Türkiye edebiyatında tasavvufi mistisizm:
Safiye Erol ile Samiha Ayverdi
“Safiye Erol ve Samiha Ayverdi, eleştirel yaklaştıkları Batının modern anlatı biçimi olan romanı kullanarak, Doğunun mistik inanışına uzanan, öznel ve nesnel hikâyelerini kurguluyorlar.”
Safiye Erol (solda) / Sâmiha Ayverdi Kubbealtı Akademisi’nde (sağda). Fotoğraflar: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı.
Safiye Erol ve Samiha Ayverdi, romanlarında yarattıkları kişi, olay ve ilişkilerle mistik dünyaya ait görüşlerini yansıtıyorlar. Yazarların geçtiğimiz yüzyılın başlarında başlayan hayat hikâyeleriyle aynı dönemde dünya ve ülke tarihinin yeniden yazıldığına tanık oluyoruz. Radikal değişimlerin yaşandığı bu süreçte hem yazarlara hem de yerli edebiyatımıza tasavvufi/mistik dünyanın kapıları aralanıyor. Dönemin dinamik tarihi, Türkiye’yi modernleşen Cumhuriyet’e; Safiye Erol ve Samiha Ayverdi’yi modernizm karşıtı, imanlı Doğunun tasavvufi düşünce dünyasına yönlendiriyor.
Modern Batı sanatının yazılı anlatı biçimlerinden biri olan roman, ülkemizde Tanzimat Dönemi’yle birlikte ilk örneklerini vermeye başlıyor. Safiye Erol ve Samiha Ayverdi, eleştirel yaklaştıkları Batının bu modern anlatı biçimini kullanarak, Doğunun mistik inanışına uzanan, öznel ve nesnel hikâyelerini kurguluyorlar.
Safiye Erol ve Samiha Ayverdi’nin romanları son tahlilde belirli bir akıl yürütme metodundan hareket ediyor. Romanlardaki kişiler, olaylar ve ilişkiler, söz konusu akıl yürütme biçiminin etkisiyle işleniyor. Buradan hareketle, edebiyatımızdaki roman türünü akıl yürütme metoduna başvurarak üç başlık altında sınıflandırabiliriz. Bu yazıdaki yazarları ve romanlarını üçüncü başlıkta vurguladığımız Aklın Teolojik Sorgulu Metodu içinde değerlendireceğiz. Buna göre:
Aklın Sorgulayıcı Bilimsel Gerçeklik Metodu:
“Somut durumun somut analizini” deneyen romanlar. Bu türün içinde gerçekçilik, toplumsal gerçekçilik, eleştirel gerçekçilik vb. motifler yer alıyor. Yazar / roman, verili gerçekliği tarihsel ve toplumsal bütünlüğün içinde algılıyor; kişileri, olayları ve ilişkileri söz konusu bütünlükle etkileşim içinde işlemeye çalışıyor. “Bütünlük-parça diyalektiğine” göre bu romanlarda, kişiler, olaylar ve ilişkiler somut gerçekliğin içinde algılanıyor ve soyutlanıyor. Bu soyutlamanın ardından, kişi, olay ve ilişkiler “düşünce-eylem” gerilimi ve değişimi içinde sürükleniyor. Bu sürüklenmenin sonrasında kişi, olay ve ilişkiler başlangıçtaki verili zihinsel durumdan farklılaşmış bir sonuca evriliyor. Romanın başlangıcındaki verili olgudan aposteriori olguya doğru yaşanan sorgulayıcı deneyim, doğrudan veya dolaylı olarak her iki türlü de işlenebilir. Hikayedeki özne, “başlangıç” ve “son” uzamı içinde, değişiyor-değiştiriyor veya dönüşüyor-dönüştürüyor.
Aklın Sorgulamayan Duygusal Metodu:
Her halükarda bu türün içinde yine belirgin bir gerçeklik bulunuyor. Beyaz Roman, Pembe Dizi, Melodram Roman vb. motifler bu türün içinde yer alıyor. Kişi, olay ve ilişkiler, tarihsel ve toplumsal bütünlükten izole edilerek verili durumun içinde yansıtılıyor. Bu türün içinde iyi-kötü, güçlü-zayıf, zengin-yoksul, Batılı-Doğulu, geleneksel-modern vb. çatışmalar “doğrudan diyalektik yasası” üzerinden işleniyor. Romandaki herhangi bir şey ancak zıttı olanla var oluyor. Zıtlık, roman boyunca çözülmüyor, dönüşmüyor, dondurulmuş haliyle sürekli ve sürekli yineleniyor. Bu sürükleniş içinde kişi, olay ve ilişkiler somutluğunu yitirmiş zihinsel kurgular içinde melodramını üretiyor. En basitinden düşünme ve eyleme geçme iradesini bile üretemeyen akıl, melodramatik kurgular, zihinden konuşmalar içinde adeta kendisini boğuyor. Bu haliyle romanda yaşanan sürükleniş bilinç akışı türünün primitif örneğine benzetilebilir. Fazla spekülatif oldu, biliyorum. Öyle ki, bu türe ait romanlarda işlenen çatışmalar doğrudanlık ve çözümsüzlük üzerine kuruluyor. Burada zıtların çatışması, zıtların değişmez kaderine dönüşüyor.
Aklın Teolojik Sorgulu Metodu:
Yazar ya da roman verili durumun içindeki kişi, olay ve ilişkileri materyalist nesnellik içinde algılıyor. Bu nesnellik tinsel (idealizme) olana yabancılaşmış verili gerçekliği sorguluyor. Bir durum olarak modernleşmeyi değil, ama pozitivist modernizmi karşısına alıyor. Bu roman türü özellikle materyalist dünyanın (kapitalizm değil), bireyci, hazcı, konformist, geleneksel tarihe ve ahlaka yabancılaşmış, tinsel olanla mesafeli, kişi, olay ve ilişkilerini teşhirci, eleştirel bir anlatıyla ele alıyor. Bu roman anlayışı tinsel (idealizmden) olandan hareketle somutluğa bakan ve materyalist olandan tanrısal (idealizmi) olanı arayan, dünyadan tanrıya ulaşmaya çalışan mistik bir yolculuğu anlatıyor. Mistik roman anlatısında gerçek dünyaya ait olan her şey insan için sınanma ve arınma süreci içeriyor. Burada teolojik olan anlatı, teleolojik özü yansıtıyor; varoluşun aşkınsal anlamı içinde hissetmek ve de aşkınsal olana aşk duymak.
Bu yazıda, Aklın Teolojik Sorgulu Metodunu kullanan iki yazarın romanını ele alacağız. Safiye Erol’un Kadıköyü’nün Romanı ile Samiha Ayverdi’nin Son Menzil romanlarını, söz konusu metodun içinde değerlendireceğiz.
Safiye Erol: Kadıköyü’nün Romanı
1902’de Edirne’de doğan Safiye Erol, 1917 yılında lise ve üniversite eğitimi için gittiği Almanya’dan, 1928 yılında doktora tezini verdikten sonra Türkiye’ye dönüyor. Yazarı, kitabının basımını yapan Kubbealtı Yayınları’nın kurucusu Samiha Ayverdi’nin romanın girişinde yazdığı “Pirdaşım Safiye Erol”[1] yazısından tanımaya çalışıyoruz. Zira, Safiye Erol’u kronolojik biyografisi dışında tanımıyoruz. Ayverdi, Safiye Erol’u, Batı’nın akıl ve bilim metoduyla donatılmış eğitimini almasına rağmen doğduğu toprakları unutmayan “Şarklı münevver” olarak tanımlıyor.
Ayverdi, Safiye Erol’un Batı’nın her türlü adetini gözü kapalı benimseyen modernleşmeci ve Cumhuriyet’çi kimliklerden uzak durduğunu yazıyor. Safiye Erol’un “milli ölçü” ve “milli şuurun” ip uçlarını elinde tuttuğunu ve Batı’dan aldığı eğitimle, kafasında ve gönlünde taşıdığı “tefekkür” ve “duygu yükünü” birbirine kaynaştıracak bir yol arayışında olduğunu belirtiyor. Bu dönemde Safiye Erol’un hem yolu hem de ruhu Ken’an Rifai adıyla anılan bir tarikatla kesişiyor. Safiye Erol, “Ken’an Rifai ve Yirminci Asrın Eşiğinde Müslümanlık” adıyla yazdığı kitapla birlikte “mukadder kriteryumuna” kavuşuyor.
Yazar, 1930-33 dönemini romanına konu olarak seçiyor. Kitabın basım yılı 1938. Yazar, içinde bulunduğu dönemin etkisi ve kendi bilinçli yönelimi sonucunda, bakış açısını Batı-Doğu karşıtlığı üzerinden geliştiriyor. Yazara göre Batı; bilim / felsefe / akıl / metod vb. üzerine düşünce evrimini gerçekleştiriyor. Buna karşılık Doğu; mana / iman / ruh / ahlak / idealist aşk vb. üzerine düşünce gelişimi üretiyor. Doğal olarak akla hemen şu soru geliyor; Batı, materyalist temeller üzerinde düşünce evrimini yaşarken, nasıl oluyor da varoluş, etik, ahlak, estetik, sanat vd. konularda önemli isimler, yazılar yazıyor, kavramlar üretiyor ve tartışma başlıkları açıyor?!
Bu noktada asıl mesele, Doğu ve Batı coğrafyası üzerinden geliştirilen düşünsel farklılık, güneşin yörüngesine göre değil, kapitalizmin yapı ve üstyapı dinamiklerinin gelişimine göre coğrafi gelişme farklılıklarının yaşanıyor olmasıdır. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, sanayileşme, sermaye birikimi, pazar oluşumu, sınıfların şekillenmesi, sermaye ihracı, emek-sermaye çatışması vb. konularda oluşan dinamikler, toplumsal gelişme sürecini, haliyle düşünme süreçlerini de etkiliyor. Doğu-Batı çatışması veya Batılılaşma meselesi, kapitalist gelişme dinamiğiyle kurulan ilişkiye özgü olarak şekilleniyor. Türkiye gibi bir coğrafyada, “Batılılaşma temsili” kapitalizmi görme ve yaşama özgüllüğüolarak üretiliyor. Batı’yı görme ve modernizmi anlama biçimi, kapitalizmi algılama kapasitesini gösteriyor.
Batıyı (kapitalizmi) algılama biçimi, Doğulu hayatın nasıl olmaması gerektiğini anlatıyor. Bir anlamda, Doğulu denilen düşünce biçimini Batılı olmama tercihi şekillendiriyor. Kapitalist gelişme dinamikleriyle az gelişmiş ve eşitsiz ilişki kuran coğrafyalar (Doğu ve Güney gibi), kapitalizmin (Batının) kötütemsillerini üretiyor. Türkiye’de hala varlığını sürdüren bu bakış açısı, toplumsal ve düşünsel gelişmenin önünü kesen bir mistik tül üretiyor. Bu mistik tül, kapitalizmi değil Batıyı karalıyor, tarihsel materyalizm yerine teolojik idealizmi öne çıkarıyor. Daha açık ifadeyle, Batı karşısında milliyetçilik, gelenekçilik, dincilik, vb. ideolojik motifler üretiliyor.
Safiye Erol, Doğu-Batı ikiliğine dikkat çeken eserler üretiyor. Yazar, varoluş sürecinde ve toplumsal ilişkiler içinde Doğu’ya aidiyetin önemine dikkat çekiyor. Batı’nın, Doğulu aidiyeti bozmaya çalıştığını, hatta bu aidiyeti kaybettirmek için uğraştığını anlatıyor.
Aşk: Varoluş pusulası
Kadıköyü’nün Romanı Doğu-Batı ikiliğine ait temsilleri yansıtıyor. Bu temsilleri aşk kavramı düzleminde bir araya getiriyor. Romandaki kişi, olay ve ilişkiler aşkın görünümü ve aşkın deneyimi üzerinden işleniyor. Romandaki kişiler, birtakım gündelik olayların sonucunda aşk kavramı veya aşkı yaşama haliyle yüz yüze geliyorlar. Bu aşkla karşılaşma anı, varoluşun kim ve ne olduğunu, hayata nasıl baktığını, ilişkilerini hangi yönde kurması gerektiğini ifade eden bir tür sınav oluyor. Aşk, kişinin varoluşsal pusulası halini alıyor. Aşk duygusuyla bir şekilde karşılaşan kişi epifani yaşıyor, mevcut durumunu ve gideceği yönü idrak etmeye başlıyor.
Buna göre aşk, kişinin gelişme göstereceği veya zihinsel sıçrama yaşayacağı bir deneyim olarak işleniyor. Romanı okurken farklı kişiler üzerinden aşkın farklı temsillerini görebiliyoruz. Bu anlamda aşkı birkaç kategoride deneyimleyen temsilin olduğunu okuyabiliyoruz.
Bunlardan en bilineni romantik aşk; coşumcu biçimde hissedilen tutku dolu bu duygu, kişinin tek varoluş nedeni halini alıyor. Romandaki Necdet’in aşka ilk bağlanma evresi bu biçimde gerçekleşiyor. Diğer aşk hali kendi içinde ikiye ayrılıyor; geleneksel aşk ve modern aşk. Geleneksel olan, yerli kültür ve ahlak anlayışına göre türetilen duygusal bağlanma biçimi. Modern olan, şehirli kültüre bağlı olarak şekillenen hazcı, geçici, eğlence amaçlı ve tüketime dayalı yaşanan duygusal geçiş hali olarak var oluyor. Romanda geçen şehirli sıradan kişilerin aşkları bu çerçeveye sığdırılıyor. Bir diğer aşk hali, kendi dönemini yansıtan pozitivist / Darwinist aşk deneyimi olarak ortaya çıkıyor. Bu deneyim aşkı neden-sonuç bağlamı içinde ele alıyor. Sosyal, ekonomik, fiziksel olarak güçlü ve çekici olan kadın ve erkek, birbirine nesnel olarak bağlanıyor. Buna göre romandaki Burhan, aşkı bu tür bir Darwinist içerikle yorumluyor ve yaşıyor.
Yazar, romandaki kişiler bağlamında deneyimlenen tüm bu aşk hallerini aşan, daha yüce bir aşk deneyimine varmak istiyor. Yazar, özellikle romandaki Bedriye ve Necdet aşklarını bu anlamda yüce varoluşsal hisler yaşatan bir deneyime sıçratıyor. Hem Bedriye hem de Necdet, romantik ve modern aşk deneyiminden süzülerek, varoluşsal anlamda yüce manevi duygular içine sürükleniyor, gerçek dünyanın ötesine uzanıyor ve üstün varlıkla özdeşleşen tasavvufi aşka evriliyorlar. Bedriye ve Necdet, maddi dünyanın zevklerinden sıyrılarak, mistik dünyanın aşkına sığınıyorlar. Yazarın bilinçli olarak işlediği tasavvufi aşk deneyimi, gerçek hayatta da içinde olduğu kültürel-sosyal ve ideolojik-politik bağlanma biçimini yansıtıyor.
Yazar, romanda işlenen tüm aşk deneyimlerini Doğu-Batı ikiliği altında bir araya getiriyor. Gerçek / nesnel dünyaya ait aşk deneyimini Batı etkisinde kalan sığ ve maddiyatçı ilişki biçimi olarak tanımlıyor. Bunun karşılığında Doğulu aşkı ise maddi dünyanın duygu durumundan izole ederek, yüce maneviyata ulaşma yolu olarak tanımlıyor. Yazar, aşkı yeryüzündeki suretlerinde değil, semadaki manada aramak gerektiğini anlatıyor. Yazar, bu türdeki bir aşkın kişinin varoluşsal sürecinde deneyimlediği bir tür imanolduğunu düşünüyor. Buna bağlı olarak yazar, kişinin dünyevi planda deneyimlediği kederli, acı, mutsuz, maddeci, hazcı vb. tüm aşk hallerini, kişinin mistik olana evrimini sağlayacak bir aşk pratiği olduğunu düşünüyor. Maddi aşktan arınma pratiği, tasavvufi aşka ulaşmayı sağlayacak bir eşik gibi algılanıyor. Özellikle Bedriye ve Necdet özelinde bu tür bir teolojik evrimin yaşandığını görüyoruz.
Safiye Erol’da kadın
Modernite, ekonomi, siyaset, devlet, hukuk, ahlak, din ve toplum alanında kendi ilişkilerini ve göstergelerini oluşturuyor. Söz konusu ilişkilerin ve göstergelerin en önemli temsillerinden birisi de kadın ve kadın kimliğidir. Özellikle yakın Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönem edebiyatında kadın temsili moderniteyi tanımayı sağlayan bir fenomendir. İyi ve kötü, modern ve geleneksel, Batılı ve Doğulu vb. ideolojik ve kültürel motiflerle işlenen kadın temsili tarihsel ve toplumsal konjonktürü gayet iyi yansıtıyor.
Safiye Erol, Batılı kadını toplumsal süreçlerde yer alan güçlü, ama maneviyat yoksunu bir kimlik olarak görüyor. Buna karşılık toplumsal süreçlerde “görünmeyen” Doğulu kadını ise nazenin bir varlık biçiminde ifade ediyor. Yazara göre, seküler bir hayatı olan Batılı kadın, toplumsal / duygusal sözleşme (evlilik, aşk vb.) içinde yer aldığı erkeğe bağımlı değildir. Oysa Doğulu kadın, maneviyatıyla sarıldığı “sözleşmesine” sadık ve inançlıdır. Yazara göre Doğulu kadın, “sözleşmesini” bir tür ibadete dönüştürüyor. Ayrıca yazar, kadın-erkek arasındaki duygusal ilişkiyi evlilik dışı herhangi bir form içinde uygun görmüyor. Yazar, Doğulu kadının evlilik bağlamlı duygusal aidiyetini kadının bir tür “imanı” gibi algılıyor. Kadının kocasına, ailesine olan bağlılığı “maneviyata” olan bağlılığından geçiyor. Bu anlamda evlilik, metafizik anlamda hissedilen “yüce aşkın” izdüşümüdür; aileye ve kocaya dair hissedilen temiz ve saf sevgi, “ideal varlığa” duyulan bağlılıktan dolayıdır. Batılı kadın kendi modernitesinde otoriteyle çatışma içindeyken, Safiye Erol’un Doğulu kadını otoriteye itaati bir tür iman gibi algılıyor. Doğulu kadın için tasavvufi aşk “ataerkil iktidar” altında sığınılacak bir liman halini alıyor.
Samiha Ayverdi: Son Menzil
Samiha Ayverdi’nin de tıpkı Safiye Erol gibi biyografisi konusunda kronolojik anlatı dışında bir kaynak bulamıyoruz. Öyle ki, Ayverdi hakkında neredeyse var olan tek kaynak yazarın kendisi tarafından yazılmış olan “Bir Dünyadan Bir Başka Dünyaya” metnidir. Yazar hakkında Kubbealtı Yayınları tarafından yazılan fazlasıyla “resmi” ve “ideolojik” görünen biyografik yazı bulunduğunu vurgulamalıyım. Buna karşılık Nazan Aksoy’un Kurgulanmış Benlikler[2] kitabında Samiha Ayverdi’nin biyografisine kısa bir şekilde yer verdiğini görüyoruz.
1905 yılında İstanbul’da doğan yazar, lise eğitiminden sonra bilinçsel gelişimini kişisel öğrenim çabasıyla sürdürüyor. Ken’an Rifai tarikatine katılmasıyla birlikte “mukadder kriteryumunu” tamamlıyor. Yazarın babası dönemin modernleşme adımlarına yakınlık duyarken annesi Mevlevi kökleri olan bir aileden geliyor. Ayverdi, çok küçük yaşlardan itibaren özellikle yenilikçi babasıyla zıtlaşıyor ve modernleşme karşıtı fikirleri savunuyor. Babasının selamlıkta ağırladığı konuklarla politik tartışmalara giriyor. “Maddecilik illetine” kapıldığını düşündüğü babasını, Abdülhamit ve Osmanlı karşıtı olmasından dolayı eleştiriyor. Buna karşılık Mevlevi kökleri bulunan annesi ve dayısıyla evin haremliğinde vakit geçirmeyi selamlığa kıyasla daha çok tercih ediyor.
Nazan Aksoy, Ayverdi’nin otobiyografik kitabından yaptığı alıntıda yazarın maddeci Batı’dan, maneviyatçı Doğu’ya gerçekleştirdiği tasavvufi yolculuğu şöyle aktarıyor;
Uzun bir bocalama devresi geçirmiş olan kız (Samiha Ayverdi, h.k.), annesi ile babasının iki ayrı nirengi noktası arasında çok gidip gelmiş, (…) üstüne bina kurulamayacak kadar kaygan ve muhataralı bulduğu madde zemininde karar edemeyip kökleri hayat ve beka derinliklerine uzanmış mana dünyasına doğru yürümeye başlamıştır.[3]
Nazan Aksoy, Elif Şafak’ın bir yazısından yaptığı alıntıda Ayverdi’den şöyle söz ediyor:
İlerlemeci, düz çizgisel reformizmi ya da mekanik bir Batılılaşma sürecini tasvip etmez. Osmanlı bir özlemdir dilinde, sahip çıktığı bir birikim ve kimliktir. Onun tamamen terk edilmesine razı olmaz. Gelenekleri savunur. Hep biraz kenarda kalır. Çağdaş kurumlarla arasındaki ayrım derinleştikçe o da ‘muhafazakar’laşır.[4]
Samiha Ayverdi’nin Son Menzil kitabına sunuş yazısı yazan Mehmet Demirci, Tanzimat Dönemi’nde başlayan modernleşme gayretlerinin Cumhuriyet’le birlikte hızlandığını ve Osmanlı’dan / geleneksel olandan kopuşu artırdığını ifade ediyor. Demirci, kökleri ve geçmişi olan manevi değerlerin “yeni dönem” içinde korunması gerektiğini savunuyor. Ayverdi’nin bu tür bir yazar olduğuna dikkat çekiyor;
Samiha Ayverdi’ye göre kültürde devamlılık esastır. Osmanlı mirası ile Cumhuriyet’i doğu ile batı medeniyeti unsurlarını yoğuran bir kültürel kimlik oluşmalıdır. Bu kimlikte iman-ahlak-kültür bütünlüğü esastır.
Samiha Ayverdi’nin edebi eserlerinde mistik İslam, bir başka ifadeyle dinin tasavvufi yorumu başlıca unsurdur. (…) Tasavvuf ahlakını benimsemiş tipleri daima öne çıkarır, onların olgun tavır ve düşüncelerini örnek olarak gösterir.[5]
1943 yılında ilk baskısını yapan Son Menzil bu döneme kadar yaşanan Batılılaşma yönelimini dramatik kurgu içinde eleştiriyor. Yazar, “milletin” özünde barındığını iddia ettiği maneviyatçı değerlerin, Cumhuriyet’le birlikte kaybedildiğini savunuyor. Son Menzil modernleşmeci tercihlerin sonuna gelindiğini ve tasavvufi yolculuğun başlangıcına erişildiğini anlatıyor.
Hangi insan
Halbuki insanın hilkati, kendi gibi bir insanın sevgisinde oyalanıp kalmak için düzülmemiş Haşim… Meğer aşk yolunda insan bir menzilmiş… Fakat durulması değil, atlanması lazım gelen bir menzil, hakikata ulaştıran bir köprü. Geç, ondan da geç, yalnız aşkta dur, son menzil budur, onda karar et![6]
“İnsan nasıl insan oldu(?)”
Beden gücünü kullanarak emeğini üreten insan, aklın ihtiyaçlarına göre evrimini sürdürdü, sürdürüyor. Uzun yıllara yayılan bu süreç, insanın maddi ve moral değerlerini oluşturduğu gibi, tarihsel ve toplumsal olana dair her şeyin öznesi olan insanı var etti ve var etmeye devam ediyor. İnsanın varoluş sürecini, felsefe, bilim, kültür ve sosyoloji anlamaya çalışıyor. Anlamı keşfeden odak, insana “anlam” ve “yol” tarif ediyor.
Samiha Ayverdi, insan varoluşunu teolojik düzlemde anlamaya çalışıyor ve insana bu düzlemde “yol” tarif ediyor. Yazar, tanrısal erekle donatılmış bu yolculuktaki insanı, maddi dünyanın ilişkilerinden kopmayı ve “yüce aşkın vücudunda” sönümlenmeyi anlatıyor. Bu amaçla, gündelik hayatı ve gündelik insanı, “yüce aşka” ulaşmayı sağlayacak olan bir köprü olarak görüyor. Yazar buna “menzil” diyor; Son Menzil.
Bu menzilde tanrısal anlama taşıyacak yol aranıyor. Gerçek dünya ve insan bedeni geçici varlık olarak tanımlanıyor. Maddi dünya içinde insan hangi ideolojik ve kültürel motiflerle kuşatılmış olursa olsun, aslolan bu motiflerle çatışarak zaman kaybetmek değil, teolojik olarak anlamı keşfetmek ve bu yoldan gitmektir. Bu nedenle ister Batılı ister Doğulu olsun ister modern ister geleneksel olsun ya da ister şehirli ister taşralı olsun, fark etmez; önemli olan bu ayrımlara takılmadan, “yüce aşkı” aramak ve bulduğunda da orada “erimektir.”
Samiha Ayverdi, Cumhuriyet modernleşmesi özelinde modernizm eleştirisinde bulunuyor. Yazara göre modernleşme, insanın özel (ruhani) olan varlığını maddeleştiriyor. Gerçek dünyanın maddi varlığına dönüşen insan, modern toplum kütlesi (kimlikler, sınıflar vb.) içinde kayboluyor ve “ruhani” anlamını yitiriyor. Modern toplumda insan, kitlenin veya iktidarların aparatına dönüştüğü gibi, insan da modernitenin otoritesine bağımlı yaşamaya başlıyor.
Yazar, Cumhuriyet’in tekleştirici modernleşmesine karşı, Osmanlı’nın çok kimlikli etnik ve dini yapısını tercih ediyor. Yazar, “hangi insan(?)” sorusuna yanıtı teolojik devlet bağlamında arıyor. Buna göre, birey merkezli, tekil çıkarı gözeten liberal devlet formunu reddediyor. Yanı sıra, insanın / bireyin önceliğini toplumsal çıkarın ardına koyan sosyalist devlet forumunu da benimsemiyor. Teolojik amacı gözeten, gerçek dünya içinde ruhani “yüce aşkı” yol olarak benimseyen, bu anlayışı koruyan geleneksel devlet formunu (Osmanlılığı) önemsiyor.
Anlam – amaç arayışı:
Romandaki ressam Haşim, “hasat” adını verdiği tabloyu bir türlü tamamlayamaz. Eski toplumun bağrından çıkmış olan “yeni topluma” inanmış, bağlanmış olan ressam, tıpkı tablosunda olduğu gibi, kendisinde de hala bazı şeylerin yarım kaldığını, tamamlanamadığını düşünüyor ve kendisini tamama erdirecek yolun arayışına çıkıyor. Haşim, modernitenin neden olduğu belirsizliklerin etkisiyle yaşadığı olayların onu “menziline” taşıdığını düşünüyor ve gideceği “yolu” görüyor. Haşim, anlamın ve amacın “yeni” olanda değil, teolojik manada barındığını anlıyor.
Sâmiha Ayverdi, Hocası Ken'an Büyükaksoy ve kızı Nadide ile, 1943'te.
Romanda teolojik mananın uzağında olan, yeni Cumhuriyet’in taşıdığı anlamın ve amacın içinde değersizleşerek kaybolan kişilerin, maddiyatçı dünyalarına tanık oluyoruz. Yazar, bu gruptakileri “şöhret-şehvet-servet” tutkunu kişiler olarak tanımlıyor. Yeni Cumhuriyet’in ve mevcut yeni dünyanın maddiyatçı değerlerle donattığı romandaki bu kişiler şunlar: Siret, para, zevk ve eğlence düşkünü; Asaf Bey, ekonomik çıkarını gözeten pragmatist tüccar; parayı veren kişiye göre kalemini satan Gazeteci; geleceğin paraya dayalı olduğunu düşünen Bankacı; basit, sıradan, kıskanç, Batılı kadın Cemile(…) Yeni Cumhuriyet’in anlam ve amaç ereği içinde kaybolan bu ve benzeri isimler, tasavvufçuların dışında durmaya çalıştıkları maddiyatçı dünyayı temsil ediyor.
Romanın bir diğer tarafında ise tasavvufçular ve tasavvufi yolun adayı olan isimler var. Maddi dünyadan bağımsız olma çabası içinde olan, teolojik anlamın ve amacın ardından gitmeye çalışan bu kişiler şunlar: Kendisine ait yalıda konformist teolojik bir dünya oluşturmuş olan tarikat lideri Ali Feyyaz; didaktik ve doktriner görüşleriyle çevresine nasihatler veren tasavvufçu Okçu Bahaeddin; topluma entegre olmayan, anti-konformist ve marjinal yaşayan tasavvufçu Türlü; modern ve çekici görünümüyle ruh güzelliğine de sahip, Siret’le (!) evli olan tasavvufçu aday aktrist Seniha; Güzel Sanatlar Akademisi’nden yeni mezun olmuş, saf, temiz ve güzel olan, olgun yaştaki Ali Feyyaz’la evlenerek tasavvufi arayışını sürdüren genç kadın Melek; mimarlık fakültesinden yeni mezun olmuş, Melek’e olan aşkına karşılık bulamayınca, kendisini tasavvuf yoluna adayan genç erkek Aziz; ve az önce sözünü ettiğimiz arafta kalan, Melek’e platonik aşk duyan olgun yaştaki ressam Haşim. Tasavvufi dünyanın içinde “yol” almaya çalışan bu isimler, yeni Cumhuriyet’in modernitesinden kopuş içinde olan kişilerdir.
Roman, tanrının insan bedenine bir nefes üflediğini söylüyor. Bu nefesle insanın ruhunu iyileştirebileceğini ve “yüce aşkın yolunu” bulabileceğini anlatıyor. Beden, bu ruhu tanrıya taşıyacak bir köprü işlevi görüyor. Dolayısıyla roman, bedeninde tanrının nefesini barındıran insanı, tanrının yeryüzündeki yansıması olarak ifade ediyor. İdealist, metafizik unsurlar içeren bu anlatım, romandaki tasavvufi din anlatısının övgüsüne dönüşüyor.
Sonuç: Teolojik drama
Ruhani temelli herhangi bir inancı sistemleştirmekle meşgul olan teoloji, bu yönde çeşitli anlatı biçimlerine başvuruyor. Dinsel içerikli metinler yanında, dramatik kurgulu anlatılar da üreten teolojik bakışın, özellikle sanat alanında amacına uygun ürünler sunduğunu görüyoruz. Bu yazıda ele alınan her iki romanın teolojik amaca uygun bir içerikle donatıldığını anlıyoruz.
Yazıya konu olan her iki roman, aklı, inancı anlamak için kullanıyor. Hem Safiye Erol’un hem de Samiha Ayverdi’nin dünyaya baktıkları yer ve hayatı anlamaya çalıştıkları düzlem, imanın varlığı veya yokluğu denklemi üzerine kuruluyor. Yazarlar, dramatik anlatılarında insan aklının bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu imanı aramakla meşgul olduğunu anlatıyor.
Teolojik dramaya göre gündelik hayatın içinde yer alan birey, varoluş, zaman, hayat, ilişkiler, olaylar vb. meselleri imana uygun olarak yeniden yorumluyor. Birey, hayatın iyi ve kötü deneyimlerinden çıkarsadığı sonuçlarla “öte dünyaya” götürecek olan yolu bulmaya çalışıyor. Teolojik dramada leitmotif, ruhani anlamı keşfetmek ve gerçek dünyayı bu anlama göre yeniden düzenlemek üzerine kuruluyor.
Teolojik dramada zaman algısı döngüsel form içinde kavranıyor. Özellikle modernizmin lineer, ilerlemeci zaman algısına karşıt olarak şekillenen döngüsel zaman algısı, hayata dair her şeyin “Mutlak Tin”de sönümlendiğini ve yine oradan yeni bir başlangıca sahip olacağına inanıyor. Bu süreç, toplumun, bireyin ve tüm canlıların bilimsel ve sosyolojik evrimi üzerinden değil, “ruhsal evrimi” üzerinden okunuyor.
Her iki yazarın, Yeni Cumhuriyet’in pozitivist, lineer modernleşme anlayışına karşı olmasının altında, hayatın başlangıcını ve sonunu tasavvufi mistik bakış açısıyla yorumlayan dünya görüşleri yer alıyor. Her iki yazar, özcü ve süreklilikten yana olduğu için, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan kopuşu içeren modernizm anlayışına karşı çıkıyor. Özellikle Samiha Ayverdi’nin Osmanlıcılık, İslamcılık, Milliyetçilik savunusu, yazarın muhafazakâr ve hanedancı politik duruşunu yansıtıyor.
NOTLAR
[1] Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı, Kubbealtı Yayınları, 9. baskı, 2025, İstanbul, s. 7.
[2] Nazan Aksoy, Kurgulanmış Benlikler, Otobiyografi, Kadın, Cumhuriyet, İletişim Yayınları, 2009, s. 104.
[3] Nazan Aksoy, a.g.e. s. 110.
[4] Nazan Aksoy, a.g.e. s. 105.
[5] Samiha Ayverdi, Son Menzil, Kubbealtı Yayınları, 6. baskı, Mayıs 2023, İstanbul, s. 6.
[6] Samiha Ayverdi, Son Menzil, Kubbealtı Yayınları, 6. Baskı Mayıs 2023, İstanbul, s. 240.
Önceki Yazı
Erden Kıral’ın aynasından yansıyan hatıraları
Aynadan Yansıyan Hatıralar, bir yönetmenin iç dünyasına açılan kişisel bir kapı olmanın ötesinde, Erden Kıral sinemasının düşünsel ve sanatsal arka planına da ışık tutuyor.
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 35
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aile İçi Bir Mesele / Bir Bardak Suda Boğulmamak / İyi Kız / Jest ve Söz / Lagom / Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade / Rüzgâr Adımı Biliyor / Shakespeare: Haset Tiyatrosu / Türkiye'de İşçi Sınıfının Oluşumu / Uğul