• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Gökyüzü Düşerken:

Çocukluğun cennetinden faşizmin cehennemine

“Mazzetti’nin anlattığı trajedi, geçmişte kalmış bir felaketin tanıklığından fazlası. Şimdinin savaşından geçmişin savaşına baktığımızda, Gökyüzü Düşerken insanlığın en büyük ahlaki çelişkilerinden birini de hatırlatıyor.”

Lorenza Mazzetti 1950'lerde (solda) ve 2010'da (sağda).

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL

@e-posta

DENEME

25 Haziran 2026

PAYLAŞ

Genellikle yetişkinlerin hatırlama, yüzleşme ve tarihsel tanıklık süreçleri üzerinden şekillenen İkinci Dünya Savaşı ve Holokost gibi karanlık bir dönemi bir çocuğun idrak sınırları, saflığı ve anlamlandırma çabası içinden okumak, trajedinin boyutlarını çok daha sarsıcı bir düzleme taşıyor. İtalyan yazar ve yönetmen Lorenza Mazzetti’nin otobiyografik nitelikteki eseri Gökyüzü Düşerken (Il cielo cade, 1961) bu zorlu anlatı stratejisini merkeze alıyor.[*] Mazzetti, İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde İtalya kırsalında korunaklı bir burjuva ortamında büyüyen iki yetim kız kardeşten Penny’nin gözünden dünyayı anlatırken, faşizmin sert gerçekliğiyle çocukluğun büyülü evrenini yan yana getiriyor. Bunu yaparken de, ideolojinin çocuk zihni üzerindeki manipülatif gücünü ve kötülüğün masumiyetle kurduğu ilk teması görünür kılıyor.

Lorenza Mazzetti
Gökyüzü Düşerken
çev. Yelda Gürlek
Odipa Yayınları
Mart 2025
171 s.

Gökyüzü Düşerken, Penny adındaki küçük bir kız çocuğunun birinci tekil şahıs anlatımıyla kaleme alınmış. Bu teknik, anlatıcının içinde bulunduğu tarihsel ve politik durumun vahametini tam olarak kavrayamaması fakat okurun Nazilerle ilgili vahametin farkında olması nedeniyle, çarpıcı bir ironi üretiyor. Penny’nin anlatısı, İtalyan Yeni Gerçekçilik sinemasının (Vittorio De Sica’nın Kaldırım Çocukları veya Roberto Rossellini’nin Almanya, Sıfır Yılı filmlerinde olduğu gibi) çocuk gözünü bir kamera nesnelliğiyle kullanma biçimine paralellik gösteriyor. Mazzetti dili yetişkin yaklaşımından, ideolojik jargonlardan ve geriye dönük pişmanlıkların getirdiği melankoliden arındırıyor. Cümleler kısa, bağlaçsız (veya basit bağlaçlarla bağlanmış) ve şimdiki zamanla yazılmış.

Bu çocuksu üslup, okur üzerinde bir yabancılaştırma etkisi yaratıyor. Yetişkin bir okur için Nazi işgali, faşizm ve antisemitizm gibi kavramlar ağır tarihî yükler taşırken, Penny için bunlar bahçedeki böcekler, gökyüzünün rengi veya enhiştesinin kitaplığındaki eserler kadar hayatın doğal birer parçası. Kötülük kitaba büyük politik nutuklarla değil, çocukların gündelik oyunlarının, evdeki fısıltıların ve aniden beliren üniformalı adamların arasından sızıyor. Mazzetti’nin başarısı, okuru trajedinin içine doğrudan itmek yerine, bir çocuğun neşeli ve meraklı bakış açısı üzerinden, arkadan yaklaşmakta olan felaketin gerilimini adım adım büyütmesinde gizli.

İtalyan faşizminin yani Mussolini rejiminin çocukları çeşitli gençlik örgütlenmeleriyle nasıl küçük yaştan itibaren militarize ettiği bilinen bir gerçek. Penny ve Baby ise bu ideolojik bombardımanın tam ortasında kalmış çocuklar olsa da, Mazzetti faşizmin çocuk zihnindeki yansımasını didaktik bir eleştiri yerine psikolojik bir derinlikle sunmayı deniyor.

Penny’nin zihninde Hıristiyan dogmalarıyla faşist propaganda birbirine karışarak neredeyse bir olmuş izlenimi doğuruyor. Romandaki çocuksu mantık silsilesi takip edildiğinde, Penny için İsa, Meryem Ana ve Mussolini adeta aynı aşkın ve kutsallığın figürleri. Onun dünyasında, duvarlardaki Mussolini portreleri kilisedeki aziz ikonlarına benzer bir anlam kazanıyor. Küçük kız faşist marşlarını dinî ilahilermiş gibi aynı coşkuyla söylüyor. Bu durum totaliter rejimlerin çocuk psikolojisini nasıl manipüle ettiğinin en çıplak göstergeleri arasında. Çocuk, gücü ve otoriteyi temsil eden her şeyi iyi ve koruyucu olarak kodluyor. Penny, Duce’yi kendisini kötülüklerden (örneğin, günahlardan, şeytandan veya komünistlerden) koruyacak, mitolojik bir kahraman gibi görüyor. Penny’nin faşizme olan saf bağlılığı, kitabın ilerleyen bölümlerinde bizzat o faşizmin (ve onun müttefiki Nazizmin) eliyle uğrayacağı yıkımı çok daha trajik kılıyor.

Asıl duygusal kırılmaysa, Penny’nin dünyasında dinin, çok sevdiği Wilhelm Eniştesini korumak için çaresizce sığındığı bir tılsıma dönüşmesi. Wilhelm Enişte bir Yahudi, İsa’ya inanmıyor ve kiliseye gitmiyor. Penny eniştesini o kadar çok seviyor ki, onun başına gelebilecekleri henüz tam olarak öngöremediği erken dönemlerde bile, eniştesi sırf Yahudi olduğu için öbür dünyada cennete gidemeyecek diye onun adına kahroluyor. Burada çocuk ruhunun en saf reflekslerinden biri devreye giriyor: Gizli kefaret. Penny ve kız kardeşi eniştesinin günahlarının bedelini ödemek ve onun da cennete alınmasını sağlamak için gizlice kendilerine fiziksel acı çektirecek eylemlerde bulunuyorlar ki, eniştesinin ruhunu kurtarabilsinler.

Lorenza Mazzetti, 1950'ler

Penny’nin kardeşiyle birlikte üstlendiği bu ahlaki sorumluluk, bir çocukluk kuyusuna açılıyor zihnimde. Yaşadığı korkunun bana bu kadar tanıdık gelmesinin nedeni; çocuk zihninin, sevdiği yetişkinleri kurtarmak için nasıl imkânsız görevler üstlendiğini kendi çocukluğumdan hatırlamam. Tıpkı Penny gibi, ben de çocukken babamın dindar olmadığına çok üzülür, cennette yanımıza gelemeyecek sanırdım. O zamanlar bize okulda verilen eğitim gereği dindar bir çocuktum ve annesiz büyüdüğümüz için, bizi tek başına büyüten babamdan gizlice oruç tutardım. Ama babam durumu anlardı; belki de inadına, daha top patlamadan erkenden yemeğe oturturdu bizi. Bizim oruç tuttuğumuzu öğrenince de okulda beynimizi yıkıyorlar diye çok sinirlenir ve ana avrat küfretmeye başlardı. Ben de “iyice günaha giriyor, cennetten daha da uzaklaşıyor” diye hüngür hüngür ağlardım. Geceleri yatmadan en az yarım saat boyunca bildiğim bütün duaları okur ve babam cehenneme gitmesin diye Tanrı’ya yalvarırdım. İşte bu yüzden Penny’nin eniştesine karşı hissettiği çaresizliği çok iyi anlıyorum. Şiddet bir çocuğun dünyasına sadece bombalarla veya askerlerle girmiyor; sevdiği yetişkinin kırılganlığını, onun ötekiliğini ve tehlikelere açık oluşunu sezdiği an, o yetişkini kurtarma arzusu da çocuğun ruhunda sessiz bir şiddete dönüşebiliyor.

Ne zaman ki Penny eniştesinin Yahudi olduğu için bu dünyada da zarar görebileceğini, hatta öldürülebileceğini fark ediyor, soyut cennet kaygısı yerini somut karşılığı olan büyük bir korkuya bırakıyor. Korunması gereken konumdaki çocuk, koruyucusu olan yetişkinin tehlike karşısındaki silahsızlığı yüzünden, rolleri tamamen tersyüz ederek eniştesinin ve çökmekte olan evreninin gizli hamisi haline geliyor.

Romanın geçtiği çiftlik, dışarıda bütün dünyayı yakıp yıkan savaşa karşı inşa edilmiş, kırılgan bir sığınağa benziyor. Çocuklar için ev ve bahçe, sınırları çizilmiş güvenli bir oyun alanı. Bu sığınağın yaratıcısı, kız kardeşleri evlat edinen Wilhelm Enişte. Gerçek hayatta Albert Einstein’ın kuzeni Robert Einstein olan Wilhelm Enişte figürü Avrupa’nın hümanist, aydınlanmacı ve entelektüel birikiminin bir sembolü olarak görülebilir. Wilhelm Enişte’nin evi kitaplarla, müzikle, doğayla ve felsefi tartışmalarla dolu. O, Penny ve Baby için bir koruyucu olduğu kadar, mutlak rasyonalitenin ve adaletin de temsilcisi. Çiftlik, dış dünyadaki faşist çılgınlığın aksine, insan onurunun ve sevginin korunduğu bir cennet bahçesi işlevi görüyor. Çocuklar bu bahçede doğayla hemhal oluyor ve hayatın gizemlerini keşfediyor.

Ancak bu vaha kendi içinde bir paradoks barındırıyor. Wilhelm Enişte rasyonel aklın ve insani değerlerin vahşeti durdurabileceğine inanmak gibi bir yanılgıya düşmüşe benziyor. Onun trajedisi salt faşizmin barbarlığının kendi güvenli limanına kadar sızabileceğiniöngörememesinden ziyade, rasyonel Avrupa aydınlanmasının kötülük karşısındaki mutlak sınırlarından ve çaresizliğinden besleniyor. İyilik ve entelektüel birikim, tankların ve namluların gürültüsü karşısında koruyucu bir zırh olamıyor. Tam da bu yüzden, eniştenin pasif denebilecek illüzyonu, iyiliğin kötülük karşısında ne kadar silahsız kalabileceğine işaret ederken; İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa burjuvazisinin ve aydınlarının yaklaşan faşist tehlike karşısındaki aymazlığını ve çaresizliğini mikro düzeyde temsil ediyor. Penny çocuk haliyle, yaklaşan tekinsiz kokuyu alıp korkuyla sarsılırken, eniştenin bu rasyonel sakinliği iki dünya arasındaki ahlaki kopuşu da derinleştiriyor.

Romanın doruk noktası, Alman askerlerinin çiftliği basarak Wilhelm Enişte’nin eşini ve kızlarını katlettiği, enişteninse intihara sürüklendiği gün. Bu tarihî olay (23 Ağustos 1944 Focardo Katliamı) Penny ve Baby için sadece ailelerinin yok edilmesi anlamına gelmiyor. Bu, onların zihnindeki anlam evreninin, adaletin, Tanrı’nın ve koruyucu otoritelerin toptan çöküşünü temsil ediyor olabilir. O âna kadar Mussolini’yi koruyucu bir tanrı, eniştesini yıkılmaz bir kale, dünyayı ise keşfedilmeyi bekleyen bir oyun alanı olarak gören Penny, bir anda mutlak kötülüğün anlamsızlığı ve nedensizliğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor.

Kitabın sinema uyarlamasından bir kare. The Sky is Falling (Andrea ve Antonio Frazzi, 2000)

“Gökyüzünün düşmesi” metaforu, kitaptaki köklerini çocuk zihninin kendine has, tekinsiz mantığında buluyor. Çocuklar şeytan olduğuna inandıkları bir horozu öldürdükten sonra, onun ölmediğine, göğe yükselip orada asılı kaldığına ve gökten kopardığı bir parçayla birlikte aşağı indiğine inanıyor. Çocuklar, gökyüzü düşmesin yani kıyamet kopmasın diye kollarını çaresizce havaya kaldırıp göğü tutmaya çalışıyor. Bu sahne, çocukluğun dünyayı ve sevdiklerini korumak için geliştirdiği, muazzam ama bir o kadar da aciz, büyüsel savunma mekanizmasının somut bir görseline dönüşüyor. Ne var ki, çocukluk dünyasında iyiliği ve evreni ayakta tutabilen kollar, kitabın sonunda yetişkinlerin vahşetiyle paramparça oluyor.

Katliam sahnesinin anlatımı, duygu sömürüsünden ve melodramatik ağlama ayinlerinden uzak duran mesafesiyle dikkat çekiyor. Kitap boyunca kulakları dolduran faşist marşlar, çocuksu fısıltılar ve doğa sesleri, bu sahnede yerini keskin bir kırılmaya bırakıyor: Önce silah sesleri ve çığlıklar, ardından evin üstüne çöken sessizlik. Bu sessizlik, romanda travmanın ve dilin sınırlarının görünür hale geldiği bir eşik olarak okunabilir. Olan biten her şey, bir çocuğun gözünün gördüğü kadar, yani parçalı ve dolaylı. Bu türden mesafeli bir anlatım travmanın doğrudan temsilinin imkânsızlığına işaret ederken, aynı zamanda deneyimin dil içinde tam olarak karşılık bulamayan yönlerini görünür kılıyor. Bu bağlamda, sahne şiddetin gösterilmesinden çok, onun algı üzerindeki etkisine odaklanan bir kırılma ânı olarak değerlendirilebilir.

Penny katliamın hemen ardından uykuya daldığında, rüyasında boş koridorlardan, kimsenin olmadığı başka başka odalara açılan sonsuz sayıda açık kapıdan geçtiğini görüyor. Rüyadaki “boş koridorlar” ve “kimsenin olmadığı başka başka odalar”, yaşam dolu vahanın faşizmin ve Nazizmin eliyle bir anda nasıl bir hiçliğe ve mutlak boşluğa tahvil edildiğinin resmi gibi. Kapı normal şartlarda mahremiyeti, güvenliği ve sınırları temsil eder; kapının kapalı olması dışarıdaki tehlikeyi engeller. Rüyadaki “sonsuz sayıda açık kapı”, koruyucu kabuğun tamamen yok olduğunu simgeliyor. Artık içerisi ile dışarısı arasındaki sınır kalkmış; Naziler o eve elini kolunu sallayarak girmiş, en kutsal ve güvenli alanı paramparça etmiş. Bu açık kapılar, Penny’nin artık bu dünyada hiçbir yerde güvende olamayacağına ve her an her yerden kötülüğün sızabileceğine dair hissettiği mutlak korunmasızlık duygusu olarak okunabilir. İçeride hiç kimsenin olmaması, teyzesinin ve kuzenlerinin fiziksel ölümünün de ötesinde, Penny’nin o âna kadar dünyayı ayakta tuttuğuna inandığı bütün otoritelerin yokluğu olarak okunabilir. İçeride ne onu koruyacak yıkılmaz kale Wilhelm Enişte var, ne dualar ettiği Tanrı, ne de sığındığı kahraman Mussolini. Evin içi boş, çünkü Penny’nin anlam evreni insansızlaştırılmış, kutsalları elinden alınmış ve geriye sadece onu felç eden bir başıboşluk kalmış. Odadan odaya açılan sonsuz döngüyse bir labirent hissi yaratıyor. Labirent yön duygusunun ve çıkışın olmadığı yerdir. Penny zihninde bu vahşeti yerleştirebileceği hiçbir mantıklı çekmece, hiçbir anlamlı oda bulamıyor. Her kapı yeni bir boşluğa açılıyor, çünkü yaşanan kötülüğün çocuk zihninde sığınılacak bir açıklaması yok. Gerçek, sembolik düzeni parçalamış. Gökyüzü düşmüş ve geriye sadece tekinsiz bir sessizlik kalmış.

Lorenza Mazzetti

Lorenza Mazzetti, Gökyüzü Düşerken ile sadece kendi çocukluk trajedisini kâğıda dökmemiş; aynı zamanda savaşın, faşizmin ve ırkçılığın kurbanı olan bütün çocukların evrensel çığlığına dönüşen bir eser yaratmış. Yazarın anılarından beslenen metin, otobiyografi ile kurgu arasındaki sınırları flulaştırarak, belleğin travmayla baş etmek için geçmişi keskin parçalarla nasıl yeniden ürettiğini gösteriyor. Mazzetti’nin çocuk anlatıcı Penny üzerinden kurduğu dünya; ideolojilerin körlüğünü, yetişkinlerin dünyasındaki ikiyüzlülüğü ve insan vahşetinin sınır tanımazlığını en saf, en korunmasız yerinden vuruyor. Eser, okurda katarsis (arınma) yaratan konforlu bir hüzün bırakmaktan kaçınmakla kalmayıp; insan doğasına, tarihin tekerrürüne ve masumiyetin kırılganlığına dair sızılı bir sorgulama başlatıyor. Roman ayrıca gösteriyor ki, çocukluk dışarıdaki tehlikelere karşı saf bir cehalet alanı olmaktan çıkıp, yetişkinlerin rasyonalize ederek körleştiği kötülüğü ve sevgiyi en çıplak, en ilkel haliyle sezen ve onun yükünü tek başına sırtlayan bir erken uyarı mekanizmasına da dönüşebiliyor.

Yine de, tıpkı Gazze’deki savaşın ve yıkımın ortasında kalan Filistinli çocukların sinemaya ve patlamış mısıra sevindiği yürek yakan videodan da hatırlanabileceği üzere; yetişkinlerin dünyası ne kadar vahşileşirse vahşileşsin, çocuklar vahşetin içinde bile kendi çocukluklarını korumak için direnecek.

Ve elbette Mazzetti’nin anlattığı trajedi, geçmişte kalmış bir felaketin tanıklığından fazlası. Şimdinin savaşından geçmişin savaşına baktığımızda, Gökyüzü Düşerken insanlığın en büyük ahlaki çelişkilerinden birini de hatırlatıyor. Bir halkın, bir topluluğun veya bir insanın yaşadığı acı, her zaman başkasının acısına karşı daha duyarlı olmasını sağlamıyor. En ağır zulümlerin hafızası bile, evrensel bir insanlık duygusuna dönüşmezse, yalnızca “bizim” acımızı koruyan bir anlatıya hapsolabilir. Hafıza bazen merhamete dönüşürken, bazen de yalnızca kendi yarasını kutsayan yeni bir körlüğe dönüşebiliyor. Belki de bu yüzden, savaşların ortasında çocukların hâlâ bir oyuna, bir filme, bir avuç patlamış mısıra tutunmaya çalışması insanın içini bu kadar burkuyor. Çünkü çocukluk, yetişkinlerin kurduğu nefret anlatılarından önce gelen ortak bir insanlık hali.

Gökyüzü bir kez düştüğünde, geriye kalan dünya da bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Ama belki de asıl trajedi, düşen gökyüzünün altında kalanların başkasının gökyüzünü yıkmamayı ve kendi acılarından başkasının acısını da görebilecek evrensel bir vicdan geliştirmeyi hâlâ öğrenememiş olması.

 

 

[*] Dikkat: Yazı, kitapla ilgili bazı sürprizleri açık etmektedir.

Yazarın Tüm Yazıları

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Rafik Schami:

“Sansüre itaat etmektense, hiçbir şey yayımlamamayı tercih ederim...”

80. yaşını kutlarken, Suriyeli usta yazar Rafik Schami’yle yazmaya yönelişini, Almanca yazma deneyimini, sansürü, hikâye anlatıcılığının bugün hâlâ nasıl var olabildiğini konuştuk.

EZGİ SİVRİKAYA

Sonraki Yazı

DENEME

Bir kadın edebiyatı var mıdır?

“Pek çok sanatçı ve sanat eleştirmeni, kadın duyarlığını tümüyle inşa edilmiş bir olgu olarak gördüklerinden 'kadın edebiyatı' gibi bir tasnifin doğru olmadığını savunmaktadır.”

NİLÜFER KUZU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist