Çınlayanlar:
Sessizlik, rıza ve denetim üzerine...
Yeşer Sarıyıldız: “Yazarken birçok duygu eşlik etti elbette ama yazmanın benim için en rahatlatıcı tarafı, kendi kurmaca dünyalarımda toplumsal adaleti sağlayabilmek.”
Yeşer Sarıyıldız
Yeşer Sarıyıldız’ın Çınlayanlar’ı, bugünü biraz yana kaydırarak anlatan, ama tam da bu yüzden tanıdık gelen bir distopya kitabı. İklim krizinden sessizlik rejimlerine, beden denetiminden dilin törpülenmesine uzanan öyküler, “ileride ne olacak?” sorusundan çok, “biz neredeyiz ve buna ne zaman alıştık?” diye soruyor. Kitap boyunca ses, suskunluk, rıza ve denetim sürekli el değiştiriyor; kahramanlık büyük çıkışlardan değil, küçük gediklerden, tereddütlerden ve hafızadan sızıyor. Çınlayanlar gürültülü bir gelecek tasviri kurmuyor; aksine sakinliğin, huzurun ve makuliyetin nasıl politik bir araç haline geldiğini gösteriyor.
Uzun yıllardır kültür-sanat alanında üreten Sarıyıldız, bu kitabında hem medya deneyiminin hem de farklı coğrafyalarda yaşamanın biriktirdiği bakışı kurmacanın içine taşıyor. İzmir’den İstanbul’a, Budapeşte’den Bodrum’a, Lizbon’a uzanan hayat hattı; metinlerde tek bir memlekete değil, giderek birbirine benzeyen iktidar biçimlerine bakmamızı sağlıyor. Çınlayanlar’daki dünya çok Türkiyeli değil belki ama fazlasıyla tanıdık; çünkü korkular, dilin sertleşmesi ve sessizliğin ödüllendirilmesi artık küresel bir eşik.
Bu söyleşide Sarıyıldız’la sesi bastırılanların değil, sessizliğin nasıl normalleştirildiğinin izini sürüyoruz.
Biyografinde nereye gitsen artık Türkiye’yi içinden atmanın mümkün olmadığını” söylüyorsun. İzmir-İstanbul, Budapeşte, Bodrum, Lizbon hattı, bu öykülerdeki “sistem” ve “memleket” duygusunu sence nasıl keskinleştirdi?
Türkiye’yi içimden atamamak benim için bir memleket özlemi ya da nostaljik bir bağdan çok, dünyaya bakarken kullandığım referanslardan biri. Coğrafyamız sağ olsun, insanın hayatta kalma reflekslerini çok erken ve keskin bir şekilde geliştiriyor.
Yine de farklı yerlerde yaşamak bana karşılaştırma imkânı verdi ve şunu daha net görmemi sağladı: Mekânlar ve sınırlar değişse de iktidar biçimleri, korkular, dilin sertleşmesi ve insanların giderek birbirine benzemesi neredeyse her yerde aynı hızla yükseliyor. Sağ popülizmin, otoriter dilin, beden ve hayat üzerindeki denetimin sadece bize özgü olmadığını; aksine küresel bir eşik haline geldiğini gün geçtikçe daha iyi görüyoruz.
Mesela son döneme bakalım; eskiden Türkiye’nin küçük Amerika olduğunu düşünürdüm, artık Amerika’nın büyük Türkiye olduğuna ikna oldum.
Kendimi hep bir dünya vatandaşı olarak gördüm. O yüzden öyküler çok Türkiyeli değil belki ama yabancı da değiller. Bence pek çok coğrafya için tanıdıklar. Çınlayanlar’daki “sistem” anlatısı da tam olarak böyle bir yerde duruyor: Nerede olursan ol, seni içine alan ve sana benzer tepkiler verdirmeye başlayan, ne ara alıştığını fark etmediğin bir düzen hissi.
“Terra Protokolü”nde iklim krizinin “konuşarak çözülemeyecek” bir noktaya gelmesiyle, liderlerin dil ve protokol tartışmaları içinde eylemsizliğe saplandığını ve bu boşlukta karar yetkisinin insanlardan alınıp yapay zekâya devredildiğini görüyoruz. Dilin yumuşatılması, çeviri müdahaleleri ve bunun “darbe değil, restorasyon” olarak adlandırılması çok çarpıcı. Bu öyküyü yazarken seni daha çok ürküten şey politik aktörlerin eylemsizliği mi, yoksa bu eylemsizliğin teknolojiye meşruiyet kazandırması mıydı?
“Terra Protokolü”nü yazarken özellikle politik karar vericilerin davranış kalıpları üzerinde durdum. İklim krizi gibi acil ve hayati bir mesele söz konusu olduğunda bile dil tartışmalarına, protokollere, çeviri oyunlarına sıkışan bir eylemsizlik hali görüyoruz. Bu davranış biçimi spekülatif diyebilir miyiz? Sanmam, aksine fazlasıyla tanıdık. Okuyanın “Bu kadarı da olmaz!” diyeceğini düşünmüyorum.
“SESSİZ KALMAK İLE SESSİZCE DİRENMEK ARASINDAKİ FARKI GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİM. GÖRÜNÜR OLMADAN DA POLİTİK BİR YERDE DURMAK MÜMKÜN.”
Yapay zekânın burada kazandığı meşruiyet de tam olarak bu boşluktan doğuyor. İnsan eliyle yaratılmış bir tıkanıklığın, yine insan eliyle “tarafsız” ve “rasyonel” görünen bir araca devredilmesi söz konusu. O yüzden sorun bir darbe mi, restorasyon mu tartışmasından çok, karar verme sorumluluğunun kim tarafından ve ne zaman terk edildiği. Bugün herkes yapay zekâdan korkuyor; evet, belli riskler var. Beni ürküten şey teknolojinin kendisi değil, ona bu kadar rahat alan açan insan davranışı. Kitabın tamamında da anlatmaya çalıştığım şey bu: Korkmamız gereken teknoloji değil, insan.
Çınlayanlar’da susturulmanın bir gecede değil, huzur ve güvenlik söylemleriyle adım adım normalleştirildiğini; Doğuştan Sessizler’in ödüllendirilip Çınlayanlar’ın kriminalize edildiğini görüyoruz. Arven Kael’in kahramanlaşmadan bu çatlakta ilerlemesi ve “Mini Mini Bir Kuş”un neşeli ama kolektif bir direnişe dönüşmesi çok belirleyici. Bu öyküyü kurarken seni daha çok ilgilendiren şey teknolojik denetim miydi, yoksa toplumun bu denetime verdiği rıza mı? “Çınlama”yı sesi aşan, zihinlerde ve bedenlerde yankılanan bir etki alanı olarak düşünüyorsun. Bugün gerçek hayatta bu çınlamayı sence asıl başlatan şey nedir: Söz mü, ritim mi, görüntü mü, yoksa hafıza mı?
Çınlayanlar’ı kurarken beni asıl ilgilendiren şey, teknolojik denetimin kendisinden çok bu denetimin ne kadar kolay içselleştirildiği oldu. Susturulmanın bir gecede değil, “huzur”, “güvenlik” ve “normalleşme” söylemleriyle adım adım kabul edilmesi bana çok tanıdık geliyor. Doğuştan Sessizler’in ödüllendirilmesi ve Çınlayanlar’ın kriminalize edilmesi de tam olarak bu rıza alanında mümkün oluyor.
Arven’i bilinçli olarak bir kahraman gibi yazmadım. Çünkü bu tür sistemlerde kırılma anları genellikle büyük figürlerle değil; tereddüt eden, çekinen ama yine de geri çekilmeyen insanlarla başlıyor. “Mini Mini Bir Kuş”un neşeli ve tanıdık bir yerden kolektif bir direnişe dönüşmesi de buradan geliyor. Direniş her zaman sert ya da karanlık bir yerden doğmuyor; bazen çocukluk hafızasından, ortak bir ritimden, herkesin bildiği bir şeyden sızıyor.
“Çınlama”yı da bu yüzden sadece bir ses olarak düşünmüyorum. Daha çok zihinlerde ve bedenlerde yankılanan bir etki alanı. Bugün gerçek hayatta bu çınlamayı başlatan şey tek başına söz, ritim ya da görüntü değil; hafızayla temas eden her şey. Unutursak kalbimiz kurusun diye aklımıza kazıdığımız olaylar bir anda bir cümleyle, bir görüntüyle ya da bir melodiyle geri dönebiliyor. Çınlama da tam olarak orada başlıyor.
Doğuştan Sessizler fikri ve Arven Kael karakteri üzerinden, ses çıkarmadan yaşamanın bir erdem, hatta bir tür “makbul vatandaşlık” olarak ödüllendirildiği, her an denetlenmenin ise sıradanlaştırıldığı bir düzen görüyoruz. Bu dünyada sessizlik kahramanlıktan çok, hayatta kalma stratejisi gibi çalışıyor. Arven’in sistemi doğrudan karşısına almadan, küçük gedikler açarak ilerlemesi, sesini yükseltmeden de politik bir yerde durabileceğini gösteriyor. Arven’i bilinçli olarak bir kahramana dönüştürmeden anlatmak senin için okurla nasıl bir etik ve politik ilişki kuruyor? Bu tercih bugün siyasette “sessiz kalmak” ile “sessizce direnmek” arasındaki farkı tartışmaya açmak gibi bir niyet de taşıyor mu?
Öyküdeki direniş ilerledikçe Arven’in de kabuğundan çıkışına tanıklık ediyoruz. En baştan politik ve direnişi başlatan kişi asla değil. Elbette bu bilinçli bir karardı, çünkü bu dünyada herkes en önde durmak zorunda değil ama hayattaki her şeyin politik olduğunun farkında olmak zorunda. Sessizliğin bir erdem ve makbul vatandaşlık hali olarak ödüllendirildiği bir düzende Arven’in yaptığı şey, en başta kendi çapı doğrultusunda sistemin içinde küçük gedikler açarak ilerlemek.
“ÇOĞU DİSTOPYA ‘İLERİDE NE OLACAK?’ SORUSUNU SORAR; BEN BU KİTAPTA DAHA ÇOK ‘BİZ ŞU ANDA NEREDEYİZ VE BUNU NE KADAR NORMALLEŞTİRDİK’ DİYE BAKTIM.”
Okurla kurmak istediğim etik ve politik ilişki de buradan geçiyor. Sessiz kalmak ile sessizce direnmek arasındaki farkı görünür kılmak istedim. Görünür olmadan da politik bir yerde durmak mümkün. İşin özü sesinin yüksekliği değil, nerede durduğun ve neyi normalleştirdiğin.
Sen uzun yıllar kültür-sanat medyası içinde üretmişsin; köşe yazarlığı, dergicilik, editoryal çizgiler, “tabular yok” gibi mottolar… Bugün distopya yazarken, o yılların daha neşeli kamusallığıyla bugünün sert politik atmosferi arasındaki farkı metnin neresine gömdün?
Profesyonel olarak yazmaya 2008-2009 yıllarında başladım ve bugün hâlâ kültür-sanat mecralarında, farklı platformlarda yazmaya devam ediyorum. Elbette o yıllardaki neşeli kamusal dil bugün yok, çünkü zaten böyle bir iklim kalmadı. Bu farkı inkâr etmiyorum, tam tersine çok net hissediyorum. Ama bu sertleşmenin metne birebir taşınmasını da istemedim. Öyküler benim için tam anlamıyla kendi evrenlerim ve orada hâlâ oyun kurabildiğimi fark ettim. Mesela “Bir ADHD’nin İç Sesi”ni yazarken ya da “Humaro Sözleşmesi Yaşatır”ı kurgularken gerçekten çok eğlendim. Her şeye rağmen ironik ve neşeli bir dili tutturabildiğime inanıyorum. Kamusal alanda giderek kaybolan o oyunlu dili köşe yazılarında değil ama kurmacada koruyabildiğim bir alan açtım kendime. Distopyayı da karanlıklardan aydınlıklara çıktığımız bir tarz olarak konumladım.
Distopyaların çoğu geleceği anlatır ama senin metinlerinde gelecek çok tanıdık bir yerden konuşuyor. Bu kitapta “gelecek” senin için bir zaman meselesi mi, yoksa bir bakış açısı mı?
Distopyayı yazma nedenim sadece geleceğe dair bir merak değil aslında; genel olarak dünyaya ve olup bitene duyduğum merak diyebilirim. Gerçekten meraklı bir insanım. (Gülüyor) Çoğu distopya “İleride ne olacak?” sorusunu sorar; ben bu kitapta daha çok “Biz şu anda neredeyiz ve bunu ne kadar normalleştirdik?” diye baktım. O yüzden metinlerdeki gelecek ya da alternatif evrenler tanıdık geliyor; biraz da zaten içinden konuşuyoruz. Bugün hayatımıza giren teknolojiler, dilimizdeki sertleşme, bedenle kurduğumuz ilişki, itaat ve konfor arasındaki pazarlık… Bunların hiçbiri bana uzak ya da spekülatif gelmiyor. Sadece henüz adını tam olarak koymadığımız haller. Bir adım geri çekilip baktığında, “gelecek” dediğimiz şeyin aslında çoktan başlamış olduğunu fark ediyorsun. O yüzden, bu kitapta gelecek ileriye bakmakla değil, bugüne başka bir yerden bakmakla ilgili. Tanıdık hissettirmesi de biraz bundan. Çünkü rahatsız eden şey, bilinmezlikten çok, bildiğimiz halde alıştıklarımız.
“Ayna Ayna Sen Kimsin?” öyküsünde denetim bu kez doğrudan bedene yerleşiyor. Bedenin sürekli ölçülen, düzeltilen ve yeniden şekillendirilen bir alana dönüşmesini yazarken seni asıl rahatsız eden neydi? Bugün ‘kendin ol’ çağrılarının bile tek tip beden ideallerine bağlandığı bir dünyada, sence bu takıntı hali bize ne söylüyor?
Üniversite yıllarımdan beri beden algısı üzerine düşünüyorum. Daha 18 yaşındayken, Çizgelikedi’nin düzenlediği İzmirli Kadın Fotoğrafçılar topluluğuyla birlikte Kimlik ve İktidarbaşlıklı bir sergide yer almıştım. Orada yaptığım fotomanipülasyon çalışması benim için hâlâ çok belirleyici: Bir alışveriş sokağının ortasında duran aykırı bir kadın ve etrafından geçen, elleri marka poşetleriyle dolu insanlar. Sonra o insanların yüzlerini dergi kapaklarına dönüştürmüştüm.
Aslında “Ayna Ayna Sen Kimsin?”de de tam olarak bunu kurcalıyorum. Kim olduğumuzu, nasıl görünmemiz gerektiğini bize söyleyen dergilerle, masallarla, imgelerle büyüyoruz. Madam Brownie’nin çıkış noktası da burasıydı. Bugün “kendin ol” denirken bile, bunun çok dar bir kalıbı var. Dünyanın en güzel kadınını da bulsak, eminim vücudunda beğenmediği bir sürü yer vardır. Kadınların büyük kısmı zayıflamak istiyor, erkekler güçlenmek ve kaslı olmak istiyor. Beden sürekli düzeltilmesi gereken bir projeye dönüşüyor. Trendlere uygun beden şekillendirilmeye çalışılıyor. Resmen bir delilik hâkim. Bu sene bu başlıkla bir yazı yazmıştım ve kendime her gün sormaya devam ediyorum: Biz kadınlar neden güçlü değil de zayıf olmak istiyoruz?
“Melael’in Fısıltıları”nda karakterin iç sesi metnin dışına taşarak bir şarkıya ve klibe dönüşüyor; edebiyatta çağdaş ve yenilikçi bir yaklaşım. Melael’i yazıyla sınırlamayıp şarkısını bestelemek ve klibini üretmek nasıl bir kararlar bütünüydü?
Mesleğim iletişim; hayatımı bir iletişimci olarak idame ettiriyorum. Mesleki jargonla söylersem, 360 derece düşünmek bende artık bir refleks. Dijital sanat alanında pek çok projede küratörlük yaptım; yakın çevrem de sanat ve müzik alanında çok yetenekli insanlarla dolu. Sağ olsunlar, bu projede de hayalime ortak oldular.
“Melael’in Fısıltıları”nı yazarken, karakterin kendi kendine söylediği şarkının metnin içinde kalmasını istemedim. Onun gerçekten hayat bulmasını istedim. Bu yüzden de oturup konuşmak yerine kolları sıvadık; şarkıyı besteledik, klibini ürettik.
Bu kitaba başından sonuna bir bütün olarak bakıyorum: Kapak renginden üzerindeki desene, QR kod yönlendirmelerine kadar her şeyin aynı evrende nefes almasını istedim. Hem bu takıntılarıma kulak veren ve bu alanı açan editörüme hem de yeteneklerini cömertçe benimle paylaşan yol arkadaşlarıma ayrıca teşekkür borçluyum.
Kitaptaki öyküler tek tek okunabiliyor ama aralarında görünmez bir bağ, tekrar eden motifler ve yankılar da var. Bazı öyküler sanki diğerlerinin içinden konuşuyor. Bu metinleri yazarken aralarında bilinçli bir diyalog var mıydı, yoksa bu yankılar sen fark etmeden mi oluştu?
Bilerek böyle oldu. Kitap “Terra Protokolü” ile açılıyor ve “Duygusal Hata” ile bitiyor. “Duygusal Hata”, Terra Protokolü devreye girdikten sonra, aynı dünyada geçen bir öykü; yani kitabın başı ve sonu aynı evrende birbirine bağlı.
Kitabın içinde de aynı dünyada geçen, birbirine göz kırpan ve tek mekânda geçen başka öyküler var. Tek başlarına da anlamlılar ama aynı evrenin içinde devam ediyorlar. Bunu özellikle istedim. Aynı gelişmeleri farklı açılardan yorumlayan, birbirini tamamlayan ama birbirine dönüşmeyen metinler olarak kurgulandılar.
Son olarak, bu kitabı yazarken seni ayakta tutan şey daha çok öfke miydi, umut mu, yoksa “en azından ses çıkarmış olmak” duygusu mu? Kitap bittikten sonra hangisi sende kaldı?
Yazarken birçok duygu eşlik etti elbette ama yazmanın benim için en rahatlatıcı tarafı, kendi kurmaca dünyalarımda toplumsal adaleti sağlayabilmek. Öfkenin, kölesi olmadığında çok işe yarayan, insanı harekete geçiren bir tarafı olduğuna inanıyorum ve bu kitapta da öfke daha çok itici bir güç olarak vardı.
Öte yandan, umutlu bir insanım. Zaten distopyalarım karanlıkta oyalanmıyor; çoğu bir şekilde ütopik ihtimallere doğru açılıyor. Kitap bittikten sonra bende kalan şey ne saf bir umut ne de öfke oldu. Tertemiz bir heyecan ve coşku kaldı diyebilirim. Okurla buluştuğunda neler olacağını, insanların neler düşünüp neler hissedeceğini gerçekten çok merak ediyorum.
Önceki Yazı
Murat Üstübal’la Ücra’ça üzerine:
“Yola devam edenler şiiri güncelleyenler değil, dönüştürenler olacak!”
“Ücra bir tavır, belki de bir hareketti ama ondan da önce bir arayıştı. Aslında biz dergideki şiirlerin yol göstericiliğinde gitmek istiyorduk. Dolayısıyla başta yol muğlak görünüyordu...”