşmasına dair. Kitabın harikulade yazılmış son sayfalarına değinip yeni okurlar için metnin sürprizlerini kaçırmamak için kendimi zor tutuyorum.