• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yamyam Kapitalizm ve canavarlar zamanı

“Yamyam Kapitalizm, sosyalizm için bir fırsat olarak değerlendirilmesi gereken hegemonya krizine dair zamanında ve yerinde bir tartışma, düşünme ve harekete geçme çağrısı.”

Kitabın Verso Books baskısının kapağından ayrıntı. Ouroboros, kendi kuyruğunu ısıran yılanlar. David Gee.

EMRE TANSU KETEN

@e-posta

İNCELEME

27 Ağustos 2026

PAYLAŞ

Dünyada bir şeyler değişiyor ve bu değişimler insanlığın pek de yararına olacak gibi durmuyor. Bunu sadece eleştirel düşünürler ya da başka bir dünya için mücadele edenler değil, egemen düzenin kilit konumlarında bulunan kodamanlar da teslim ediyor. Bu kodamanlar dahil, herkesin dilinde Gramsci’nin eskinin ölmekte olduğuna, yeninin ise doğamadığına dair aforizması dolaşırken, kapitalizmin ideologları bu “iyiye gidemeyişin” faturasını kapitalizm hariç her şeye kesmek (sağ popülizm, sosyal medya, vs.) için var gücüyle uğraşıyor. Bunların içinden demokrasinin güçlendirilmesi, vergide adaletin sağlanması, hatta temel gelir modelinin uygulanması gibi öneriler sunan isimler olsa da, ekseriyeti bu belirsizlikler son bulduğunda eskiyi hayata döndürmenin tek yol olduğunu savunuyor. Nasıl olsa “alternatif yok”.

Kapitalizmin rıza üretme açısından en güçlü olduğu dönemlerde bile, onun çöküp sosyalist aşamaya yer açacağı yakın geleceği kanlı canlı görebilen devrimciler de toplumu, siyaseti, doğayı tarumar eden bu krizin sonrasını tahayyül etmekte zorlanıyor. Bir türlü doğamayan “yeni”nin neye benzeyeceğine dair, ütopik veya distopik öngörüde bulunmak zorlaşırken; analiz tek tek olaylara odaklanmış, bir şimdinin içerisinde tıkılı kalıyor. Böyle bir dönemde kaleme alınan Nancy Fraser’ın Yamyam Kapitalizm adlı kitabı bu boşluktan bahsediyor: “Çok ağır bir kapitalist krizin içinden geçiyoruz ve elimizde, bizi bu durumdan kurtaracak bir çözüme yönlendirmek şöyle dursun, durumu anlamamızı sağlayacak bir eleştirel kuram bile yok.” (s. 16)

Aslında var: Marksizm. Fraser, Marksist analizin aşılmasını değil, günün getirdiklerine uygun bir şekilde genişletilmesini savunuyor ve aslında kitap boyunca da bunu yapıyor. Bu konuda Fredric Jameson’la benzer bir pozisyonu paylaşıyor:

Marksist çerçevede değişikliğe gidilmesinin değil, çerçevenin genişletilmesinin talep edildiği bu yeni tarihsel bağlamı anlamak için Marksist çerçeve hâlâ vazgeçilmez bir yere sahip.[1]

Fraser genişletmeye öncelikle kapitalizmin tanımından başlıyor ve onu bir ekonomik sistem değil, bir toplumsal düzen olarak ele almak gerektiğini söylüyor: “Kapitalizm, kâr odaklı bir ekonomiyi düzgün işleyebilmesi için ihtiyaç duyduğu ekonomi dışı destekleri ‘yağmalayabilsin’ diye yetkilendirmiş bir toplumsal düzendir.” (s. 11) Kapitalizmi sadece bir ekonomik sistem olarak ele alanların, onun ekonomi dışı alanları nasıl işe koştuğunu ve buraları nasıl tarumar ettiğini göremediğini, böylece kapitalist kriz kavramını da sadece ekonomi odaklı bir şekilde ele aldıklarını, bundan dolayı da bu krize yönelik bütüncül bir analiz ve ona karşı bütüncül bir mücadele programı üretemediklerini savunuyor.

Nancy Fraser
Yamyam Kapitalizm: Demokrasi, Bakım Emeği ve Gezegen Sistem Tarafından Nasıl Mideye İndiriliyor ve Bizler Bu Konuda Ne Yapabiliriz?
çev. Aslı Önal
Ayrıntı Yayınları
Temmuz 2026
208 s.

Yamyam Kapitalizm temel olarak dört ekonomi dışı destek meskeni tanımlıyor: Toplumsal yeniden üretim alanı ya da bakım emeği, talan edilen doğa, ırksallaştırılmış mülksüzleştirme ve demokrasiden arındırılmış siyaset. Kapitalizm verimli bir şekilde işleyebilmek için bu alanların hepsine birden muhtaçken, onun sınırsız büyüme dürtüsü her bir alanı zorunlu olarak istikrarsızlaştırıyor; hatta doğaya yaptığı gibi bazılarını yok etmeye meylediyor. Fraser yamyamlık imgesini de bu bağlamda kullanıyor ve kendi kuyruğunu yutan yılan Ouroboros sembolüne atıfta bulunuyor. Yani kapitalizm insanlığın çok büyük bir bölümüne ciddi bir şekilde zarar verirken, aslında kendi bindiği dalı da kesiyor; kendi varoluş koşullarını da ortadan kaldırmaya çalışıyor: “Aynı anda doğaya hem ihtiyaç duyan hem de onu mahveden kapitalizm, bu yönüyle de kendi yaşamsal organlarını yiyen bir yamyamdır. Tıpkı Ouroboros gibi o da kendi kuyruğunu ısırır.” (s. 109) (Yazar kitap içinde Ouroboros’tan defalarca söz eder, hatta orijinal baskının kapağında yer alan bu sembolü özellikle vurgularken, Ayrıntı Yayınları’nın kapakta bağlamsız bir görseli tercih etmesini açıkçası anlamlandıramadım.)

Marx’a göre emek gücünün değeri, bu emek gücünün yeniden üretimi ihtiyaç duyulan toplumsal olarak gerekli emek-zamanla eşittir. Yani bir işçi ertesi gün yeniden işbaşı yapabilmek için gıda, barınma, giyim gibi ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Ancak burada, çeşitli metaları alabilmesi için işçi ücretlendirilirken, bu metaların işler kılınması ya da yaşamın metalaşmamış zaruri alanlarının devam ettirilmesi için gerek duyulan emek ücretlendirilmemektedir. Aynı işçinin ertesi gün işbaşı yapabilmesi için sadece metalara değil, kadınların üzerine yıkılan bu emeğe de ihtiyacı vardır:

Ne de olsa, ev işinin, çocuk yetiştirmenin, okullaşmanın, duygusal bakımın ve yeni nesil işçiler üreten, mevcut nesilleri yenileyen, toplumsal bağları ve ortak anlayışı bir arada tutan bir dizi başka faaliyetin yokluğunda ücretli emek ne var olabilir ne de sömürülebilir. Dolayısıyla, ‘ilkel birikim’ gibi, toplumsal yeniden üretim de kapitalist üretimin olanaklılığı için vazgeçilmez bir arka plan koşuludur.[2]

Fraser’a göre, kapitalizmin liberal-sömürgeci aşamasında geniş aileler, devlet güdümlü aşamasındaysa sosyal devlet tarafından desteklenen bu bakım emeği; finansallaşmış kapitalizm, yani neoliberalizm aşamasındaysa tamamen işçinin sorumluluğuna devredilmiştir. Eğitimden sağlığa her alanın metalaştırıldığı ve kadın-erkek herkesin çalışmak zorunda olduğu günümüzde, bakım emeği de ücret karşılığı başkalarına yaptırılmak zorunda olunan ve ücreti ödense de alınan ücrette yine karşılığı olmayan bir ekstra kalem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizi düşündüğümüzde, artan kiralar, özel okulların ve özel hastanelerin istisnadan kurala doğru evrilmesi, işin “kendini geliştirme” prangası nedeniyle yapılan bireysel harcamalar, insanların aylık kazançlarının ciddi bir kısmına karşılık gelmektedir. Yani bakım işi gitgide daha fazla ücretli çalışanların sırtına yüklenirken, onların bu işi kotarma kapasiteleri de aynı şekilde azaltılmaktadır. Fraser’a göre, “kapitalizmin kurucu unsuru, ‘iktisadi üretim’in ‘toplumsal yeniden üretim’den kurumsal olarak ayrışmasıdır; ki bu, emek gücünün kapitalist sömürüsünü ve onun üzerinden de resmî olarak tasdik edilmiş birikim tarzını mümkün kılmasının yanı sıra, erkek egemenliğinin bilhassa kapitalist biçimlerine dayanak oluşturan, cinsiyetçi bir ayrımdır”. (s. 35)

Kapitalizm ve onun ideolojisi benzer bir ayrımı doğa üzerinde de yapar. İnsan/kültür ile doğayı keskin bir şekilde ayıran bu ideoloji, doğayı kapitalist üretimin sonsuz ve bedelsiz bir kaynağıyla yine sonsuz bir kapasiteye sahip gideri olarak görür. Neoliberal çevreciliğin çizdiği, insanların gündelik davranışlarını hedef alan çerçevenin aksine, ekolojik krizin temel müsebbibi; kaynakları oburca tüketen, üretim sürecinin toksik çıktılarınıysa denetimsiz bir şekilde doğaya salan sermayedir. Büyük şirketlerin son yıllarda başlattıkları çevre kampanyaları, greenwashing olarak adlandırılan halkla ilişkiler çalışmalarından başka bir şey değildir. Horkheimer’ın ünlü sözünü biraz değiştirirsek, “kapitalizmden söz etmek istemeyen birinin, ekoloji konusunda da ağzını açmaması gerekir”. Bu nedenle, Fraser ekolojik yok oluşu önleme derdindeki bir siyasetin anti-kapitalist ve eko-sosyalist olması gerektiğini savunur.

Nancy Fraser. Fotoğraf: Stephan Pramme

Fraser’ın tanımladığı üçüncü ekonomi dışı destek, ırksallaştırılmış mülksüzleştirme (expropriation) mekanizmasıdır. Yazara göre, biyolojik bir ortaklığı paylaşmayan bir grubun, egemen güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda aşağı bir kimlik olarak damgalanmasını niteleyen ırksallaştırma, günümüz kapitalizmine bir yandan ucuz işgücü sağlarken, Batıdaki işçilereyse daha fazla mülksüzleştirilmeme ve daha iyi ücretler alma avantajı sağlamaktadır. Ayrıca bu mülksüzleştirme, metropol ülkelerin işçi sınıfının metalara olması gerekenden ucuza erişmesini de sağlar. Burada sömürüyle mülksüzleştirme arasında bir ayrım varsayılırken, bunların birbirlerini besleyen, hatta var eden simbiyotik niteliği vurgulanır:

Bütün bunların gösterdiği şey, mülksüzleştirme ve sömürünün basitçe ayrı paralel süreçler olmadığıdır. Aksine, bu ikisi sistematik olarak iç içe geçmiştir; tek bir kapitalist dünya sisteminin derinlemesine birbirinin içine geçen yönleridir. Çıkardığım sonuç, sermayenin mülksüzleştirdiği kişilerin ırksallaştırılmış tabiiyetinin, sömürdüklerinin özgürlüğü için gizli bir olanaklılık koşulu olduğudur. Bu da bize ırkçı baskının kapitalist toplumla sistemik, tesadüfi olmayan bir ilişki içinde olduğunu, aralarındaki bağlantının olumsal değil yapısal olduğunu söyler. (s. 71)

Yani kapitalizm yapısal olarak ırkçıdır ve sürekli bir grubu ırksallaştırmak zorundadır. Günümüzde üretimin yoğunlaştığı küresel güneydeki işçi sınıfı da, Batı ülkelerine göç eden mülteciler de, bu ülkelerin yerleşik ötekileri de bu mülksüzleştirmeden paylarını alır. Yazara göre beyaz işçi sınıfı kapitalizmin bahşettiği anlamda özgürken, mülksüzleştirilenler bu özgürlüğe dahi sahip değildir. Bunun yanında, borç ve yağmacı krediler de yoksul ülkelerin mülksüzleştirilmesi için kullanılan etkili araçlardır.

Fraser’ın dikkatimizi çektiği son mesele, ekonominin siyasetten kurumsal olarak ayrılmasıdır. Ekonomiyi siyasetten tamamen bağımsız ve çoğunlukla teknik bir alan olarak ele alan bu ayrım, devletin sınıfsal niteliğini gözlerden gizler. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu iddia edilirken, aldıkları her karar doğrudan milletin yaşamını etkileyen holdinglerin kimseden onay alma, kimseye siyasi olarak hesap verme yükümlülüğü yoktur. Bu açıdan, bir şirket sultası olarak kapitalizm başlı başına antidemokratiktir. Ellen Meiksins Wood’un dediği gibi, “Kapitalist mülk sahipleri devlete devrettikleri doğrudan siyasi güçlerinin yerine doğrudan üretimi denetleme hakkını kazanmıştır. Kapitalistin artı-değere el koyma ‘iktisadi’ gücü, baskıcı siyasi araçlardan ayrılmakla birlikte, bu el koyma gücü, şimdiye kadar görülmedik ölçüde çok daha yakından ve doğrudan üretimi örgütleme otoritesiyle bütünleşmiştir”.[3] Sermayenin “siyaset dışı” siyaseti, birçok ülkeden daha güçlü şirketlerin dünyanın dört bir yanında işledikleri insanlık suçları, doğa katliamları ve yürüttükleri siyaset mühendislikleriyle karşımıza çıkmaktadır.

Bunun yanında, var olan sömürünün devam edebilmesi için, kapitalizm meşru ve etkili bir devlet aygıtına muhtaçtır. Neoliberal modelde çok daha berrak bir şekilde görebildiğimiz gibi, kapitalist devlet kapitalist ekonominin işletilmesinde, planlanmasında[4] ve ayakta tutulmasında hayati bir rol oynar. Bu aygıta meşruluğunu verense, görünüşte demokratik katılımın sağlanmasıdır. Ancak sermayenin değişen ihtiyaçları, birçok dönemde ve birçok ülkede siyasal sistemin dönüşümünü de beraberinde getirmiştir. 2008 kriziyle birlikte içine girdiğimiz yeni dönemde, sağ popülist olarak anılan, özünde post-faşist rejimlerin dünyayı sarması, küresel düzeyde politik açıdan koyu bir belirsizliği hâkim kılmış ve hegemonya krizine neden olmuştur. Fraser’ın dediği gibi, “Meşru ve etkili bir kamusal güç, sermaye birikiminin gerçekleşebilmesinin koşuludur; ne var ki, sermayenin sonsuz birikim dürtüsü, varlığının koşulu olan kamusal güçleri zamanla istikrarsızlaştırma eğilimi gösterir”. (s. 149) Yani, yaşanan son kriz de dahil olmak üzere, kapitalist devletin tarih boyunca ürettiği siyasi krizlerin sebepleri siyasi alanda değil; kapitalizmin belirlediği, ekonomik alanla siyasi alan arasındaki ilişkide aranmalıdır. ‘68’in ruhunu ve yeni toplumsal hareketlerin kavram setini gasp edip, Fraser’ın deyişiyle, “ilerici neoliberal” bir ideolojik çerçeve inşa eden egemen düzen, geldiğimiz yerde artık bunlardan kurtulmak için bu ideolojik çerçeveye düşman olsa da, neoliberalizmin özünü içselleştirmiş post-faşist liderlere ihtiyaç duymaktadır. Çünkü eski çerçeve, neoliberal düzenin acil sorunlarını çözebilme kabiliyetini yitirmiştir.

Fraser’ın çizdiği tabloda, ekonomik alanla dört başlıkta topladığı ekonomi dışı alanlar birbirleriyle de ilişki içindedir. Örneğin, dijital ürünler için gereken nadir elementlerin tedarik edilmesi için Afrika ülkelerinin emek gücünün ve doğasının yağmalanması, bir yandan bu ülkelerde yaşayan halkların mülksüzleştirilmesi, diğer yandansa ekolojik yıkıma ciddi bir katkı anlamına gelmektedir. Aynı şekilde, ekolojik krizin beraberinde getirdiği hastalıklar, elverişsiz hava koşulları, su kıtlığı gibi durumlar işçilerin omuzlarına binen bakım emeğini daha da ağırlaştırmaktadır. Ve hepsiyle bağlantılı olarak, toplumun çok büyük bir bölümünün etkisizleştirildiği yeni siyaset alanı, insanların toplumun ve doğanın çıkarları doğrultusunda bütün bu alanlarda yaşananlara müdahale etme olanağını ortadan kaldırmaktadır.

Yamyam Kapitalizm, etkili bir anti-kapitalist mücadelenin örülebilmesi için bütün bu alanların da işin içine katılması gerektiğini; sınıf mücadelesinin yanında, bu alanlarda verilecek sınır mücadelelerinin de hayati önemde olduğunu savunuyor. Demokratik sosyalizmin, sadece üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla sınırlı kalmayacak; bakım emeği altında ezilenlerin, ciddi şekilde tahrip olmuş doğanın, ırksallaştırılmış insanların mücadelesini de içerecek bir programla hayat bulabileceğini söylüyor. Feminizm, ekoloji mücadelesi, ırkçılık karşıtı hareket gibi toplumsal hareketlerin sosyalizmle ittifak kurması değil, ortak bir anti-kapitalist programda bütünleşmesi kitapta savunulan. Ancak kitap bu uğurda somut bir program ya da manifesto sunmuyor. Bunun yanında, ele aldığı meselelerin kapsamına kıyasla kısa bir metin olduğunu ve tezlerin temellendirilmesi konusunda pek doyurucu olmadığını da eklememiz gerekiyor. Bunlara rağmen, Yamyam Kapitalizm, sosyalizm için bir fırsat olarak değerlendirilmesi gereken hegemonya krizine dair zamanında ve yerinde bir tartışma, düşünme ve harekete geçme çağrısı olarak da okunmalıdır.

 

 

NOTLAR

[1] Fredric Jameson, Jameson Jameson’ı Anlatıyor, hazırlayan Ian Buchanan, çev. Şeyda Öztürk, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 77.

[2] Nancy Fraser, Rahel Jaeggi, Kapitalizm: Eleştirel Kuram Çerçevesinde Bir Söyleşi, çev. Eren Karaca, Nika Yayınevi, Ankara, 2023, s. 52.

[3] Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması, çev. Şahin Artan, Yordam Kitap, İstanbul, 2016, s. 47.

[4] Kapitalist ekonominin planlamadan azade bir şekilde tamamen serbest bir piyasaya dayandığı efsanesinin çürütüldüğü iyi bir çalışma için bkz. Grace Blakeley, Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü, çev. Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2025.

Yazarın Tüm Yazıları
  • fredric jameson
  • Jameson Jameson’ı Anlatıyor
  • Kapitalizm: Eleştirel Kuram Çerçevesinde Bir Söyleşi
  • marksizm
  • Nancy Fraser
  • Yamyam Kapitalizm

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Ölü Ozanlar Derneği’nden Oprah’ın kulübüne:

Okuma ayininin duygusal peygamberleri

“TV stüdyoları, ışıl ışıl kitapçı vitrinleri, fuarları ve festivalleri dolduran cıvıl cıvıl okur kalabalıkları karşısında Fildişi Kule öyle ıssız, öyle yavan kaldı ki, yazarın okur topluluğuyla yeni bir sözleşme imzalaması kaçınılmaz.”

ASLI GÜNEŞ

Sonraki Yazı

İNCELEME

Görülmeyen Adam’da kimlik, iktidar ve görünmezlik imgeleri

“Ellison okurunu kesin cevaplara ulaştırmaktan çok, kimliğin nasıl kurulduğu, iktidarın özneyi nasıl biçimlendirdiği ve bireyin kendi sesini hangi koşullarda bulabileceği üzerine düşünmeye davet eder.”

ŞENER ŞÜKRÜ YİĞİTLER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist