Peter Wolfendale’in sanat felsefesi (I):
Sanat, altyapı ve özgürlük
“Sanat, koşulsuz değerin yalnızca kendisi değil; onun üretimi, yeniden üretimi, özetle özgürlüğün deneylenişidir.”
Peter Wolfendale
Bugünün “sanat ortam”ında estetikten söz etmek mümkün mü? Sanat bağlamında, özellikle de çağdaş sanat bağlamında bu sorunun neredeyse sorulamaz, hatta akla dahi gelmez bir soru olduğunu biliyoruz; zira sorunun referans verdiği kavram, nihayetinde tekil, hatta mutlak: Güzel. Güzel kavramı, bir bakıma estetiğin yegâne olmasa da nihai nesnesi olduğundan, çağdaş sanat da kendisini güzelden, öyleyse estetikten tam anlamıyla “kurtardığı” varsayılan sanatsal kiplik olarak bulunduğundan; bu soru, olumsuz cevaplanırlığı şöyle dursun, sorulması meşru bir soru gibi bile gelmez. Nihayetinde, sanatın nicedir, henüz romantik sanattan itibaren güzelle işi yokmuş gibi görünür; romantik sanatla birlikte geleneksel, öyleyse “güzel sanat” yapma biçimlerinin kodu yavaş yavaş çözülmeye başladığından. Dolayısıyla, çağdaş sanata henüz gelmeden, estetiğin nihai nesnesi, yavaş yavaş da estetik “yitmiş” durur: Romantik sanat geleneksel sanatın kodunu (harmoni, oran, simetri), modern sanat romantik sanatınkini (tonalite, anlatı, doğrusallık) ve kavramsal sanat modern olanınkini (mecraya özgülük) çözmüştür ve bugüne, “çağdaşlık” haline varılmıştır sanatta. Sanatın ne olarak tanımlanırsa o olduğu hale diyelim.
Ama bu gerçekten de sanatın estetikle işinin bittiği, dahası güzelle işinin sona erdiği anlamına mı gelir? Güzelin nasıl tanımlandığına bakarak hem evet hem de hayır diyeceğiz. Hayır; zira gerçekten, bugün sanatta, örneğin Leonardo da Vinci’nin yaptığına benzer bir nü tablo yapmak ne mümkün ne de güzeldir, çünkü (1) halihazırda yapılmıştır (reprodüksiyon, prodüksiyonla aynı şey de değildir) ve (2) yapılması için bir neden olduğundan söz edilemez (yapıtı var eden dinî ve toplumsal atmosfer mazi olmuştur). Diğer taraftan, evet; çünkü eğer ki güzel, bir koşulsuz değer ya da kendinden açıklamalı olarak eyleme sürükleyen, bu eylem bir düşünce, yani “düşünme eylemi” dahi olsa eylemli kılan şey ya da duyum nesnesi olarak kavranabiliyorsa; kuşkusuz ki sanatta güzele hâlâ, hatta ebediyen yer vardır. Nitekim, ikinci ve olumlu cevap üstünden düşünüldüğünde, Joseph Kosuth ve Marcel Duchamp’ın eserleri de gayet güzeldir; zira kendilerinde ve kendileri için ilgiye mazharlardır; dolayısıyla da, tanımsal olarak güzel olarak sınıflandırılabilirler. Öyle ki, bu açıdan bakıldığında, bu, yani koşulsuz değer arz etme hali giderek sanatın dünden bugüne tanımı gibi durur ve onu zanaattan temelde ayıran şeydir de: Güzel şey olarak vardır sanat; güzel şeyin ne olduğunu düşündürdüğü vakit dahi.
O halde sanatın değeri bir bakıma onun koşulsuzluğundan ileri geliyor ve bu tam da Peter Wolfendale’in ikinci kitabı olan The Revenge of Reason’ın “Art and Value” (“Sanat ve Değer”) adlı denemesinde ileri sürüldüğü haliyle sanat. Bu hali ve anlamıyla sanatın neredeyse teknik bir anlamda güzel olarak sınıflandırılabileceğini söylüyor Wolfendale; zira güzel demek eğer ki koşulsuz olarak değerli olan ve eyleme sevk edense, terime yüklenen tüm semantik bagaj da bir bakıma hafifliyor, hatta uçup havaya karışıyor; çünkü tanımı gereği güzel bu, yani değeri koşulsuz olan ve işte buysa, sanat da güzel. Ve dahası, sanatı zanaattan ayıran da bu, yani güzel olması; öyleyse koşulsuz bir değeri haiz olması da. Yani (mümkün en süperlatif anlamda) “kullanışsız” olması.
Esasına bakılırsa, burada “güzeli kurtarma”ya dair bir girişim var, ama bu girişim romantik bir tanesi değil; daha ziyade teknik, kavramsal bir tanesi: Sanatı, çağdaş sanatı dahi, hatta belki öncelikle çağdaş sanatı güzelden soyutlamaya lüzum yok; zira güzel, tanımı itibarıyla düşünüldüğünde, genel itibarıyla sanatın yaptığı şeyi de, giderek tüm özgüllüğüyle çağdaş sanatın yaptığı şeyi de çok temelden, köklü bir şekilde tanımlıyor. Öyle ki, çağdaş sanata vardığımızda, yani herhangi bir mecranın sanat yapmanın yolu olarak görülmediği, bir nevi kavramsallığın dahi merkezde olmasına lüzum olmayan, nominalizmin hâkim olduğu (sanatın, sanat adı takılan şey olması hali) sanatsal paradigmayı düşündüğümüzde; esasına bakılırsa, tanımlandığı haliyle güzelin ortadan kalktığını değil, aksine yoğunlaştığını görüyoruz: Eğer ki sanat koşulsuz değeri haiz olabilir olanın üretimiyse, bu demektir ki, koşulsuz değeri haizliği her tür koşuldan arındıran, yani (örneğin) mecradan dahi ayıran şey, ancak güzeli ve onun özündeki özgürlüğü, basitçe koşulsuzluğun kaynağını yoğunlaştırır. Bunun anlamı şudur: Sanat, koşulsuz değeri üretirken sanatın kendini koşulladığı değerleri (örneğin modern sanattaki “mecra”yı) ıskartaya çıkardığında, “sanatın sanatsallaştığı bir uğrak”tan (ya da bugün bildiğimiz adıyla, çağdaş sanattan) söz ederiz (her ne kadar çağdaş sanatın yerini jeneratif sanat çoktan almış olsa da; fakat bu ayrı bir konu).
Bir bakıma, Wolfendale’in argümanını takip etmek bizi şu sonuca çıkarır gibi görünür: Sanat, güzelin kendini dahi yeniden tanımladığı bir harekettir. Ama yine de, Wolfendale güzeli, sanatın olduğu şeyi ve nesnesini, diğer bir deyişle estetik olanı birbiriyle uyumlu iki biçimde tanımlayabileceğimizi öne sürer; ki bunlar da biçimsel ve özsel (ya da fiilen) güzelliklerdir. Biçimsel güzellik: Kişisel çıkar ya da ortak fayda ya da amaç gibi motivasyonlara doğru kökü izlenemeyen ve onlara bağımlı olmayan ama yine de kişiye harekete geçmek için neden veren ya da bu harekete neden olan şey (hareket burada basitçe “his” dahi olabilir; duygu ve düşünce olabildiği kadar), yani “koşulsuz değerli” şey. Özsel güzellik: Eyleme ve tatmin kapasitemizi öngörülemez şekillerde artıran, var olan arzu ve amaçların ötesinde arzu ve amaçlara açılan, özetle “özgürlüğümüzü geliştiren”, yani özgürlüğün hem kapsamını hem de duyum alanını artıran şey. Bunlar, Wolfendale’in güzele, “güzel olan”a yüklediği (vurguyla tekrarlarsak) iki birbirini varsayan ve uyumlu tanımdır ve bakıldığında, sanatın da tanımını verirler.
Ama her halükârda, bu noktada sormak gerekir: Aynı tanımı Immanuel Kant da vermemiş miydi Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde? Buna rahatlıkla “Hayır” cevabını verebiliriz; zira Kant sanatın yalnızca kullanışsız olduğunu söylemekle yetinmiş, özetle güzelliğin biçimsel tanımında kalmıştı; yani ona koşulsuz değerini, onun koşulsuzluğunu teslim etmiş, fakat bu değerin kendisinin koşulsuzluğunun nesnesinin dönüşüm imkânını koşulsuz değer verme ediminin kendisinde bulmamıştı. Tabii ki Kant bu değerin koşulsuzluğunun insanın özgürlüğünden ileri geldiğinin farkındadır; fakat Wolfendale’e kıyasla, güzelliğin dönüşümselliğini güzelliğin içinde bulmaz. Wolfendale’in orijinal katkısı da bir bakıma bu olacaktır: Koşulsuz değerin, özetle yeni arzuların ve fikirlerin süreklilik arz edecek şekilde var olmasını sağlayan şey olarak güzelin tanımı. Tabii, sanatın da (yeni bir) tanımı.
Böylesi bir değeri zanaattan ayıran şey de belli olacaktır: Sanat mevcut ya da ufukta varlık gösteren arzuların tatminini, öyleyse ihtiyaçların giderilmesini mümkün kılan şeylerin bütününün sağlanışını tanımlar; örneğin bir sandalye, masa, kitaplık gibi. Oysa sanat söz konusu olduğunda, ihtiyaçtan değil, amaçtan, kendinde amaçtan söz ederiz (biçimsel güzel); fakat aynı zamanda söz ettiğimiz, bu amacın sürekli dönüşümü, değişimidir de (özsel güzel). Zaten tam da bu nedenle, Wolfendale, kitabındaki ilgili metinde sanat tarihinin geleneksel güzel tanımını da henüz romantik dönemdeki “yüce” tanımıyla nasıl da değişikliğe uğrattığımızdan söz eder ve güzelden kastının (Rönesans’tan itibaren giderek daha da fazla “sanat konusu” olan) “çıplak beyaz kadın” olmadığını vurgulamış olur: Sanat, koşulsuz değer verilenin keşfidir; yoksa bu değerin şu ya da bu nesnesinin özselliğinin keşfi, öyleyse “koşulsuz değerli olan şey”in tespiti değil. Bu anlamda sanat bir şeye işaret ettiği kadar bir kapasiteye işaret eder; her ikisi de koşulsuzlukla tanımlı bulunan.
Dolayısıyla, Wolfendale’in şöyle yazması doğal olacaktır sanata dair: “Sanat deney yapmadaki bir özgürlük olmaktan çok, özgürlükle deney yapmaktır.” Bu herhangi bir sanat anlayışı için asli bir ifadeymiş gibi görünür; çünkü şu ya da bu sanat paradigmasından çok, bu paradigmalar arasındaki değişimi ya da geçişliliği mümkün kılan dayanağı ya da koşulu tanımlar. Dolayısıyla sanat, aslen değerini bizi düşündürmesinde, ama aynı zamanda bizi kendi değeri hakkında da düşünmeye sevk etmesinde, dolayısıyla koşulsuz değerin koşulsuzluğunun sınırlarını, daha doğrusu sınırsızlığını kavramamıza yardımcı olmasında bulur. Kuşkusuz, bu sınırları yeniden çizmeyi mümkün kılan toplumsal koşullar da olacaktır, ama bunlar (örneğin yüce kavramının doğuşunun tam da coğrafi keşifler sonrası, doğanın küresel ve çok yönlü zaptıyla aynı döneme denk gelmesi gibi) yalnızca katalizör ya da çevresel belirteçlerdir ve sanatın güzel kavramıyla boğumlu tanımı özelinde bir fark yaratmazlar; ona yeni boyutlar ekleyen somut koşullardır olsa olsa. Bu açıdan, basitçe, Wolfendale’ci bir perspektiften, sanatın Kosuth’cu bir ifade üstünden tanımlandığı dahi söylenebilir: “Sanatın tek iddiası kendi üstünedir; sanat, sanatın tanımıdır.”
Ama ne olursa olsun, Wolfendale burada da durmaz ve sanatın koşulsuz değer arz eden şey olduğu kadar, koşulsuz değerin çokboyutluluğunu ortaya koyan şey olması hasebiyle, sanatın görevinin bir yandan da bu ikinci kısmi tanımında gizli olduğunu belirtir; zira sanat eğer ki “koşulsuz değer arz eden şeylerin özgürce yaratımı”ysa, sanat kurumları da (her tür kurum, yalnızca müze, galeri, sanat alanı değil, ama sanatçı, kolektifler ve diğerleri de) bu yaratımı destekleyecek şekilde örgütlenmeli ve yapılanmalıdır. Dolayısıyla, “sanat kurumu” diyebileceğimiz şeyin değeri koşulludur ve bu koşulluluğun olanca olumlu değeri, koşulsuz değer üretimine ne düzeyde ve ne kadar alan açtığı üstünden belirlenir, ki Wolfendale de buna “altyapı” der; yani koşulsuz değerin hem keşfedilmesini hem de var edilmesini mümkün kılan, dolayısıyla paylaşılmasını da sağlayan bir toplumsal yapı. Diğer bir deyişle, koşulsuz değer, güzel, tabii bunları mümkün kılan özgürlük de alelade bir şekilde var olmaz ve sanat var olacaksa, güzel var olacaksa, onun var olmasını sağlayan koşulların yaratılması gerekir; yani koşulsuz olanın koşulluluğunun kavranması.
Öyleyse, Wolfendale’in sanat felsefesinden şu sonuçlar çıkartılabilir: (1) sanat koşulsuz değer arz ettiği kadar bu değerin nesnesi dönüştüren şeydir; (2) bu değerin dönüşümü özgürce deneylemektense (ikincil derece özgürlük) özgürlükle deneylemekte (birincil derece özgürlük) temellenir; zira sanat, tarihine de bakıldığında, koşulsuz değerin nesneler aşırı keşfini varsayar (her sanat paradigması, biçimsel, yapısal, maddesel kopuşlar barındırır); (3) bu keşif öylece varlık göstermez; aynı zamanda bu keşfin mümkünatına dair bir bilincin, öyleyse karşılıklı bir özgürlük bilincinin var olması gerekir. Bunun için de sanat kurumlarının, küçük ya da büyük her türden kurumun, kurumsallaştırdığı şeyin yalnızca biçimsel değil, özsel değerinin de farkında olması ve onu gölgelememesi şarttır; (4) son olarak, sanat tarihini yalnızca bu tarihteki kopuşlar aracılığıyla değil, bu kopuşlarda süreklilik arz eden şey vasıtasıyla değerlendirmek lazımdır; çünkü ancak ortaklık ve evrensellik, “sanatın dünü”nü de belirlediklerinden, sanatın gelecekte olacağı şeyin anahatlarını çizmemize ve gerçekçi bir rota belirlememize olanak tanıyan kilit kavramlar olacaktır (örneğin, eski olanın yeni olandan derin ya da tersinin doğru olduğunu söylemek kolaydır; zor olan, ikisini birden var eden sürecin karakterini saptamak, birinden diğerine geçişte muhafaza edilen değerin karakterini belirlemektir, ki bu da “sanata has” olan olacaktır).
Bütün bunları hesaba katınca, o halde ne diyebiliriz? Wolfendale’in sanatın değerine dair mülahazası sanat tartışmalarına ne katar? Orijinalitesi nerededir? Belki de şurada, şu kompleks ifadede: Sanat, koşulsuz değerin yalnızca kendisi değil; onun üretimi, yeniden üretimi, özetle özgürlüğün deneylenişidir ve tam da bu vasıfla, sanatın bir kurum olarak bu deneyi baki kılacak koşulları yaratmaya yönlendirmesi, diğer bir deyişle “koşulsuz değerin değeri”ni muhafaza etmesi gerekir. Ama bu da yalnızca sanatın yapabileceği bir şey olmadığı düzeyde, sanat bunu ancak düşündürebilir; yani kendi varlığını, özsel güzelliğini, biçimsel olanla birlikte, sürdürmesini sağlayacak olası yapıları, altyapıları düşündürmelidir; direkt değilse dahi dolaylı olarak. Dolayısıyla, sanatın kurumsal eleştirisiyle varlığı bu açıdan bileşiktir; eğer ki koşulsuz değerin yeni formları açığa çıkmıyorsa, kurum, sanat kurumu, sanatın ta kendisini, yani var olmasını sağlayan şeyi ıskartaya çıkartmış olabilir, ki dikkat edilmesi gereken de budur (ve bir nevi bugün olan da bu gibidir). Sanatı herhangi bir yararın tekeline sokmak; ekonomik, toplumsal, bireysel, ekolojik ya da politik olsun, onun özsel değerini göz ardı etmektir; ama bu, sanatın bir ekonomisi, toplumsallığı, bireyselliği, ekolojisi ya da politikası yok demek de değildir; daha ziyade, bunlara indirgenemez olduğu anlamına gelir. Bu açıdan sanat, kendisini var eden özgürlükle bu özgürlüğü sürdüren altyapı arasındaki ilişkiyi düşünmeyi sağlayan, bu süreçte de kendi kendini, kendi değerini düşünür ve düşündürür hale gelen, böylece de aslen olduğu şey olan şeydir ve bu da estetiğin, güzelin, öyleyse sanatın yeni bir tanımını vermek demektir: Koşulsuz değerin (onu var eden ve dönüştüren koşullarla birlikte) ebedi üretimi.
Önceki Yazı
Albert Serra sinemasında bakışın etiği
“Albert Serra sinemasında perdede olup bitenlere başını çevirip çevirmemek insanın kendi iradesine bırakılır. Bakmayı sürdürüyorsanız, artık suç ortağı ya da tanıksınızdır; çünkü Serra’nın filmlerinde bakma eylemi asla masum değildir.”
Sonraki Yazı
Ceren Biber şiirinin poetik dönüşümü:
Madde, çekim ve kaos
“Biber’in poetik dönüşümü Hış’tan Faş’a, Faş’tan Niş’e doğru düz bir olgunlaşma çizgisiyle açıklanamaz. Üç kitapta madde, çekim ve kaos birlikte işliyor; değişen şey, imgelerin arasındaki bağ ve öznenin bu bağ üzerindeki tasarrufu.”