• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Türk çocuk edebiyatının neden bir dünya klasiği yok?

Cin Ali’nin bağı

 “Yerli yazarlardan beklenen, toplumsal ahlaki normlar ve milli pedagoji tarafından belirlenen, verili bir alanda kısıtlı bir üretimdir. Bu bakımdan, Türk çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatından her anlamda daha otoriter ve baskıcıdır.”

ŞENER ŞÜKRÜ YİĞİTLER

@e-posta

ELEŞTİRİ

8 Ocak 2026

PAYLAŞ

Edebiyat bu topraklarda en başından beri ‘büyük adam’ meşgalesidir. Birtakım büyük zevât, büyük odaların büyük masalarında hürriyet, uhuvvet, müsavat gibi büyük büyük laflar ederek milletin tenevvürü, terakkisi ve çocuklukta inat etmekten vazgeçip ‘büyük adam’ ve milel-i mütemeddine sırasına girmesi için hal çarelerini mülahaza ve müşahede eylemişler; cilt cilt layihalar, fezlekeler, vakayinameler, seyahatnameler vücuda getirmişler. Askerî, iktisadî, idarî, içtimaî tanzimâtın millete tesir edebilmesi için meselenin bir de edebî cenahı olmak lüzumundan hareketle, ecnebi memleketlerde üstat addedilen ecnebi muharrirlerin eserlerinde hayretle tetkik, mütalaa ve temaşa ettikleri üslup, beyan, fikriyyât ve hatta hayalâtı takliden taharrisine vukuf gösterdikleri telif eserler sayesinde diyâr-ı Âl-i Osmâni’de onların mümessilliklerini uhdelerine aldıklarını umuma ilan ve ispat etmişler; böylece, bizim memleketimizde de Hugo’larımız, Mallarmé’lerimiz, Proust’larımız, akabinde dahi Joyce’larımız, Kafka’larımız ilh. neşvünema bulmuş. Mesele gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru sabi sübyana tekabül ettikte –onu da başkası yapacak değil ya elbet– büyük odaların büyük masalarına bu defa ‘küçük adamlar’ için oturan birtakım büyük zevât, böyle tıfıl baziçeleriyle alakadar olmak şan, şeref ve vakarları yakışık almayacağından Avrupa’da âdet olduğu üzere birtakım zevâtın büyükler için tahriren meydana getirdikleri âsâr-ı nefîselerinden derc eylenen muhtasar tercümelerle çocuklar dahi onların ilminden müstefit olmuşlar. Çocuklar için hususi mecmualarda neşrettikleri vatanî ve hamasî hikâye ve manzumelerle onların hangi istikamet üzere yetiştirilirlerse yavuz, gürbüz, vatanperver evlatlar olacaklarını bir bir izah etmişler; böylece, bizim memleketimizde de...

“Yerli ve milli” yetişkin ve çocuk edebiyatlarımız

Bağa destursuz girişimin nedeni Türkiye’de edebiyatın, çeviri edebiyatın ve çeviri çocuk edebiyatının kısa tarihinin bir parodisini yapmaktı. Çünkü, yetişkin edebiyatında durum kısmen daha iç açıcı olmakla beraber, çocuk edebiyatımızın görünümü, bugün itibariyle, “Koy desinler Kel Ali’nin bağı var!” sözündeki virane manzaradan çok farklı değildir ve bu derbederliğe, dağınıklığa, salkım saçak görüntüye bir parça olsun çeki düzen, ferahlık ve incelik getiren, bence, dünya edebiyatlarından yapılan iyi, nitelikli ve seçici çevirilerdir. Bugün, ele aldığı konular, tartıştığı meseleler bakımından dünya edebiyatının epeyce gerisinden geldiği pek çoklarınca kabul edilen Türk edebiyatı içinde Türk çocuk edebiyatının yeri ondan da epeyce gerilerdedir. Bunun için tam bir ölçü vermek gerekirse, denebilir ki ikisi arasındaki mesafe, dünya edebiyatıyla Türk edebiyatı arasındakine denktir.

Yetişkin edebiyatında olduğu gibi, çocuk edebiyatında da birtakım düşüncelerin, kavramların, tarzların, içeriklerin uzun bir görme-izleme-taklit etme evresinin sonunda yerli edebiyata girmesinin, yetişkin edebiyatına kıyasla daha açık biçimde gözlemlenebildiğini düşünüyorum. Türk çocuk edebiyatında 2000 öncesinde verilen birtakım önemli örnekleri yok saymamakla birlikte, –kişisel olarak Behiç Ak’ın Rüzgârın Üzerindeki Şehir (2003) ve Alâaddin’in Geveze Su Boruları (2008) gibi türünün iyi örneği kitaplarıyla başladığını düşündüğüm– 2000 sonrasında gerek fiziksel gerek içerik açısından belli bir değişim/dönüşüm yaşandığı su götürmez bir gerçek.

Bir zamanların epeyce didaktik/öğretici çocuk kitaplarının milenyum çağında dümeni hemen tümüyle ya eğlenceliğe ya da edebi niteliğe kırdığını söylemek mümkün. Bununla birlikte, edebiyat anlayışının bu birbirine tümüyle zıt görünen iki kutbunun paylaştığı kesin ve keskin bir kırmızı çizgisi var: Didaktizmden ve öğreticilikten kaçınma.

Benim ilk çocuk kitabımı yayımladığım 2010’lu yıllarda –ve bugün de– yayınevleri çocuklara ibretlik ders kabilinden hikâyelerden haklı olarak uzak duruyorlar. Ancak bu, yine Avrupa’dan ve dünya edebiyatlarından öğrenilmiş, edebi tutumu benimseyip uygularken oldukça vahim bulduğum bir hataya düşüyorlar: Politik konulardan itinayla uzak duruyorlar. İçinden geçtiğimiz dönemin siyasi koşullarının da etkisiyle, zülfüyâre dokunacak her konudan kaçınılması anlaşılabilecek bir durum elbette. Böyle böyle, ülkenin esas meselelerini görmekten aciz, dünyanın gündemine uzak, resmî ideolojinin ürettiği söylem ve düşünceleri aynı kelimeler ve aynı sırayla tekrar eden bir “takipçi” kitlesi yaratıldı. Ana akım medya ve yayıncılık dünyası bu tavrı çocuklar için de benimsedi. Üretilen binlerce kitap, kanallarda gösterilen çizgi diziler, onlardan türeyen animasyon filmler, her gün “Haydi Çocuklar Yatağa” bandının televizyonların alt kısmından geçtiği saat 21:30’a kadar çocuklara uyku masalları anlattı. Mesela bugün çocukların severek takip ettiği, oyuncaklarını, baskılı tişört ve çantalarını satın aldıkları çizgi kahramanların illa ki söz söylemek zorunda hissettikleri “küresel ısınma” konusunda, ne şiş yansın ne kebap, bir alay etkisiz “önlemler” ve alakasız “gerçekler” küçük zihinlere aşılanırken, nedense laf hiçbir şekilde petro-dolar zengini şirketlere, fosil yakıt endüstrisine, onların meşrulaştırılmış rüşvetlerine, yer üstü ve yeraltı kaynakları bunlara peşkeş çeken hükümetlere getirilmez. “Dünya ısınıyor” denir çocuklara; hiçbir zaman “Dünya ısıtılıyor, bizim tarafımızdan, bizim ellerimizle” denmez mesela.

Tabii tam da bu noktada homurdanmalar, karından konuşmalar yükselir. Çocuklar bunlardan anlamaz. Hayır, çocuklar küresel ısınmanın ardında yatan gerçek nedenleri anlar (A Is for Activist, 2012). Çocuklar ekonomik krizden, yoksulluktan anlar (Those Shoes, 2007). Çocuklar göçmen krizinden anlar (I’m Australian Too, 2017 Dönme Dolap, 2020). Çocuklar işçi haklarından anlar (Mr. Bunny’s Chocolate Factory, 2017). Çocuklar sömüren-sömürülen ilişkisinden anlar (Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, 1977 ve Masalın Aslı I-II, 1979) Bu iki yerli örneğin ne kadar çocuk kitabı olduğu başka bir yazının konusu. Çocuklar cinsiyet eşitliğinden anlar (And Tango Makes Three, 2005). Bizim anlamakta zorlandığımız, çocukların gerçeklerden kopuk, hayal âleminde yaşayan masal cüceleri değil, birer insan olduklarını kabullenmek. Haksızlıkla karşılaştıklarında en az biz yetişkinler kadar onur kırıklığı yaşadıklarını kavramak. Küçük Kara Balık’ta (1967) olduğu gibi, haksızlığa karşı duydukları isyan duygusunu ciddiye almak.

Ne var ki, 2000’lerden bu yana, çocuk edebiyatında belirgin bir değişim/dönüşüm evresine girilse de, bazı şeyler hep aynı kaldı. Sonuçta, müfredatta ve okuma kültüründe radikal bir değişim yoktu; ancak pastadaki payı bir anda büyüyen ve bu büyümenin hızına denk oranda hazırlıksız yakalanan bir sektör vardı. Bunu bir çocuk edebiyatı yazarı olarak, bazı deneyimlerimden yola çıkarak örneklendirmek istiyorum. Çizimlerini yaptığım ve eşimle beraber yazdığım 2022 tarihli Matilda Teyzenin Nükleer Yemek Tarifleri kitabımın temel meselesi nükleer enerji ve bunun oluşturduğu tehlikelerdi. Türkiye’de bu konuyla ilgili yazılmış az sayıda ciddi bilimsel kaynak bulunmakla birlikte, kurmaca eser yok denecek kadar az. Kitap, beklediğim üzere çok az ilgi uyandırdı; hakkında çıkan iki değerlendirme yazısında hikâyenin nükleer boyutuna dair tek kelime edilmedi. Bildiğim kadarıyla, o günden bugüne aynı konuda başka bir roman da yazılmadı. Oysa dünya edebiyatlarında Hiroşima-Nagazaki bombalamaları başta olmak üzere, nükleer yarışının getirdiği/getireceği felaketleri anlatan geniş bir literatür bulmamız mümkün.

Nükleer felakete ilişkin çocuk kitaplarından bazıları.

Dünya geneliyle aramızda ortaya çıkan bu farkın bir nedeni, siyasi mercilerin ve ana akım medyanın son yıllarda Türkiye’de başlayan nükleer santral yatırımları konusunda gösterdiği büyük isteklilikse, bir diğeri de Türk yayıncılık sektörüne egemen, öngörüsüz, statükocu, konformist/aferist anlayıştır. 1986’da Çernobil’de, 2011’de Fukuşima’da yaşanan feci kazaların ardından bütün dünyadaki nükleer santrallerin durumu tartışılır; Almanya, Fransa gibi gelişmiş ülkelerde nükleer tesislerin kapısına teker teker kilit vurulurken, biri Sinop’ta, diğeri Mersin’de yapımları devam eden iki nükleer santral inşaatı ve hayata geçirilmesi planlanan diğer tasarılarla Türkiye, Avrupa’daki son nükleer santrale ev sahipliği yapacak olmakla övünen ülke konumunda.

Gudrun Pausewang’ın Almanya’da yaşanan Çernobil’vari bir felaketi anlattığı romanı Die Wolke (Türkçe “Bulut”), yayımlandığı 1987’den bu yana Almanya’daki okulların okuma müfredatının bir parçası.

Bir başka örnek de ötekilik, ‘öteki’ne dönüşme ve canavarlaşma gibi çok daha temel/varoluşsal meseleleri ele alan “Canavar Avcısı Selim Amca veya CASA!” adlı eserim. Uzun uğraşlar sonucunda yayımlanmayacağından emin olduktan sonra Tuhaf Şeyler Dolabı (2024) kitabının içine aldığım bu kısa öyküyü, resimli çocuk kitabı formatında basılmak üzere, ilgileneceklerini düşündüğüm yayınevlerine gönderdim. Alışık olduğum üzere, çok azından cevap geldi ve gelen bütün cevaplar “ret” dedi. Ret cevapları arasında, –burada ismini açıklayamayacağım– çocuklar için ayrı bir yayın grubuna sahip büyük bir yayınevinin editöründen hikâyenin son derece eğlenceli ve özgün olduğunu, Türkiye’de bu tür işlere az rastlandığını, ancak yayınevinin yayın yelpazesine uymadığı için eseri kabul edemeyeceklerini söyleyen bir e-posta geldi.

Ne menem şeydir yayın yelpazesi?

Benim gözümde, Türk çocuk yayıncılığı, çeviri çocuk edebiyatından yerli çocuk edebiyatına doğru temel özgürlüklerin ve insan haklarının daralarak ilerlediği, asimetrik bir yelpazeye benzer. Asimetrik olduğu içindir ki, çeviri edebiyat tarafından iç açıcı, ferah rüzgârlar alırken, kol gücüne ne kadar yüklenirseniz yüklenin, yerli edebiyat tarafında derde derman için bir esintiye hasret kalırsınız, ölgün bir kıpırtıyla yetinirsiniz. Çeviri çocuk edebiyatında, MÖ önce 20. yüzyıla kadar uzandığı bilinen “osuruk mizahı”ndan[1] dedektif serüvenlerine, insanlığın bugün tartıştığı güncel meselelerden fantastik dünyalara, cinsel kimlik meselelerinden bilimkurgu hikâyelerine, geniş bir spektrumda muazzam bir yaratıcılık ve söz söyleme özgürlüğü var. Diğer yanda, aile içi dramalar, arkadaş, anne-baba, hayvan ve bilumum sevgi çeşitleri üzerine kurulu trajediler ve yerli çocuk edebiyatının yüzünü ağartmak üzere, Türk yayın sektörünün ucundan bucağından yakaladığı ‘kötülükler’le mücadele, farklılıklara saygı, çevre bilinci gibi, meselenin esas noktasına asla işaret etmeden ve özgünlükten, hayal gücünden yoksun biçimde ele alan, etliye sütlüye bulaşmayan, sıkıcı, donuk ve renksiz bir külliyat var.

Yukarıda verilen örneklerden osuruk mizahı’nı biraz daha açayım: Evet, kabul edelim, insanlar bu sesleri çıkarırlar ve çocuklar geğirme, hapşırma, hıçkırma, yellenme ve benzeri bütün seslere herkesten çok gülerler (hele de erkek çocuklar!). Dav Pilkey’in Kaptan Düşükdon serisi, sınırsız haşarılık, her bölümü müdür odasında sonlanan çizgi roman yazma tutkusu ve bütün insani ses, jest ve mimiklere kahkaha atma yeteneğine fütursuzca kapı açtığı için bütün dünyada milyonlarca çocuk ve yetişkin tarafından severek okunuyor. Beyaz slip donuyla göklerde uçan Kaptan Düşükdon, yalnızca ağaç evlerinde akla hayale sığmaz şeyler uyduran iki çizgi roman ineğinin (İng. geek, nerd) sınırsız hayal gücünün ortaya çıkardığı bir kahraman değildir; o, büyüklerin saçma sapan unvanlar ve içi boş kurallarla dolu, sıkıcı dünyasına çekilmiş alaycı, muzip ve yalın kılıç bir nanik hareketidir.

Kaptan Düşükdon’un bizimki gibi kapalı devre ahlak sistemlerine sahip ülkeler için aşırı bir örnek olduğunu iddia edecekler için gerçek/yüksek edebiyat denen alandan örnek verelim: Akademi ödüllü yazar/çizer Shaun Tan’ın Türkiye’de Ağustosböceği adıyla yayımlanan, kendi yazıp resimlediği kitabı, La Fontaine’nin ünlü fablının tersine çevrilmiş hikâyesini anlatır. Karıncalaşmış bir ağustosböceğinin trajedisini son derece bunaltıcı, Kafkaesk bir atmosfer kurarak sunan eserin Türkiye’deki çocuk terbiyesi ve eğitim sistemi için ne kadar yıkıcı ve tehlikeli olduğunu anlatmaya bilmem gerek var mı? Üstelik, Sezai Karakoç’un bu topraklarda, bu topraklar için yazdığı “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiiri dururken... Bugün için Türkiye’den bir çocuk edebiyatı yazarı ve yazar adayının kaleme alacağı Kaptan Düşükdon, Ağustosböceği ayarında bir kitabın yayına kabul edilme ihtimali yüzde kaçtır peki?

Açık ve dürüstçe söylüyorum: Sıfırın da altındadır. Çünkü Türkiye’de çocuk yayıncılığı, yetişkin yayıncılığının katbekat üzerinde bir sinisizm, ikiyüzlülük ve ahlakçılık içindedir. Çünkü yerli yazarlardan beklenen, toplumsal ahlaki normlar ve milli pedagoji tarafından belirlenen, verili bir alanda kısıtlı bir üretimdir. Bu bakımdan, Türk çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatından her anlamda daha otoriter ve baskıcıdır. Örneğin, Astrid Lindgren’in dünyanın bütün dillerine çevrilen 1945 tarihli kitabı Pippi Uzunçorap gibi bir kitabın Türkçede bugün bile yazılmasını aklınızdan geçirmeyin lütfen. Bir çocuğun tek başına yaşaması, atını evin çatısına çıkarması, büyüklerine kafa tutması, onları bir güzel pataklaması mı? Şaka ediyor olmalısınız...

Peki ya Uçan Sınıf (1933)? Daha eskilere gidelim. Ya Peter Pan (1904)? Daha daha eskilerden... Tanzimat edebiyatıyla yaşıt Alis Harikalar Diyarında (1865) mesela? Peki, çok eskilere de gitmeyelim. İstisnasız bütün kitaplarında çocuk kahramanın başına bela en az bir menfur karakter (şişko, açgözlü, zorba çocuklar; cahil, görgüsüz, kaba ebeveynler, vb.) yaratan Roald Dahl’ın bu topraklardan çıkma ihtimali ne kadardır acaba?

Yazarlığın kolay yolu olarak görülmeye başlandığı için büyük bir hız yakaladığını düşündüğüm çocuk edebiyatı yazarlığı Türkiye’de şu şekilde işler: Meraklı, sevecen, yaramaz (ama belli sınırlar ölçüsünde yaramaz) bir çocuk kahramanınız vardır ve bu, çocuk pedagojisi açısından sakıncalı görülebilecek en ufak bir söze, eyleme ve tavra bulaşmadan, bunları ima bile etmeden, “heyecan dolu maceralar”a yelken açar. Sözüm yabana, bunlar da öyle maceralardır ki, macera derim size! Bazen anne-babadan habersiz sokağa çıkılır; bazen olumsuz bir durumla ilgili yetkililere haber verilir; bazen birazcık vurdumduymazlık, birazcık bencillik edilir; bazen birazcık pembe yalanlar söylenir; bazen birazcık arkadaşlarla farklı veya eksik özellikleri nedeniyle alay edilir; bazen birazcık anne babayla bir gün lunaparka gidilir; bir gün okula, başka bir gün kır gezisine...

Cin Ali ve mahdumları

Bunlar size bir şey hatırlattı mı? Evet, evet, bildiğiniz Cin Ali (1968) maceralarıdır bunlar. Esasen bütün bir Türk çocuk edebiyatı külliyatı Cin Ali maceralarının varyasyonlarıdır ve seri halinde yazılan Bacaksız’lar da, Tonton Ali’ler de, Ökkeş’ler ve bütün diğerleri de (hepsinin erkek olmasına dikkat lütfen!) onun mahdumlarıdır. Bir bakıma, Cin Ali, Türk çocuk edebiyatının atasıdır ve bence bugün de en orijinal kahramanıdır! Gürbüz ve yavuz olması beklenen bir milletin çocukları için “çöpten bir ata” belirlediğim için affınıza sığınıyorum, ancak yetişkin edebiyatı için iyi kötü bir klasikler listesi oluşturulabilirken, çocuk edebiyatı için böyle bir şeyin hayal bile edilememesi, çıkış noktasındaki kadüklük ve basitlikten kaynaklanıyor olmasın sakın?

Cin Ali'nin yaratıcısı Rasim Kaygusuz

Kadük ve basit diyerek Cin Ali’yi küçümsediğim sanılmasın lütfen. Daha iyi ifade etmek için, Cin Ali, Türk çocuk edebiyatının genesis’idir demek istiyorum. Evet, bu Türk çocuk edebiyatı için acı, ancak gerekli bir saptamadır. Onun yer alamadığı “En Önemli 100 Çocuk Kitabı” seçkisine[2] yerli, milli ve “modern” çocuk edebiyatımızı temsilen “Kemalettin Tuğcu Kitapları”nın, güya çocuklar için yazılmış bu acı, şiddet ve gözyaşı külliyatının bütün eserleriyle dahil edilmesi başka nasıl açıklanabilir ki?

Kemalettin
Tuğcu

Modern edebiyatımız tarihsel olarak diğer edebiyatların oldukça gerisinden başlıyor. Ancak başta öykü olmak üzere romanda ve diğer türlerde iyi bir mesafe aldığımız söylenebilse de, çocuk edebiyatı için aynısını iddia etmek çok zor. Bugün son derece başarılı çocuk kitabı yazarlarımız varsa da, Astrid Lindgren, E. B. White, Antoine de Saint-Exupery, Roald Dahl, Michael Ende’yi o ülkelerin çocuk edebiyatçıları olarak doğuran edebiyat birikiminden uzağız. Lewis Carrol, Selma Lagerlöf, Mark Twain, J. M. Barrie, L. F. Baum gibi 20. yüzyıl öncesinde veya başında türün başyapıtlarını yaratmış isimlere gitmiyorum bile! Bugün başta sosyal refah, eğitim kalitesi ve demokrasi açısından dünya sıralamalarının en üstünde yer alan ülkelerin, çocuk edebiyatını ciddiyetle ele alan, ilköğretim müfredatının bir parçası haline getirmiş ülkeler olmaları tesadüfle açıklanamaz. İyi çocuk edebiyatı; kaliteli eğitim, sağlıklı iletişim, toplumsal huzur gibi pratik faydalardan da önce, estetik duygusu ve empati yeteneği gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum için gereklidir. Daha fazla uzatmadan şunu söylemek istiyorum: Çocuk edebiyatı tek başına o ülkedeki okuma kültürünü ve edebiyat kalitesini gösterir.

Tanpınar’ın gençlere ve ülkeye dair çokça alıntılanan sözünden hareketle denebilir ki, bu ülkede çocuklar, onlar bile, bihaber oldukları ülke meselelerinden azade değillerdir. Türkiye’de çocuklar, yeteneklerini körelten, hepsini aynı kalıptan çıkmış gibi birbirine benzeten sistemle uyumlu, uslu, uysal, araştırmayan, sorgulamayan, haklarını bilmeyen bir kitledir. Bunda aile yapısı, milli eğitim sistemi kadar Türk yayıncılık sektörünün de payı büyüktür. Bu ülkede sadece Keloğlan masalları, Nasreddin Hoca fıkraları, imla kılavuzu, deyimler sözlüğü basmak için açılmış yüzlerce merdiven altı oluşum arasında işini iyi yapmaya çalışan tek tük nitelikli yayınevlerinin varlığı genel manzarayı değiştirmekten uzaktır. Özellikle son yirmi yılda büyük atağa geçtiğini gördüğümüz, her sene basılan yüzlerce yeni çocuk edebiyatı ürünleri, ne yazık ki, estetik ve edebi nitelik açısından Batılı çağdaşlarının fersah fersah gerisindedir.

Yalvaç Ural

Söyleşenler arasında yer aldığım bir röportajda, çocuk edebiyatının geldiği noktayı değerlendirdiği bir soruya Yalvaç Ural’ın verdiği cevabı aktarayım:

Çocuk edebiyatının bir yere geldiğini sanmıyorum. Yani bugün bizde çocuk edebiyatıyla şuraya geldi diyeceğimiz ürünlerimiz, klasikleşebilecek ürünlerimiz yok. Her çocuk kesin okumalı diyebileceğimiz kitaplar ve o kitapları yazmış yazarlar yok ortada.[3]

Bu ülkede yıllarını çocuk edebiyatına vermiş, duayen kabul edilen bir ismin, Yalvaç Ural’ın, biraz da itiraf kabilinden, iç acıtıcı sözleri bunlar. Yıl sonuna doğru edebiyat yarışmalarının kazananları tek tek açıklanırken, 2025 Muzaffer İzgü Çocuk Romanı Yarışması’nda başvuran 130 dosya arasından ödüle layık eser bulunamaması, çocuk edebiyatındaki kalite sorununun ilk işareti olabilir.[4] Ancak ümitvar olmak içinse sebep çok, moral bozmak asla yok; çünkü Cin Ali’nin bağında dünya edebiyatlarından Türk çocuk edebiyatına bayilikler verilmeye devam etmektedir!

“Türk çocuk edebiyatının dünya ölçeğinde klasikleri neden yoktur?” sorusu bugün bir muamma olarak karşımızda duruyorsa hâlâ, bunun cevabını, yayımlanışından bu yana bir heykel haşmetiyle karşımıza dikilen Cin Ali’den bir adım öteye geçememiş, başta yayıncılar, yazarlar ve artık bir sektöre dönüşmüş çocuk edebiyatı konusunda uzmanlar, Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali’ye giydirmeden, kafa kafaya verip düşünmelidir.

 

 

NOTLAR

[1] Katherine Rundell, Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız? Ne Kadar Büyük ve Bilge Olursak Olalım, çev. Şiirsel Taş, Domingo Yayınevi, 2020, s. 11.

[2] “En Önemli 100 Çocuk Kitabı”, Notos Öykü Dergisi , 2019, sayı 74, s. 29-30.

[3] Yalvaç Ural,  “Türkiye’de Çocuk Dergiciliğinin 100 Yılı”, Türkiye Çocuk Yıllığı, der. Mustafa Ruhi Şirin vd. Çocuk Vakfı, 2023, s. 21-29.

[4] “2025 Muzaffer İzgü Çocuk Romanı Yarışması Sonuçlandı.” Edebiyat Haber, 1 Aralık 2025.

Yazarın Tüm Yazıları
  • cin ali
  • çocuk edebiyatı
  • Yalvaç Ural

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Söyleme Bilmesinler:

Edebiyatın yan etkileri

“Edebiyatımızda sıradan insanların öyküleri söylemi sıklıkla 'iyi bir şey' olarak vurgulanır. Kahramanlarınız sıradandır ama onları roman kahramanı yapan sıradan olmayan bir anlatımdır; yoksa bu sıradanlık bütün metne sirayet eder.”

ŞÜKRAN YİĞİT

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Gaye Boralıoğlu:

“Dünyanın durması lazım aslında”

“Olmadık birisi tutuklanmış ya da gariban bir işçi inşaattan düşüp ölmüş. Kahroluyorum ve sonra gidip yemek hazırlıyorum ya da oturup roman yazıyorum. Yani her şey normalmiş gibi davranıyorum. Dünyanın durması lazım aslında, böyle dönmesi tuhaf. Roman bu hissiyattan çıktı.”

YASEMİN ÇONGAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist