• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Elephant ve teşhis hırsımızın şiddeti

“Şiddeti kendi politik haklılığımızın süsü yapmaktan, her felaketi diğer kampın çürümesine kanıt diye kullanmaktan, ölen çocukların bedenleri üzerinden teşhis yarıştırmaktan vazgeçmedikçe o koridorlardaki kan izleri silinmeyecek.” 

Elephant (Gus Van Sant, 2003)

TOLGA YILDIZ

@e-posta

SİNEMA-TİYATRO-TV

30 Nisan 2026

PAYLAŞ

Gus Van Sant’ın kamerası, sarışın bir lise öğrencisinin ensesine takılır ve usulca onun peşinden yürümeye başlar. Seyirci olarak biz de o ensenin ardında, kilitli metal dolapların, floresan ışıklarının, muşamba zeminde kayan spor ayakkabı seslerinin içinden geçeriz. Koridorlar uzar, zaman ağırlaşır. Ne bir felaket habercisi vardır ortada ne de gerilimi önceden haber veren bir müzik. Kantin sırasındaki yarım yamalak fısıltılar, sınıf kapılarından sızan uğultular, okulun gündelik telaşı… Hepsi fazla sıradandır. Belki de bu yüzden tekinsizdir.

Bir süre sonra izleyici kendi zihninin kıpırdanışını duymaya başlar. Bir ipucu arar. Bir bakış, bir aşağılanma, bir aile sırrı, bir ideolojik işaret, failin çekmecesinde saklanan karanlık bir nesne… Zihin, felaketi bir yere bağlamak ister. Van Sant bu isteği karşılamaz. Seyircinin avucuna rahatlatıcı bir neden-sonuç zinciri bırakmaz. Onu o uzun koridorun içinde, şiddetin mayalandığı o renksiz, alelade ve boğucu havayla baş başa bırakır.

Elephant’ın kendi yapım hikâyesi de tam burada anlam kazanır. Van Sant, başlangıçta Columbine katliamı üzerine belgesel niteliği taşıyacak, olgusal bir televizyon işi düşünmüş. Yani dosyaya, kayda, tanıklığa, açıklamaya daha yakın duran bir hat varmış önünde. Süreç içinde bu fikirden uzaklaşıp kurguya yönelmiş...

Fakat bu dönüş, hakikatten kaçış anlamına gelmiyor. Tam tersine, belgeselin vaat ettiği açıklık duygusuna duyulan bir kuşku sanki. Van Sant, “gerçek olay”ı yeniden canlandırarak açıklamayı seçmiyor; gerçeğin açıklamaya direnen ağırlığını, kurgu aracılığıyla daha çıplak hale getiriyor. Kamera bir rapor düzenlemiyor. Tanı koymuyor. Fail profili çıkarmıyor. Sadece bizimle birlikte yürüyor, bekliyor, bakıyor.

Cannes’da gösterildiğinde filmi büyüleyici kılan şey de öfke uyandıran şey de buydu. Elephant, şiddetin kökenine inmeye yeminli bir belgesel izleme konforunu seyircinin elinden alıyordu. Ekrandaki iki çocuğun okullarını kana bulamasını Marilyn Manson dinlemelerine, şiddet içerikli video oyunlarına, internetten silah sipariş etmelerine, zorbalığa uğramalarına ya da ilgisiz ebeveynlere bağlamak mümkündü. Üstelik bu açıklamaların her biri, kamusal tartışmada çoktan hazır bekleyen kutulara denk düşüyordu. Van Sant ise bu kutuları tek tek gösterip hiçbirini kilit anahtarına dönüştürmedi.

Film, “bunu kim yapar?” sorusuna da beklenen cevabı vermez. Seyirci, katliamı gerçekleştirecek çocuğu önceden tanıyabileceğini sanır. İlgisiz anne baba, karanlık oda, içine kapanık erkek çocuk, aşağılanmış öğrenci, Nazi merakı, video oyunu, tuhaf cinsel imalar, sosyal dışlanma… Bütün bu işaretler birer açıklama malzemesi gibi önümüze gelir. Fakat film onları bir teşhis listesinin maddelerine dönüştürmez. Hatta tersine, bu işaretlerin bizi ne kadar kolay kandırdığını gösterir. John’un alkollü babası vardır ama fail o değildir. Okulda dışlanan, bedeniyle huzursuz, sessiz öğrenciler vardır ama katliam onların üzerine yazılmaz. Katillerin aileleri de o basit “tamamen ilgisiz ebeveyn” kalıbına sığacak kadar düz çizilmez. Van Sant’ın dünyasında kötülük, tek bir evin salonundan, tek bir ekranın ışığından, tek bir ihmalkâr anne baba figüründen çıkıp gelmez. Daha geniş, daha dağınık, daha görülmez ama solunur bir şeydir o. Kamera belki de o yüzden ara sıra gökyüzüne ve bulutların hareketlerine döner.

Filmin sessiz akışında beliren en çarpıcı anlardan biri, katliam hazırlığındaki iki gencin sabah kahvaltısı yaparken arka planda açık duran İkinci Dünya Savaşı belgeselini kayıtsızca izledikleri sahnedir. Aralarındaki kısa ve sığ konuşma, faşizm ya da Nazizm üzerine derinlikli bir fikirleri olmadığını açık eder. Böylece eylemlerinin kökenindeki olası “ideolojik” motivasyon da kolay açıklamalar sepetine eklenir ve aynı anda boşa çıkar. Daha manidar olan ise arka plandaki belgeselin, Nazilerin sinemayı nasıl bir propaganda aracına dönüştürdüğünü anlatmasıdır. Bir sinema filminin tam kalbine, üstelik bir felaketin arifesine yerleştirilen bu ayrıntı rastlantı olabilir mi? Van Sant, kamerasını yalnızca iki çocuğa doğrultmaz. Hakikati kendi kalıbına sokan görüntü rejimlerine, trajediyi açıklanabilir ve tüketilebilir paketlere dönüştüren kültür endüstrisine, hatta sosyal bilimlerin kimi zaman payına düşen o aceleci açıklama arzusuna da bakar.

Bu yüzden Elephant, bugün Türkiye’de okul bahçelerinde, sokak aralarında, sınıf kapılarında birden patlayan şiddet vakaları karşısında takındığımız tavra tutulmuş keskin bir ayna: Bir okulun çevresinde sirenler yankılandığında, ilk görüntüler telefon ekranlarına düştüğünde, kan daha kurumadan devasa bir zihinsel makine çalışmaya başlar. Televizyon ekranları, sosyal medya platformları, köşe yazıları ve uzman yorumları birkaç saat içinde olayı kendi açıklama düzeneklerine çeker. Herkes, yaşananı kendi politik hıncının, kendi kültürel korkusunun, kendi ahlaki reçetesinin kanıtı haline getirmek ister.

Orta sınıfın dinmeyen kaygısı, her cinayet mahallini kendi dünya görüşünü sağlamlaştıracağı bir salona çevirir. Birileri hemen ahlaki çöküşten söz eder. Birileri dindarlaşmayı, birileri seküler eğitimin ruhsuzluğunu, birileri kapitalizmin acımasız rekabetini, birileri dijital kültürün gençleri zehirlediğini anlatmaya başlar. Bu açıklamaların tümü bütünüyle yanlış olduğu için sorunlu değildir. Sorun, bu açıklamaların daha en başta kendilerini fazlasıyla haklı, fazlasıyla tamamlanmış sanmasıdır. Ortadaki kör şiddet, ölen ve öldüren çocukların bedenleri, bir süre sonra zihinlerimizdeki raflara kaldırılacak dosyalara dönüşür. Teşhis enflasyonu, dünyayı anlamaktan çok dünyadan korunmaya yarar. O dehşetin bizim sokağımıza, bizim apartmanımıza, bizim çocuğumuzun okuluna kadar uzanmayacağına kendimizi ikna ederiz.

Emmanuel Levinas, düşüncenin ötekini kendi tanıdık kavramlarına hapsetme arzusunu bir tür şiddet olarak görür. Çünkü kimi zaman anlamak, ele geçirmeye çok yaklaşır. Karşımızdaki tanımlanamaz acıyı kendi ideolojik kalıplarımıza döktüğümüzde, ona ikinci ve daha sessiz bir şiddet uygulamış oluruz. Susan Sontag’ın yorumlama hırsı için söylediği şeyi biraz genişleterek düşünürsek, açıklama bazen aklın dünya karşısındaki intikamına dönüşür. Şiddeti hemen bir modele, bir politik çürümeye, bir kuşak çatışmasına, bir aile arızasına eşitlemek, onu evcilleştirmenin saldırgan bir yoludur.

Elephant adının gücü de burada belirir. Karanlık bir odada fili tanımaya çalışan körler, ellerine gelen parçayı bütün sanırlar. Biri hortumu tutar, yılan der. Biri bacağı tutar, sütun der. Biri kulağı yoklar, yelpaze der. Bugünün tartışma programlarında, sosyal medya kavgalarında, uzman panellerinde duyduğumuz uğultu da bundan farklı değildir. Herkes tuttuğu parçayı bütünün hakikati gibi sunar. Oysa Van Sant’ın filmi, belki de ortada sınırları çizilecek, adı konup dışarı çıkarılacak tek bir fil bulunmadığını sezdirir. Belki mesele fil değil, odanın kendisidir. Havasızlık, körlük, dokunarak hüküm verme telaşı, birbirimize bakışımızdaki merhametsizlik…

Bu bakımdan Elephant’ın gökyüzüne, koridorlara, duvarlara, yürüyen bedenlere dönüp durması bir estetik tercih olmanın ötesine geçer. Film, şiddeti bir düğme gibi düşünmez. Basıldığında çalışan, sebebi bulunduğunda çözülen bir mekanizma sunmaz. Okuldaki hiyerarşi, akran ilişkilerinin küçük zalimlikleri, yetişkinlerin dalgınlığı, dijital imgeler, silaha erişim kolaylığı, Amerikan banliyösünün steril boşluğu, ergenliğin kırılgan erkekliği, medya kültürünün şiddeti paketleme biçimi… Bunların hepsi vardır. Fakat hiçbiri tek başına “neden” diye parlatılmaz. Her şey birbirine karışır. Şiddet, tek bir nedenden çok, bir iklim gibi çöker.

Bizim kamusal hayatımızda en az gelişmiş kaslardan biri, bu karışıklığın içinde kalabilme kasıdır. Hızla hüküm vermeden, kendi tarafımızı aklamadan, felaketi kendi cümlemize hizmet ettirmeden bakmakta zorlanıyoruz. Çözüm üretme iştahı da bazen aynı aceleciliğin başka adı. Okullara daha çok kamera koymak, güvenlik önlemlerini artırmak, müfredata aceleyle ahlak üniteleri eklemek, çocukları birkaç risk kategorisine ayırmak… Bunların bir kısmı pratik düzeyde tartışılabilir elbette. Fakat asıl meseleye temas etmeden yapıldıklarında orta sınıf vicdanına zerk edilmiş ağrı kesicilerden öteye geçmezler.

Elephant bizi o ağrı kesiciden mahrum bırakır. Katillerin silahları internetten sipariş ettikleri sessiz âna, televizyonda akan belgeselin donuk ışığına, kafeteryadaki gündelik acımasızlıklara, okul koridorlarının fazla tanıdık boşluğuna bakmaya zorlar gözlerimizi. Failin zihnindeki boşluğa hemen bir psikiyatri raporu, bir aile dramı, bir ideolojik sapma yerleştirmez. Bizi o boşluğun kenarında tutar. Rüzgârın sesini, floresanın cızırtısını, ayakkabıların zeminde bıraktığı kuru izi duymamızı ister.

Sanatın hakikatimize bilimden daha yakın düşmesi de burada başlar. Bilim, özellikle de sosyal bilim, dünyayı açıklamak zorundadır; kavram çıkarır, model kurar, değişkenleri birbirine bağlar. Bu çaba vazgeçilmezdir. Ama açıklama hırsına teslim olduğunda, hayatın en karanlık bölgelerini kendi şemasına uydurmak için düzleştirir. Sanat ise tam tersini yapar. Açıklayamadığı için başarısız olmaz; açıklamaya direnen fazlalığı, yani hakikatin elde kalmayan, kaygan kısmını hissedilir kılar. Elephant’ın belgeselden kurguya geçişi bu yüzden önemli. Van Sant, olgusal kaydın kesinliğinden vazgeçip kurmacanın belirsizliğine sığındığı için değil; belki de bu belirsizliğin, olayın hakikatine daha dürüst bir mesafe sunduğunu sezdiği için kurguya yönelir.

Bize gereken de biraz bu mesafedir. Şiddeti kendi politik haklılığımızın süsü yapmaktan, her felaketi diğer kampın çürümesine kanıt diye kullanmaktan, ölen çocukların bedenleri üzerinden teşhis yarıştırmaktan vazgeçmedikçe o koridorlardaki kan izleri silinmeyecek. Ekranları karartıp düşünceyi susturmak değil mesele. Tam tersine, düşünceyi kendi aceleciliğinden kurtarmak. Her şeyi anında açıklayan parlak aforizmalardan, hazır sosyolojik paketlerden, vicdanı çabucak soğutan hükümlerden sıyrılmak.

Hakikat, çoğu zaman olayların sonucunda değil, gidiş yolunda saklıdır. Birbirine dolanan ama karşılaşmayan bakışlarda, ihmal edilmiş küçük anlarda, sıradanlığın içine sinmiş sertlikte, kimsenin tam olarak sahiplenmediği ama herkesin pay aldığı havada… O ağır, rutubetli, boğucu ve hepimizi kaplayan iklimi ancak hüküm vermeyi biraz ertelediğimizde fark edebiliriz. Odanın karanlığına dayanmak, kendi aceleci açıklamalarımızın sahte güvenliğinden vazgeçmektir. Belki de o zaman, ilk kez, o koridorlarda sessizce yürüyen çocukların omuzlarındaki ağırlığı hissetmeye başlarız. Hepimizi ezen o ağırlığı…

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Elephant
  • Gus Van Sant
  • okul katliamları
  • şiddet

Önceki Yazı

İNCELEME

“Poetik çıkmaz”ı Modern Türkçe Şiir Antolojisi  ile aşmak

“Poetik Çıkmaz, Modern Türkçe Şiir Antolojisi ile beraber okunduğunda, 20. yüzyıl modern şiirimizin estetik özerklik ile politik angajman arasında gidip gelen çok katmanlı yapısını bütüncül bir perspektifle görmeyi mümkün kılıyor.”

BEYZA TAFRALI

Sonraki Yazı

İNCELEME

Die Holländerinnen:

Yeniden kurmacanın uçurumunda

“Bu metin kim için yazılmış olabilir? Metinlerarası alanda rahatça dolaşan bir okur için mi, yoksa tam da orada kaybolmayı göze alan biri için mi?”

ÜMİT YILMAZ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist