Marianne Fritz ve

Şeylerin Ağırlığı

Şeylerin Ağırlığı

MARIANNE FRITZ

Jaguar Kitap
Temmuz 2023
96 sayfa

çev. Gül Gürtunca

19 Şubat 2026

CANSU CİVELEK

Avusturya ve Alman dil ve edebiyatının en radikal kadın yazarlarından biri olarak görülen Marianne Fritz, kadının bedensel ve zihinsel yıpranmasını, savaş sonrası toplumun bastırılmış şiddetini ve deliliğin sınırında dolaşan bilinç hallerini merkeze alan metinleriyle tanınır. Şeylerin Ağırlığı (Die Schwerkraft der Verhältnisse), Fritz’in 1978’de kaleme aldığı ve İsviçre’de Robert Walser ödülüne layık görülen ilk romanı. Türkçeye 2023 yılında Jaguar Kitap tarafından Gül Gürtunca çevirisiyle kazandırılmasına müteşekkir olmakla beraber, Türkiyeli okurla çok geç buluşan bu romanın Fritz’den dilimize kazandırılan tek eser olduğunun da altını çizmek isterim. İngilizce çevirisinin ise yazarın ölümünden sekiz yıl sonra, ancak 2015’te yayımlanmış olması, Fritz’in edebiyatının uluslararası dolaşıma dahil edilişindeki gecikmenin münferit değil, yapısal bir mesele olduğuna işaret eder. Çeviri tarihlerini ve çevrilen kitap sayısını vurgulamamın sebebi, yayın ve çeviri piyasasında hangi yazarların ve edebiyatların ertelenebileceğine karar veren yerleşik ve cinsiyet temelli değer hiyerarşisinin tesadüfi olmadığını bir kez daha hatırlatmaktır. Daha popüler, daha kolay okunabilir ve çoğu zaman erkek-merkezli bir edebiyat kanonunun içinde Fritz’in metinleri gibi kadını merkeze alan ve aynı zamanda dilsel ve biçimsel olarak dirençli eserlerin önceliklendirilmemesi elbette yalnızca bir yayın takvimi meselesi değil, hangi edebiyatların evrensel, hangilerinin ayrık sayıldığına dair yapısal tercihlerin göstergesidir.

Şeylerin Ağırlığı, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, Berta adlı bir kadının gündelik hayatının yavaş yavaş çözülüşünü konu alır. Roman, savaşın doğrudan bir anlatısı olmaktan çok, hayata kırılgan ve masum gözlerle bakan bir kadının, kayıpların ağırlığıyla onu deliliğe sürükleyen ve çocuklarıyla beraber sosyal ve dünyevi bağlardan kopuşunun ağır tahribatının bir anlatısıdır. Berta hayatı boyunca yalnızca bir kez, Şubat 1945’te, kitaba ismini veren “şeylerin ağırlığının baskısından kurtulmuştu. Bu ağırlık tarihçiler tarafından ‘İkinci Dünya Savaşı’ diye adlandırılıyordu”. (s. 38) Berta’ya şeylerin ağırlığını bir anlığına unutturan ise onu gerçekten seven ve hayatına giren ilk erkek olan Rudolf ile yaşadığı beraberlik ânıdır. Ve bu an bir daha tekrarlanamayacaktır.

Berta daha genç yaşlarından itibaren çocuksuluğuyla tanınır. Gel zaman git zaman, iki ayrı erkekten çocuk dünyaya getirecek olan Berta’nın çocukları bile çevreden gördüklerini tekrarlayarak “kafayı yedi” sözleriyle annelerini küçümser, onunla dalga geçer ve ondan utanırlar. Kocası Wilhelm ve en yakın arkadaşı Wilhelmine, Berta’nın kadınlığından dünyaya bakış açısına veya çocukları “maymun iştahlı, korkak, gevşek ve hatta omurgasız” (s. 29) yetiştirmesine dek her şeyini eleştirirler. Ev içi yaşamı ve toplumsal ilişkileri giderek daralan ve çocuklarının okul hayatlarının da diğer “normal” çocuklar gibi seyretmediğini anlayan Berta’nın hayatı, çocuklarıyla birlikte içine kapandığı yalnızlık ve yabancılaşma haliyle katlanılmaz bir boyuta ulaşır. En sonunda, tıpkı kendisi gibi çocuklarını da dünyayla “normal” bir ilişki kuramayacak “iki umutsuz vaka” (s. 73) diye içselleştiren Berta, toplumdan tümden kopuş halinin tek çözüm olacağına inanır ve felaket gerçekleşir.

Fritz kadın deneyimini ne mücadele ne de kurtuluş anlatıları üzerine kurar. Fakat bu doğrudan bir teslimiyet haline de işaret etmez. Aksine, savaşın yıkıcılığının ve savaş-sonrası travmalarının dev bir arka plan oluşturduğu kadın dünyasında herkesten biraz daha masum, biraz daha farklı olmanın gündelik hayatın şiddetiyle boy ölçüşememesi, buna eşlik eden duygusal yoksunluk ve ihanetle örülen çözülme, bana kalırsa kadınlar arasındaki bağların ve birbirlerine tutunma biçimlerinin aşındığı durumlarda başımıza gelecek felaketleri anlatmak için Fritz’in kullandığı eleştirel bir analiz olarak okunmalı.

Berta’nın tertemiz ve çocuksu dünyasında belki de tutunacak tek dal olarak gördüğü en yakın arkadaşı Wilhelmine’in daha en başından Berta’nın evlilik madalyonunu ve evliliğini kıskanması, onun masumiyetini istismar etmesi bu çözülmenin kırılma noktalarından biridir. Öyle ki, Berta deliliğe sürüklenip hastaneye kaldırıldıktan sonra Berta’nın eski kocasıyla nihayet evlenebileceğini anlayan Wilhelmine’in, müstakbel kocasına, “Şayet benimle evlenmek istiyorsan 13 Ocak tarihinden başka bir tarihte olmaz” (s. 74) diye ültimatom vermesi, üstelik bu tarihin Berta’nın doğum günü olması Wilhelmine’nin acımasızlığını somutlaştırır. Evleneceği Wilhelm şöyle karşılık verir:

“Wilhelmine! Ne diyorsun? 13 Ocak Berta’nın doğum günü! Hayır! İyisi mi başka tarih bulalım.” (s. 14)

Karşılığında Wilhelmine’nin yanıtı, içinde biriktirdiği kini ve kıskançlığı vurgular:

“Eğer 13 Ocak 1960 tarihinde benimle birlikte nikâh dairesinin kapısına dikilmiyorsan korkağın tekisin demektir. Ve ben karşımda gerçek bir erkek görmek istiyorum… Yarım yamalak şeylerden hiç hoşlanmam.” (s. 14)

Berta’nın madalyonunun akıbeti, romanı okuyacaklar için saklı kalsın.

Romanın çok parçalı anlatı yapısı ilk bölümlerde okuru bilinçli bir dağınıklığın içine çeker. Ancak kitabın ilk yarısından sonra taşlar yerine oturmaya başlar. Anlatının bu parçalanmışlığının kırılganlık, toplumsal dışlanma ve delilik ekseninde gelişen kadın deneyimini anlatabilmenin zekice tasarlanmış bir yöntemi olduğunu ve böylesi bir hikâyenin başka bir teknikle bu denli etkileyici yazılamayacağını düşünüyorum.

Fritz’in edebi tavrı zordur. Okuru rahatlatmayı reddeden Fritz, Şeylerin Ağırlığı’nda lineer anlatıya, psikolojik açıklamacılığa ya da kolay empatiye mesafeli dururken bir yandan da sözcüklerin istiap haddini zorlayan bir yazı pratiğine yaslanır.

Marianne Fritz

Değinilmeye değer diğer bir noktaysa, bu kitapta genellikle kurmaca eserlerde karşılaşmadığımız bir durumun daha bulunmasıdır: isim benzerlikleri. Berta’nın kızının adı da Berta’dır; ilk sevgilisi Rudolf’tan olan çocuğun adı Rudolf’tur; kocası Wilhelm’dir, en yakın arkadaşı ise Wilhelmine. Yani kurmacada genellikle ayırt edicilik amacıyla kaçınılan bu tekrar, burada metnin temel gerilimlerinden birine dönüşür ve ilk sayfalarda okuyucunun da kafasını karıştırır. Ben bu tercihi kimlikleri isimlere sabitlemek yerine kişileri çözümlemeye yarayan bir teknik olarak değerlendiriyorum. Okur, karakterleri ayırt etmekte zaman zaman zorlanır fakat böylece Berta’nın dünyasına da ayna tutulmuş olur, çünkü bu dünyada bireyler kendilerine ait güvenli kimlikler kuramazlar. Kitap boyu görürüz ki, tüm ilişkiler iç içe geçmiş, sınırlar silikleşmiştir. Sözgelimi Rudolf, Wilhelm’in askerlikte en yakın arkadaşıdır ve hamile sevgilisinin kaderini Wilhelm’e teslim etmiştir. Diğer yandan Wilhelmine en baştan beri Wilhelm’i Berta’ya değil, kendisine layık bulur. Böylece isimler kişileri ayıran sınırlar olmaktan çıkar, kısır bir kader döngüsü oluşturur.

Bence bu tekrar aynı zamanda travmanın dilinden de konuşmuş olur. Yaşanan acılar çözülmez, tamamlanmaz ya da geride bırakılmaz. Sadece biçim değiştirerek başka ilişkilerde yeniden hortlarlar. Örneğin, Berta’nın kızına kendi adını vermesi bir sevgi jestinden çok, bir yazgının kabullenilişi gibidir.

Wilhelm ve Wilhelmine arasındaki yankı ise daha da sarsıcıdır. Erkek iktidarıyla kurulan evlilik ilişkisiyle kadınlar arasındaki ilişki bu benzerlik sayesinde aynı yapısal şiddetin iki yüzü gibi okunur. Böylece ha Wilhelm, ha Wilhelmine; Berta için dayanışma ve güven, tahakküm ve ihanetle iç içedir. İsimlerin akrabalığı duygusal ve ahlaki geçirgenliğe katalizör olur demek yanlış olmayacaktır. Sonuç olarak roman okuru kasten rahatsız eder. Fritz’in bu seçimini çok zekice ve metni kuvvetlendiren, çok ince ama keskin bir dokunuş olarak görüyorum.

Kurmacalarda sayfa sayısının belirleyici olmadığını elbette biliyoruz; fakat bu denli ince bir metin, yukarıda değindiğim teknikler aracılığıyla kadın dünyasının o yorgun, derin ve katmanlı yüklerini o kadar ağır bir etkiyle okura taşıyor ki, Fritz’in kalemine duyduğum hayranlığı vurgulamadan edemeyeceğim.

Türkçede bugün Fritz’i yalnızca bu kitap üzerinden okuyabilmek bir yandan büyük bir kazanım olsa da, bir yandan ciddi bir eksikliktir. Yine de tek bir eserle bile Fritz’in edebiyatının neden rahatsız edici olduğunu fazlasıyla görüyoruz. Fritz’in başka metinlerinin de Türkçede yer bulması için güçlü bir başlangıç bu.

Berta’nın dünyasında masum ve gözleri ışıltıyla parlayan genç bir kadının dışlanmaya, ihanete ve kötülüğe karşı savunmasız yenilgisine ortak oldum. Bazı acıların çözümsüz kaldığını, düğümlendiğini; yalnızca olduğu yerde, tüm ağırlığıyla kalakaldığını teselli edilemez biçimde hissettim. Müthiş sancılı, uzun zaman etkisinden çıkılamayacak bir roman.