Dadaist bir Frankenstein kolajı: The Bride!
“The Bride! filmi tam olarak bir Merz resmi ya da Merz sahnesi. Başarısı da buradan geliyor... 1935 versiyonunun aksine, bu film tamamen gelin üzerine kurulu. Söz, yaratan erkeklerin değil kadınların.”
1935 yapımı Bride of Frankenstein’ın yeniden çevrimi olan The Bride!, dağınık kurgusuyla ve doğrudan isyankâr bir kadın hareketi manifestosu olmakla eleştiriliyor, senaryosunun aceleyle bir araya getirilmiş parçalardan oluştuğu söyleniyor. Ancak filmin ismindeki ünlem (!) boşuna değil. Yönetmeni Maggie Gyllenhaal’ın deneysel yaklaşımı, kaçık karakterleri ve Christian Bale ile Jessie Buckley'nin abartılı oyunculukları, bu kült esere cesur bir yorum getirmekle kalmıyor, Dadaist bir stili de ilan ediyor.
Dadaizmin öncülerinden Kurt Schwitters'in 1919 yılında Sturm Galerisi'nde açtığı ve kolajlarını ilk kez gösterdiği serginin adı Merz’di. Schwitters, Der Sturm'a yazdığı manifestoyu andıran kısa metninde, işlerini “Merzbilder” yani “Merz-resimleri” olarak tanımladı. “Merz sözcüğü, özünde akla gelebilecek her malzemenin bir araya getirilmesini ifade eder,” diyordu. Merz-resimlerini hurdalardan ve atıklardan üretti. Ne bulduysa onunla resim “inşa etti”. Biletler, kupürler, tenekeler, cam parçaları, teller, tüller, hurda ve döküntüler… Kurt Schwitters ne iş yaptığını soranlara “resim çivilerim” diyordu.[1] "Merz", Schwitters’in türettiği anlamsız bir sözcüktü ve sanatını anlamsızlık üzerine kurduğunun da göstergesiydi. “Parçalamak, yok etmek” anlamına gelen “ausmerzen” sözcüğünü de çağrıştırıyordu. Metropol hayatı, savaşlar, ölüm ve yıkım, insanın yalnızca ruhunu değil bedenini de parça parça ediyordu. Devrim, Schwitters için savaştan sonra paramparça olan her şeye karşı, parçalardan ürettiği yepyeni bir şeydi. “Merz” ya da bir çeşit başkaldırı, amaçsız ve hayat gibi açıklanamaz olan sanatı tüm prangalarından kurtarmak…
Dikenli tel, tüller, kıvrılabilen ve uçuşan yüzeyler, keman, dikiş makinası, davul, su ile çıkarılabilecek tüm sesler, beyni ve duyguları harekete geçiren deneyimler, sözcük üzerine sözcük eklenen şiirler, gürültü ve sessizlik, çarpıtılan, bozulan, bükülen ve paramparça edilen, yapışkan jöleyle kayganlaştırılan ve yeniden bir araya getirilen her şey, çizgilerle ve iple birbirine tutturulan sözler ve havaya söylenen şarkılar, deforme edilen ışıklar ve yüzler, fırlatılan peruklar ve ayakkabılar, her şeyin dans ettiği fragmanlardan oluşan parçalı bir bütün... İşte Merz sahnesinin tarifi. The Bride! filmine gelecek olursak, o da tam olarak bir Merz resmi ya da Merz sahnesi. Başarısı da buradan geliyor.
Filmde sokaklarda Bauhaus ve Weimar posterleri var; bir sahnede Merz afişi göze takılıyor. 1930'ların Chicago'sunda başlayan hikâye, Dada’nın da merkezlerinden olan New York’a sıçrıyor. Büyük Buhran’ın sonlarındaki Chicago ve New York, özenle kurgulanmış detaylarıyla kalabalıkların grotesk oyun alanı haline geliyor.
George Grosz’un A Victim of Society başlıklı fotomontajı, 1919.
Sağda:
Raoul Hausmann’ın Mechanical Head (The Spirit of Our Age) başlıklı, peruk mankeni, timsah derisi cüzdan, cep saati mekanizması, daktilo silindiri, fincan, çivi vb. kullanarak ürettiği asamblaj, 1920.
Gyllenhaal, hikâyeyi 1936 yılında kurguluyor ve Mary Shelley'nin 19. yüzyıl kültürel normlarına bağlı kalmadan neler yazabileceği sorusunu soruyor. Shelley’nin öfkeli hayaleti, Chicago'da mafya babası Bay Lupino'nun sahibi olduğu mekânda takılan Ida'yı (Jessie Buckley) ele geçiriyor. Ida'nın bedeni kasılıyor, bir Dada şiiri gibi çağrışımlar ve saçmalarla dolu kelimeler ve kesintili cümleler ağzından dökülüyor. Lupino, Ida'yı öldürtüyor ancak daha sonra Frankenstein'ın canavarı Frank (Christian Bale) canlandırma konusunda uzmanlaşmış çılgın bir bilim insanı olan Dr. Euphronius’tan (Annette Bening) kendisine bir eş istiyor. Mezar soygunuyla Ida'yı mezarından çıkarıp yeniden canlandırıyorlar. Ancak bu “gelin”, geleneksel evlilik düzenini kabul etmek istemiyor, başına buyruk yola koyuluyor. Bir dizi talihsiz olayın ardından Frank’le birlikte, aranan iki suçluya dönüşüyorlar. Frank'in en sevdiği vodvil oyuncusu Ronnie Reed'in (Jake Gyllenhaal) oynadığı müzikallerin gösterildiği sinemaları ziyaret edip cinayet dedektifleri tarafından takip ediliyorlar.
1935 versiyonunun aksine, bu film tamamen gelin üzerine kurulu. Söz, yaratan erkeklerin değil kadınların. Filmde öfkeyle yoğrulmuş kadınlar tam da dönüm noktalarında harekete geçip hikâyeyi ivmelendiriyor. Hem Mary Shelley hem 1930'ların Chicago sosyetesinden Ida hem de ölümünden sonra hayata yeniden döndürülen Gelin rolünü canlandıran Buckley, aksanlar arası geçiş yaparken harikalar yaratıyor. Başta Shelly’nin ruhu tarafından ele geçirilmiş gibi görünen Ida, sonradan Shelly’nin hikâyesini anlatan bir aracıya dönüşüyor. Öfkeli bir megafon gibi, bir kafadan üç ses birden çıkartıyor.
Solgun yüzü, yeniden canlandırma işlemi sırasında mürekkep benzeri bir siyahla lekelenen sağ yanağı, dili, kolu ve boynuyla Gelin, bir Dada heykeli gibi. Dikilmiş bedenine sığamayan, zihni de tıpkı bedeni gibi paramparça olan Frank ile birlikte, her türlü estetik, edebi ve sosyal kurala isyan eden dadaistleri anımsatıyorlar.
Dada, Sürrealizm, Weimar kabare estetiği ve farklı türler, filmde bilinçli olarak birbirine “çivileniyor.” The Bride! kaotik ve parçalı anlatımı, set tasarımı, estetiği ve karakterleriyle 1924 yapımı sessiz film L'inhumaine, Young Frankenstein (1974),The Rocky Horror Picture Show (1975) başta olmak üzere, Joker (2019), Joker: Folie à Deux (2024) ve Bonnie and Clyde (1967) gibi pek çok filmi akla getiriyor.
Herman Melville'in "Bartleby, Kâtip" adlı kısa öyküsündeki "Tercih etmem," ifadesi, The Bride! filmi boyunca Gelin’in mantra gibi kullandığı bir replik. "Bartleby, Kâtip" öyküsündeki çalışkan kâtip, günler geçtikçe kendisine verilen görevleri reddetmeye başlıyor ve istemediği şeylere karşı sakin bir tonla “Yapmamayı tercih ederim.” cevabını veriyor. Zamanla öyküdeki diğer karakterler onun bu kayıtsızlığına imreniyorlar. Erkek egemen bir dünyaya uyum sağlamayı reddeden Gelin de filmde sürekli bu cümleyi tekrarlıyor. Ancak bir süre sonra bu tekrar, filmi feminist bir intikam hikâyesine indirgiyor. Devrim dalgası sokaklara yayılıyor, siyah mürekkeple ağızlarını boyayan kadınların isyanı büyüyor, Gelin’in ayaklanma ve isyan vadeden konuşması da eklenince bu devrim, didaktik bir anlatı olarak kalıyor. Ama bu yazıyı pozitif tarafta bitirmek istiyorum. Lawrence Sher'in görüntü yönetmenliği muhteşem, Hildur Guðnadóttir'in müzikleri harika ve filmin Dadaist set tasarımı övgüyü hak ediyor.
Şans cesurlardan yana olsun.
[1] Ufuk Kılıç’ın çevirdiği bu metni okumanızı öneririm: “Kurt Schwitters: Merz Dada”, e-skop, 2016
Dada ile ilgili bazı kaynaklar:
Leah Dickerman (2005), Dada, Washington: National Gallery of Art
Kurt Schwitters (2010), "Merz'den", Sanat Manifestoları: Avangard Sanat ve Direniş içinde (der. Ali Artun), İletişim Yayınları, s. 130-138
Önceki Yazı
Zabel Yesayan:
Tanıklıktan belleğe, iç dünyadan savaşa
“Yesayan, tek bir anlatı biçimine ya da etik pozisyona sığmayan; tanıklık kadar suskunlukla, sürgün kadar içe kapanışla da düşünen bir yazar. Yesayan’ı okurken yalnızca geçmişte kalmış bir dönemin tanığıyla değil, bugüne ulaşan bir direncin sesiyle karşılaşırız.”
Sonraki Yazı
Gerçeğin çölünde:
Köpek, Batı, iki film
“Empati coğrafi olarak açılıp kapatılabilen bir refleks değildir. Bir kez bazı hayatların feda edilebilir olduğuna karar verildiğinde, bu körlük kaçınılmaz biçimde merkeze de yayılır. Sinemadaki bu aşırı köpek hassasiyeti aslında insandan kaçışın bir biçimidir.”