Emily Dickinson'dan seçmeler:
Bana Hiç Yazmayan Dünyaya
“Bana Hiç Yazmayan Dünyaya, şiirle ilgilenen herkes için (çevirmen, okur, şair, özellikle de genç şairler için) bir kılavuz kitap aynı zamanda. Kaynak şairle çevirmen şair arasındaki gergin bağın irdelenmesi çok şey öğretiyor bana.”
Emily Dickinson'ın hayatından yola çıkan A Quiet Passion adlı filmden bir sahne (Terence Davies, 2016).
Adı yukarıda yazılı kitap bir çeviri şiir kitabı. Emily Dickinson’ın yaklaşık 1.800 şiirinden 150 parçası seçilip çevrilmiş. Çeviren de bir şair, Nazmi Ağıl. İngilizce-Türkçe yan yana; çevirinin nasılı, nedeni detaylarıyla açıklanmış; cömert bir kitap hazırlamış Ağıl. Aslında Türk ve dünya edebiyatının seçkin şairinden karşılaştırmalı örneklerle bir tür şiir çalışma kılavuzu bence bu çalışma. Örneğin biri şöyle (278 numaralı şiir):
A Word is dead
When it is said,
Some say–
I say it just
Begins tol ive
That day
***
Ağızdan çıkar çıkmaz
Ölür söz,
Diyor bazıları–
Diyorum ki ben
Yaşamaya başlar tam da
O günden
Nazmi Ağıl bu çevirisini şöyle açıklıyor:
Şair dies yerine dead dediğine göre, “ölür” yerine “ölmüştür” daha mı doğru olurdu? Ama is dead “ölüdür” demek değil mi? Peki öyleyse neden “ölür” dedim? Çünkü is dead aşağıda “yaşamaya başlar”daki kullanımla uyumlu, geniş zamanda bir yapı; “ölmüştür” dendiğinde geçmişe bir gönderme yapılmış olur. “ölüdür” ise sözün ille de ağızdan çıktığı anda, dile getirilmesiyle eşzamanlı olarak öldüğünü betimliyor; söz daha önce de ölmüş ve ölü doğmuş olabilir. Oysa bence burada kast edilen son âna kadar canlı olan sözün sese dönüşürken ruhunu kaybetmesi. “… ölmüştür”, “… başlamıştır” denebilir miydi? Belki… Yine de burada “miştir/mıştır” tekrarı şiirin veciz yapısına aykırı olmanın yanı sıra kulak tırmalayıcı. Son dizeye “itibaren” eklemiştim ama aynı nedeni, Dickinson sözcük ekonomisini gözeterek vazgeçtim.
Bana Hiç Yazmayan Dünyaya:
Emily Dickinson – Şiirler, Çeviri Kararları, Yorumlar
Koç Üniversitesi Yayınları
Ekim 2025
440 s.
Nazmi Ağıl bu titiz irdelemeye Dickinson’ın etkilendiği şairlerden John Keats’ı da katıyor: “Duyulan melodiler hoş ama duyulmayanlar çok daha hoştur” demişti Keats. “Tam da Dickinson’ın gözettiği şiirsellik bu” diyor. Bunun yanı sıra, belli başlı Dickinson uzmanlarının ne dediğini; şairin şiirinde ses, yapı, ölçü ve ritim üzerine yorumlarını da konuya davet ediyor. Dickinson’ın hiç karşılaşmadığı mektup arkadaşı, ama şiirini konuşabilecek kadar güvendiği T. W. Higginson’a sorduğu şu telaşlı soruyu da hatırlatmayı unutmuyor: “Şiirim canlı mı, nefes alıyor mu?”
Gergin bir durum vardır; yükü hafif, sorumluluğu ağır bir iş yapıyordur çevirmen. Kuşkusuz, bir dilden diğerine çeviri yaptığımızda zorunlu olarak yorum yaparız; yorum yaptığımızda ise zorunlu olarak çeviri yapmış oluruz. Bu yorum-çeviri süreci şiirde işlerken, düzyazıdakine benzemezliğine dair örnek bir yapıt doğmuş, bunca titiz ve referansları zengin emekten.
Yukarıdaki örneğe benzer tam 150 şiirle, aslı ve çevirisi, izahı ve şerhiyle dolu, 400 sayfalık bir kitap. Bu kitabın şairi ve çevirmeniyle iki başlı kahramanının değerini bilmeden okumak, özenle hazırlanmış bir edebi şölen varken atıştırmalarla doymak gibi bir şey olur. Çünkü Emily Dickinson (1830-1886), Batı şairlerinden sadece biri değildir. Doğduğu kasabadan toplam dokuz ay dışında hemen hemen hiç çıkmamış; tutucu babasına, sıkıcı zengin ailesine rağmen evden kaçmayan, hiç evlenmeyen, birkaç imzasız şiir dışında yaşarken hiçbir şiirini yayımlamayan bir münzevi şair kadın. Dert arkadaşı, evin hizmetçisi Maggie; İrlanda kökenli geleneksel bir şair o da. Ve bir de çocukluk arkadaşı, sonra da ağabeyinin eşi Susan Gilbert. Bir de hiç görüşmediği mektup arkadaşı var; şair, insan hakları savunucusu, editör T. W Higginson. Onun dışında şiirlerini kimseye okutmayan bu “beyaz giysili kadın”ın edebi kıymeti çok sonra anlaşılacaktır. Ama nasıl bir değer bu?
Örneğin Dickinson’ı efsanevi eleştirmen, Batı Kanonu yazarı Harold Bloom’a sorsaydık, apaçık şöyle diyecekti: “Shakespeare dışında, Dickinson, Dante’den bu yana en çok bilişsel özgünlük gösteren Batılı şairdir.” Dickinson’a dair söyleyecek çok sözü var Bloom’un. “Düşünür olarak şair, diye bir kitap olsaydı,” diyor, “o kitabın başkahramanlarından biri Dickinson olurdu.” Bloom aynı dilin bir önceki şairi William Blake ile kıyaslıyor Dickinson’ı:
En yakın rakibi, onun gibi her şeyi kendisi için yeniden kavramlaştıran Blake olabilir. Fakat Blake sistemli bir mit yaratıcısıydı ve onun sistemi yorumlarını organize etmesine yardım eder. Dickinson her şeyi yeniden düşündü ama o sahne oyunları ya da mitik şiirsel epikler yerine lirik düşünceler yazdı. Shakespeare’in yüzlerce dramatik karakteri, Blake’in kendisinin dev biçimler olarak adlandırdığı onlarca figürü vardır. Dickinson ise tekil ekonominin sanatını icra ederken büyük harfle BENe sadık kaldı.
Bloom’un Dickinson’da “tekil ekonomi sanatı” dediği yaşantının somut bir karşılığı var bu kitapta.
Emily Dickinson’ın eşsizliğine dair sonradan çok şey yazıldı. “Onu tek bir geleneğe yerleştirmek imkânsız,” deniyordu; “sanki her yerden ve hiçbir yerden aynı anda geliyor gibi.” Sözcük ekonomisi inanılmazdır; bizim Necatigil’in en ketum döneminde, “geç dönem üslubu” ile yazdığı şiirler gibi, elmas sertliğinde az sözcük, yankılı boşluklar, birçoğu dört satırlık şiirler. Sıkı bir kafiye düzeni (abcb), iambik ölçüde tetrametre ile trimetre heceler arasında değişen, uzunlu-kısalı çizgileri de şiirin bir parçası kılan, sağlam bir yapı. Mezmurlardan, ilahilerinden türetilmiş anlamların yeniden ve başka anlam ve seslerle yaratımı. Bloom’un vurguladığı gibi, Ben’ine öylesine sadıktır ki, geleneksel sesler onun göğsünde yeniden yankılanır, taze bir havaya bürünür, “içe kapanık ruhunun topografyası”ndan geçip çoğu kez melankolik bir iç saflığın temsiline dönüşür. Bu biçimleri yaratırken öylesine saf bir içtenlik, öylesine yekpâre bir berraklık yankılanır ki, bu kadar az sözcüğe bu denli zengin anlam ve çağrışım sığdırmak şaşırtıcı gelmiştir herkese. “Şaşırtıcı” da değil, “neredeyse imkânsızdır” diyecektir Harold Bloom:
Eleştirmenlerin yeterince vurgulamadıkları şey, Dickinson’ın çarpıcı entelektüel karmaşıklığıdır. Onun sözcükleri kendine mal edişlerinde sıradan olan şeyler hayatta kalamaz; eğer yeniden adlandırıp yeniden tanımlamıyorsa, kolayca tanınamayacak bir şekilde revize eder.
Özetle, hümora gizlenmiş acısıyla, pencereden taşmış sınırsız ufkuyla kudretli şairlerdendir Dickinson. Nazmi Ağıl böyle bir şairi Türkçeye çevirmekle kalmıyor, aynı zamanda şairin dünyasını da Türkçenin dünyasına kazandırıyor.
Çevirinin Türkçe tadına dair, başka okurlar gibi benim de “başka türlü olabilirdi” diyebileceğim bazı sözcükler için birkaç sözüm var ama zaten kitabın bir özelliği de burada; çevirmen kendi eylemine sizi de katmayı başarıyor. Bahtin’in seveceği türden monolitik değil, diyalojik bir yöntemle çalışmış çevirmen. Şiirin asıl diliyle göçtüğü dil arasındaki o zor köprünün kuruluşu sırasında ortaya çıkan bir dil araştırmasına okuru da katıyor Nazmi Ağıl. Sözcükler de yaşadığı yere benzerler insanlar gibi (Cansever); o yerlerin havasını suyunu huyunu taşırlar. Bunu gözeterek çalışan bir çevirmen-şairin, –bir köprü kurucusunun– anlam, yorum, biçim araştırmacısının emeğine tanık oluyoruz.
Dickinson 1967’den bu yana (bildiğim kadarıyla), son yirmi yılda epey yoğunca çevrildi, çevriliyor. Nazmi Ağıl’ın da ilk çevrisi değil bu şiirler. Daha önce Cumhuriyet Kitap’ta epey Dickinson çevirmişti. Sonra bu şiirler Şiir Atlası 2’de bir bölüm olarak yayımlandı. 1993’de Oğuz Cebeci’nin, 2006’da Selahattin Özpalabıyıklar’ın, 2018’de Nurbanu İnan’ın, 2020’de Dost Körpe’nin “Seçme Şiirler” adıyla kitap boyutlu çevirileri Dickinson severler için ayrı birer nimettir, elbet unutulmaz. Yazko ya da Metis Çeviri’de Fatih Özgüven’in epey çevirisi olmalı yanılmıyorsam. Son yıllarda şair Fatma Nur Türk’ün Dickinson’a doğru bir çeviri yolculuğu vardı. Birkaç parça yayımlandı ama henüz kitap toplamına dönüşmedi diye biliyorum. Yanılıyor olabilirim.
Nazmi Ağıl, Dickinson’ı “Türkçede yazılmış gibi” hissettirecek nitelikte bir ustalıkla sunuyor. Onun bu dört yüz sayfalık çabası, işlevi, hizmeti, niyeti önceki çevirilerden daha farklı. Bu bir çeviri ve yorum deneyimi paylaşımı. Yapay zekâların marifetiyle “Babil çağı” yalnızlığının son bulmaya başladığı ama başka türlü bir belanın insanı zorladığı bu çağda diller arasındaki uçurumlar kapanıyor; evet ama şiir söz konusu olduğunda bunu rahat bir duyguyla savunmak şiiri bilmemek olur. Özellikle de Emily Dickinson gibi ince ince ve girift, telkâri örgüler gibi şiirler yazan bir şair varsa; yapaylık sırıtacak, yalan söyleyecektir makineler gene.
Bu sorunu kendisi için ciddi bir derde dönüştürmüş bir çevirmen-şair Nazmi Ağıl. Şiirle ilgilenen hemen herkes bilir Nazmi Ağıl’ı. İronisi, dil oyunları, öyküleri bol, neşesi ve kederi iç içe şiirlerinin toplamı on kitabı buldu. Koç Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat hocası; bilgisi, görgüsü şiir olan bir hoca. Eğitim materyalini kendisi üretiyor adeta. “Şiir Atlasları”yla bizi dünyayı dolaştıran Cevat Çapan ekolünden. Çapan, Şiir Çevir Denize At adını vermişti en son kitabına.
Bana Hiç Yazmayan Dünyaya, şiirle ilgilenen herkes için (çevirmen, okur, şair, özellikle de genç şairler için) bir kılavuz kitap aynı zamanda. Kaynak şairle çevirmen şair arasındaki gergin bağın irdelenmesi çok şey öğretiyor bana. Kendisinin de düşe kalka öğrendiği zengin deneyimi paylaşıyor Ağıl. Eh, artık söyleyebilirim; Türkçede bir benzeri yok bu kitabın.
Önceki Yazı
“Düşünürler arasında bir düşünür”den fazlası
“Fanon’u hiç bilmeyene derli toplu bir fikir verebildiği gibi, Fanon’u gayet iyi bilene de söyleyecek sözü olan bir kitap bu. Yazar Fanon’la birlikte düşünüyor; Fanon’un düşünsel evrenini, dünya meselelerine ilişkin kendi dertleri eşliğinde kuşatıyor.”