Şair Nazmi Ağıl’dan ilginç bir çalışma: Bana Hiç Yazmayan Dünyaya… Amerikan edebiyatının önde gelen adlarından Emily Dickinson’ın şiirlerinin çevirisi. Ama kitap çeviri şiirler ve asıllarıyla sınırlı değil, çeviri kararları, anekdotlar, başka kaynaklara göndermeler ve yorumları da içeren bir çalışma. Düzenlemesi ve kaynakçası ile akademik bir çalışma gibi, şiirlerin hem asılları hem de çevirileriyle birlikte sunuluşu, çeviri süreci ve sonuçlarıyla birlikte başka kaynaklara, metinlerarası bağlantılara uzanan, hem akademik hem de yazınsal açıdan bir sohbet niteliğindeki akışıyla ilginç bir kitap.
Şiiri iyi bilen bir şairin söyleşisi/ sohbeti, sorgulamalar, sitemler, yer yer itiraflar; imkânların yanı sıra imkânsızlıklar, çeşitli olasılıklara ilişkin vurgular… Bundan önce de çok değerli çevirilere imza atmış Nazmi Ağıl’ın çevirinin bitmeyen bir süreç olduğuna ilişkin şu vurgusu, çeviri çalışmaları açısından önemli olduğu kadar şiir sanatının doğasıyla da ilgilidir: “Bütün okumalarıma rağmen hâlâ tam olarak anlayamadığım dizeler, doğru karşılığını bulamadığım sözcükler, ritmini oturtamadığım, müziğini yansıtamadığım tonunu tutturamadığım şiirler mutlaka çıkacak, her aydınlanma anı bende yeni keşkelere yol açacaktır.” Dolayısıyla şiir çevirisindeki zorluklar dile gelirken, açıklama gerektiren kimi yerlerde Ahmet Haşim’in anlam konusundaki “ötüşü güzel kuşu eti için kesmek” uyarısı da akla geliyor ister istemez. Yine bu bağlamda kimi yorumlama biçimlerinin doğru veya yanlışlığına ilişkin saptamalar, Umberto Eco’nun ‘Açık Yapıt’ dolayısıyla ‘Yorum ve Aşırı Yorum’da söylediği ‘yapıt tarafından yalanlanmamak’ koşulunu da anımsatır. Şiirin ‘açık yapıt’ olarak özelliklerinden biri de Dickinson’ın şu dizelerinde yer buluyor: “Bu bir şairdi –hani/ İnanılmaz Manalar damıtır/ Sıradan Anlamlardan/ Ve öyle engin bir ıtır”.
Kafiye düzeni, aliterasyon, asonans kısaca şiirsel sözdiziminin içerikle nasıl ayrılmaz bir bütün olduğunu, hem Dickinson’ın metinlerinde hem Ağıl’ın çeviri ve vurgularında hem de çevirinin bizlere aktarılan serüveninde görebiliyoruz. Ağıl’ın, dize yapısı, sözcük, söz öbekleri, çok anlamlılık, dolayımlar, kısaca yapı ve bağlam üzerine yararlı saptamaları, uyarıları çeviri alanındaki herkesi ilgilendiren değerli bir birikim sunmaktadır.
Nazmi Ağıl’ın bir şair olarak sözün/şiirin olası boşluklarının farkında oluşu, ‘çeviri söyleşisi’ni daha bir etkili kılmış. Yaratılmak istenen etkiden vurgu ve tonlamaya kadar estetik kaygının kuşattığı bir süreç söz konusudur. Yalnızca sözü değil okunuşu, “ağzı daha iyi dolduruyor” gibi vurgularında olduğu gibi ritmi, metin müziğini de gözetiyor. Mahmut Temizyürek’in bu çalışma için dikkatli ve zarif bir vurguyla söylediği gibi: “Bu yorum-çeviri süreci şiirde işlerken, düzyazıdakine benzemezliğine dair örnek bir yapıt doğmuş”. Şiirler kaynak dilden aktarılırken kültürel ögeler ve sosyal psikolojik olgular da göz önünde bulunduruluyor. Yine atıflar düzeyinde Zeus’tan Thor’a, Kerberos’tan Poseidon’a, Deli Dumrul’dan Beowulf’a çeşitli mitolojik ve efsanevi figürlere ilişkin gönderme ve çağrışımlar hem şiirlerin hem de yol açtıkları sohbetin zenginliğini ortaya koymaktadır.
Bilinen çevirilerden değil, evet; çevirmen, şair, hoca, edebiyat tarihçisi, söyleştiği okuru hem kendi belleğinin hem de edebiyat tarihinin labirentlerinde gezdiren bir anlatıcı… Çeviri alanına çok değerli bir katkı olduğu gibi, artık pek rastlamadığımız edebiyat sohbetlerinde belli şiirler, dizeler çevresinde genişleyen anlam halesi, şiirin vesile olduğu bellek yaşantıları açısından da değerli bir çalışma Bana Hiç Yazmayan Dünyaya… Çevirinin kendisine ilişkin değiniler, başka şairlere, şiirlere ve sanat tarihine de uzanıyor. Dickinson’ın “Ben Güzel için ölmüştüm – ve/ Mezara yerleştirildim demeye/ Kalmadan – Hakikat için ölen biri,/ Yatırıldı yanımdaki Odaya –” dizelerine değinirken, Romantik şairlerden Keats’in sanat tarihi ve estetik tartışmalarında da sıklıkla geçen ‘Ode on a Grecian Urn’ şiirindeki “hakikat güzeldir, güzel de hakikat” mesajını anımsatır. Yine Dickinson’ın aynı şiirinden hareketle Larkin ve Shelley’nin şiirlerine ilişkin değiniler hemen akla gelen örnekler.
Şiirlere ilişkin ayrıntılı saptamalar, Dickinson üzerine yapılmış başka çalışmalara atıflarla şairin hayatı, kişiliği, yazma süreçleri ve çeşitli yaşantıları açısından da kuşatıcı bir perspektif sunmaktadır. Böylelikle Emily Dickinson’ın şiirlerindeki bellek tadı, Ağıl aracılığıyla güzel bir sohbete kapı aralıyor ve daha başka sohbetlere de aralayacak nitelikte.
Yalnızlığın sesini, yankılarını derinden duymuş bir şair Emily Dickinson, tabii ilgilendiği efsanevi dünya da şairi, etrafındaki şeylerin canlı tasarımı konusunda başarılı kılmış. Her iyi şair gibi Dickinson da var olanı öyküleyip aktaran değil kendi anlam dünyasını kuran bir şair, atmosferi, sesi, sessizliği ve hayal gücünün derinliğiyle. Şair, Tanrıya atıfla “Bir Yaşam icat etmek kolay” (It’s easy to invent a Life) der; ama bu kendi anlam dünyasını kurmak yolunda zor bir iş ve elbette iyi şairin işi. Dolayım, imgenin dönüşümü, bazı metaforlarda daha vurucu biçimde göze çarpıyor. Bu durum, kimi yerde aşkın noktalara, metafizik beldelere yönelik çağrışımlar doğuruyor. Kimi yerde Ağıl’ın deyişiyle “uçta ‘çeper’de durup bilinmeze bakarken” kiminde şair kimlikle buluşup iddialı bir hava yansıtır. Kiminde de sıradan bir insanın, bir ‘yalnız’ın iç çekişleri biçiminde yankılanır ve bazı duygular mitik tasavvura özgü biçimde ‘kişilik’ kazanır. Örneğin bazı şiirleri çepeçevre kuşatan ‘acı’ bazı yerde kendi başınadır ve kendine özgü bir ‘uzam’ edinmiştir: “Acının – Karanlıktır bir yanı – / Hatırlaması mümkün/ Değil ne zaman doğduğunu– / Ya da var mıydı olmadığı bir gün – / / Geleceği yoktur – kendinden başka – Onun sonsuz Coğrafyası/ Kapsar geçmişini – aydınlandıkça gördüğü/ Yeni dönemleridir – Acının.” Yer yer İngiliz Romantik Şiiri’nin esintileriyle karşılaşıyor okur. Bazı Romantikler için Aydınlanma, bir çat, bir kavşak gibi, yolların kesiştiği yerlerin havasını taşır. ‘İlerleme’ kavramı, bir yandan coşku ile karşılanırken diğer yandan getirdiği sorunlarla, şairleri, sanatçıları hatta bazı filozofları, o yol çatının sorunlu sapakları konusunda da aşırı duyarlı kılmıştır. Dickinson’ın onlarınki gibi bir mitografiye başvurmadığı veya ‘akım’ yaratacak bir misyon üstlenmediği açık, ama yer yer o duyarlıklarla buluşan noktalar da yok değil; biraz da şiirin doğası gereği olan ‘kışkırtıcı’ buluşmalar. Kitabın önsözünde Aslı Tekinay’ın belirttiği gibi: “Onun bir labirenti andıran şiirleri okurlar, eleştirmenler ve özellikle çevirmenler için zihni kamçılayıcı bir deneyim sunar.”
‘Ölüm-ölümsüzlük’ Gilgameş’in serüveninden beri ‘kayıtlı’ bir problemdir. Bu ‘kayıt’ her çağın şair ve düşünürünü kendi zamanına özgü biçimde uğraştırmış ve sonsuza dek süreceğe benziyor. Her yazı insanı kendi serüveni içinde bununla ilgilenmiştir. Dickinson, “Beni nesrin içine hapsettiler” (They shut me up in Prose) dese de mektupların yazı (ve elbette şiir) serüvenindeki katkısı açıktır. Ondaki yazı ve ölüm problemi, ister Bataille’ın ölümü erotik ‘an’la birleştiren yorumuyla ister Ağıl’ın da değindiği gibi Freud’un Eros ve Thanatos ikilisi üzerinden okunsun her yoldan şiirsel imgelemin kapısına çıkmaktadır. Onca yazı ve mektuba rağmen kendini ‘yalnızlık’ içinde konumlandıran zarif bir şairin, zarif bir şair-çevirmenle buluşması, şu dizelerdeki gibi: “Bu benim mektubumdur/ Bana hiç yazmayan Dünyaya – / Doğanın verdiği basit Haber – / Nazik bir İhtişamla”…