Yapay zekâ çağında yazı
“Asıl sorun, dil modellerinin metin üretmesi değil, giderek bir yazı normu üretmeye başlaması. Çünkü insan, sık maruz kaldığı şeye benzeme eğilimindedir.”
Bir metnin daha birkaç cümlesini okuduğumuzda içimizde hafifçe kıpırdayan o duyguyu fark ediyor musunuz? Daha yazarın adını görmeden, daha metin nereye varacak anlamadan bir tanıdıklık çöküyor zihne. Cümleler temiz. Fazla pürüzsüz. Yerli yerinde. Her şey sanki olması gerektiği kadar açık, olması gerektiği kadar dengeli, olması gerekeceği kadar kontrollü. İşte o anda insan, metni okumaktan çok metnin nereden geldiğini düşünmeye başlıyor. Son yıllarda çoğumuzun yaşadığı şey tam da bu: Yapay zekâ dil modellerinin ürettiği metinlerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, artık onlara karşı bir kulak, bir göz, hatta bir tür sezgi geliştirmiş durumdayız.
Bu tanıdıklık duygusu yeni çağın gündelik ama önemli deneyimlerinden biri. Bir zamanlar televizyon spikerlerinin sesi birbirine benzerdi, sonra kurumsal e-postaların tonu birbirine benzemeye başladı, şimdi de orada burada denk geldiğimiz metinlerin yürüyüşünde ortak bir ritim duyuyoruz. Kimi zaman bir LinkedIn paylaşımında, kimi zaman bir öğrenci ödevinde, kimi zaman bir reklam metninde, kimi zaman da gündelik yazışmaların arasında beliriyor bu statik ritim. Kelimeler tek başına ihbar etmiyor çoğu zaman. Daha çok cümlelerin birbirine yaslanma biçimi, açıklamanın aşırı düzenli akışı, risk almayan bir berraklık, ölçülü bir nezaket, her itirazı önceden hesaplamış gibi duran bir denge hissi ele veriyor onu.
İnsan zihni örüntü tanımayı sever. Belki de hayatta kalma tarihimizin eski bir mirasıdır bu. Yüzleri ayırt ederiz, yürüyüşlerden insan tanırız, hangi yakınımızın eve geldiğini adım seslerinden anlarız. Şimdi aynı şeyi yazı için yapıyoruz. Yazının “kimden” geldiğini değil, “nasıl bir sistem içinden” çıktığını, bir insan tarafından yazılıp yazılmadığını sezebiliyoruz artık. Bunun biraz tuhaf, biraz da öğretici bir tarafı var. Çünkü ilk kez, dilin yüzeyine bu kadar dikkat kesilmiş durumdayız. Bir cümlenin fazla cilalı oluşu, bir paragrafın kendi kendini fazla iyi toparlaması, metnin her bölümünün görevini biraz fazla iyi bilmesi dikkat ve şüphe çekiyor artık.
Burada durup hemen karamsar bir hükme koşmak kolay yol olur. Oysa mesele bundan biraz daha karmaşık, hayli insani. Bu tanıdıklık hissinin iyi tarafları da var. Öncelikle okur, hiç olmadığı kadar uyanık. Önüne gelen metni artık edilgin duymuyor. Dili dinliyor, tonun kaynağını yokluyor, metindeki sıcaklıkla düzen arasındaki ilişkiyi sezmeye daha hazır. Bu, kötü bir gelişme sayılmaz. Uzun zaman boyunca yazıyı bir sonuç olarak gördük: bitmiş, tamamlanmış, sunulmuş bir ürün. Şimdi yazının üretim koşullarına, arkasındaki mekanizmaya, kimin ne kadar katkı verdiğine daha çok dikkat ediyoruz. Bir bakıma okurluk keskinleşiyor diyebilirim.

Bir başka olumlu taraf daha var. Dil modelleri sayesinde birçok insan ilk kez yazıyla daha sık temas kuruyor. Yazmaya çekinen, cümle kurarken zorlanan, kafasındaki düşünceyi bir türlü toparlayamayan insanlar için bu araçlar iyi bir eşlikçi. Boş sayfa karşısında eli donan biri, bir taslakla yürümeye başlayabiliyor. Dağınık notlarını toparlayabiliyor. Sert ve anlaşılmaz bir paragrafı biraz açabiliyor. İkinci diline çok güvenemeyen biri, iş mektubunu daha derli toplu kurabiliyor. Bir öğrencinin ya da genç bir çalışanın, zihnindeki fikri görünür hale getirmesine yardım eden bir araç küçümsenecek bir şey değil. Her teknoloji biraz da erişim meselesidir. Yazının çevresine örülmüş sınıfsal, kültürel ve hatta nörolojik duvarları aşağı çektiği açık bu teknolojinin.
Bunu küçücük sahnelerde görmek mümkün. Diyelim ki biri yaşlı annesi için hastaneye verilecek dilekçeyi yazamıyor; neyi, nasıl söylemesi gerektiğini bilemiyor. Malumunuz, eskiden bu, yani arzuhalcilik, bir meslekti. Bir başkası, belki Disleksi yaşayan biri, burs başvurusu için niyet mektubunda tökezliyor. Bir başkası yıllardır kafasında taşıdığı bir fikri ilk kez düzgün bir paragraf halinde görebildiği için cesaret buluyor. Bu anlarda yapay zekâ, yazarın yerini alan bir gölge gibi değil, el veren bir düzenleyici, bir asistan gibi çalışıyor. Herkesin çevresinde buna benzer örnekler çoğaldı. Bu yüzden meseleyi sırf “hakiki yazı” ile “sahte yazı” arasında kurmak dar bir çerçeveye sıkışmak olur. Hayat bu kadar temiz kategorize edilemiyor çünkü. Kitap okuyamayan biri, saatlerce kitap dinleyebiliyor mesela. Biri diğerinden üstün değil bu eğilimlerin.
Gene de şu tanıdıklık hissi gölgesiz değil. Çünkü bir sesi sık duymak, bir süre sonra o sesi içselleştirmek demek. Tehlike tam da burada başlıyor. İnsan, yardım alayım derken fark etmeden kendi cümlesinin otantikliğini kaybedebiliyor. O küçük aksaklıklar, kişisel sapmalar, bazen gereksiz gibi görünen ama yazıyı yaşayan bir şeye dönüştüren o bireysel pürüzler silinmeye başlıyor. Metin daha “iyi” görünüyor belki; ama daha az kişisel, daha az özgün, daha az gerçek biri tarafından söylenmiş hale geliyor. Yazının üstünden hayatın tozu siliniyor, ardından yazı da biraz grileşip soluklaşıyor. Üslup denir ya hani, o bir imzadır. İmzamızı kaybetme riskimiz yükseliyor her geçen gün.
Bunu özellikle aynı tür kalıpların dolaşıma girdiği yerlerde fark ediyoruz. Bir süre sonra herkes birbirine benzeyen açılışlarla konuşuyor. Herkes ölçülü, derli toplu, açıklayıcı. Herkes kibar. Herkes makul. İlk bakışta bunda yanlış bir şey yokmuş gibi duruyor. Fakat dil, her zaman berraklıkla yaşamaz; bazen çatallanarak, bazen takılarak, bazen bir sözcüğü tam yerine oturtamamanın verdiği arayışla derinleşir. İnsan sesi bu kusurlardan doğar. Bir cümlenin hafif tökezlemesi, düşüncenin henüz canlı olduğuna işaret eder. O canlılığı tümüyle törpüleyen bir yazı iklimi, okuru yormaz belki ama uzun vadede hepimizi yazı karşısında hissizleştirebilir.
Asıl sorun, dil modellerinin metin üretmesi değil, giderek bir yazı normu üretmeye başlaması. Çünkü insan, sık maruz kaldığı şeye benzeme eğilimindedir. Uzun süre kurumsal ya da hukuki rapor okuyup duran biri, gündelik cümlelerinde bile o tonun izlerini taşır. Aynı şey şimdi daha geniş ölçekte oluyor. Yazının bir “ideal akış” standardı oluşuyor. Çok keskin olmayan, çok dağınık durmayan, her şeyi uygun dozda açıklayan, itirazı törpüleyen, sürtünmeyi azaltan bir genel ton. Böyle bir ortamda düşünce de uslanabiliyor. Fazla keskin çıkışlar, fazla kişisel sapmalar, aceleyle söylenmiş ama sahici cümleler giderek ayıklanıyor. Geriye parlak, kullanışlı, steril bir söylem tarzı kalıyor. Herkes herkese benziyor.
Bu sterilizasyon meselesi hafife alınacak gibi değil. Çünkü dil, bilgi taşıdığı kadar karakter de taşır. Hatta bazen karakteri bilgiden önce taşır. Birini konuşmasından tanırız, bir yazarı da cümlesinin tavrından. Eğer hepimiz giderek benzer tavırlarla yazmaya başlarsak, ortada fikir bolluğu olur belki ama ses kıtlığı da baş gösterir. Şimdiden bunun emareleri var. Sosyal medyada, tanıtım metinlerinde, kurumsal yazışmalarda, hatta bazı köşe yazılarında aynı “optimum düzen” dolaşıyor. Bir cümle bitmeden sonrakinin ne tür bir netlikle geleceğini tahmin ediyorsunuz. Metin size sürpriz yapmıyor yani.
Bir öğretmenin, bir editörün, bir dostun verdiği geri bildirimle bu araçların sunduğu düzenleme arasında da önemli bir fark var. İnsan size bakar, sizin ne demek istediğinizi, neyi söyleyemediğinizi, neden orada takıldığınızı sezebilir. Yapay zekâ ise çoğu zaman söyleyişin yapısını düzeltir, derdinizin iç gerilimini değil. Bu yüzden pek çok metin “iyi yazılmış” görünürken tuhaf biçimde içi boş hale gelebiliyor. Kelimeler yerli yerinde durur, ama o kelimeleri oraya getiren yaşantı, çelişki, ihtiyaç, öfke, tereddüt pek hissedilmez. Okur da bunu fark eder. Zaten geliştirdiğimiz tanıdıklık hissi biraz da buradan doğuyor. Dilin şahsi tonunu duymakta zorlanmaktan, arkasındaki yaşama halini sezememekten.

Bir de adalet meselesi var. Bu araçları nasıl kullandığımız, nerede yardım sayılacağı, nerede emeğin yerine geçeceği konusu uzun süre konuşulacak. Bir öğrencinin fikir iskeletini kurmak için destek almasıyla, düşünmediği bir ödevi bütünüyle ürettirip teslim etmesi aynı şey değil. Bir yazarın dağınık taslağını toparlatmasıyla, henüz kendi sesini aramadan baştan sona dışarıya yazdırması da aynı yerde durmuyor. Fakat pratik hayat böyle cetvelle ayırmıyor. O yüzden bugün asıl ihtiyacımız olan şey yasak listeleri değil, güçlü bir yazma etiği. Ne yaptığını bilen, katkının sınırını dürüstçe tartabilen, aracın yardımıyla kendi yerine geçmesi arasındaki farkı sezebilen bir yazarlık.
Belki de bu yüzden önümüzdeki dönemde en kıymetli becerilerden biri “yazının kaynağını dürüstçe yönetmek” olacak. İnsanların artık her pürüzsüz metne biraz şüpheyle bakması, ilk başta yorucu gelebilir. Yine de bunun öğretici bir tarafı var. Bizi tekrar şu eski ama ihmal edilmiş soruya götürüyor: Yazı nedir? Bir ürün mü, düşünmenin izi mi? Bir şey söylemenin yolu mu, bir şey aramanın canlı sahası mı? Yapay zekâ çağında bu soru yeniden ağırlık kazandı. Çünkü artık herkes yazıya daha hızlı ulaşabiliyor; ama her hız, her zaman derinlik getirmiyor.
Yine de burada bir yas havasına gerek yok. İnsan sesi kolay kolay ortadan kalkmaz. Çünkü insan dediğimiz varlık, biz, söylemek istediği şeyle söylediği şey arasındaki o küçük aralıkta yaşar. Orada utanç vardır, heves vardır, acelecilik vardır, hırs vardır, bazen beceriksizlik vardır. Bu yüzden sahici bir cümle hâlâ kendini belli eder. Belki daha cilasızdır. Belki bir üstünde bir fazlalık taşır. Belki gereğinden uzun döner dolaşır. Ama yaşanmışlığa benzer. Yapay zekâ çıktılarıyla kurduğumuz tanıdıklık arttıkça, buna karşılık insan sesinin ne olduğu da daha belirgin hale geliyor. Paradoks gibi görünüyor, ama değil. Taklidin çoğalması, aslı daha görünür kılabiliyor. Ha tabii ki kötü para da iyisini kovabiliyor.
Bugün hepimiz biraz yeni bir okurluğun içindeyiz. Metni okurken cümlenin ritmini, tonun kaynağını, açıklamanın doğallığını, duygunun hakiki olup olmadığını tartıyoruz. Bu şüphe bazen yersiz olabilir, bazen abartılıya kaçabilir. Fakat büsbütün kötü bir şey sayılmaz. Çünkü bizi dilin yüzeyinden içeri çağırıyor. Hangi cümle gerçekten bir ihtiyacın içinden gelmiş, hangisi iyi kurulmuş bir kabuk olarak tasarlanmış, bunu sormaya başlıyoruz. Belki de asıl mesele burada düğümleniyor: Yapay zekâ bize daha çok metin veriyor ve fakat bizden daha çok özen de istiyor.