• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Marksist Modernizm Türkçede:

Warwick’li girer...

“Rose’un erken dönem düşüncesinin bir parçası sayılması gereken Marksist Modernizm, Frankfurt Okulu geleneğini Adorno-Horkheimer merkezli okur.”

Gillian Rose

BARTU ŞANLI

@e-posta

ELEŞTİRİ

4 Haziran 2026

PAYLAŞ

Gillian Rose’un (1947-1995) 1979 yılında verdiği “Modern Avrupa Zihniyeti” başlıklı dersin kayıtlarını içeren Marksist Modernizm, Elis Şimşon’un çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.[1] Eser, ‘30’lu ve 1940’lı yılların sanat tartışmalarını belirli bir kadro içerisinde tartışıyor: Walter Benjamin, Ernst Bloch, Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Bertolt Brecht ve –elbette– üstat Georg Lukács. Hem tartışmanın zeminini hem de diyalektik metodolojinin başlangıcını, kısacası konunun değiştiğini görmek için Lukács’ı çoğu yerde merkez olarak belirler Rose.

MM, tarihselliği, konumu ve bir ölçüde pedagojik işlevi açısından düşünüldüğünde İngilizcede Fredric Jameson’ın Marksizm ve Biçim (1971) yapıtını anımsatır. Jameson açısından bu eserin amaçlarından biri, Almanca (örn. Adorno) ve Fransızca (örn. Jean-Paul Sartre) diyalektik yazarlarının İngilizceye taşınmasıdır. Rose da İngilizcede az tanınmış bu entelektüelleri dolaşıma sokmak için çaba sarf eder. Bunun yanında bir diğer zorunlu yakınlık, yukarıda anılan düşünürlerin sanat ve estetik üzerine yazılarından oluşan Estetik ve Politika derlemesinin neredeyse Rose’un dersleriyle aynı seneye denk gelmesidir. Estetik ve Politika, Rose’un derslerinden bir yıl önce New Left Books tarafından yayımlanmıştır.[2] Öyle ki, Rose’un derslerinin sırası dahi bu derleme çalışmasını andırır ve muhtemelen bunun sebebi yazıların kronolojisidir.

Gillian Rose
Marksist Modernizm:
Frankfurt Okulu'nun Eleştirel Teorisine Giriş Dersleri
çev. Elis Şimşon
Ayrıntı Yayınları
Mayıs 2026, 160 s.

MM, Rose’un erken dönemine aittir. Düşünürün Frankfurt Okulu geleneği içerisinde çalışmalarını sürdürdüğü bu dönem 1978’den 1984’e kadar sürer. Bir frankofon entelektüelin sabırsızlıkla kopuş olarak adlandırabileceği ancak bu yazının uzak durduğu uğrak, bir dönüşümün deneyimidir; devamlı var olan dönüşümün bir uğrağı. Rose’un dönüşümünün izdüşümü olarak değerlendirilmesi gereken bir makalenin başlığı okuruna ipucu sağlar: “Spekülatif Düşünceden Diyalektik Düşünceye.” Öyleyse, MM spekülatif bir düşünce imkânının soruşturulduğu bir eser midir?

Bir taraftan düşüncenin biçim değiştiren, bölünen deneyiminin peşine düşen spekülatif düşünce, özdeşsizliğin (non-identity) zemini gibi görünür. Bu deneyim bir içeriktir esasen. Bu süreç içerisinde gerilim oluşturan iki kanat bir araya gelmeyi dener ve bu dinamik spekülatif bir deneyimdir. Diğer taraftan ise, kavramlar dolayımsız bir öz-yeterliliğe sahip değildir ve kullanıldığı ölçüde bir özdeşliğe bağlıdır. Eylemler ve şeyler, bireysel kategorilerle belirlenmenin ötesinde, yer yer öznesi belirsiz bir ilişki ağını ortaya çıkarır. Rose’un doktora çalışmasının konusu, doğrudan bir bireye atfedilemeyecek bu çerçeveyi sorunsallaştırır: şeyleşme.

Rose, 1978’de The Melancholy Science: An Introduction to the Thought of Theodor W. Adorno (“Kederli Bilim: Theodor W. Adorno’nun Düşüncesine Giriş”) başlıklı eserini yayımlar. Rose’un özel olarak önem verdiği konulardan biri, Adorno’nun düşüncesiyle üslubu arasındaki bağlantı ve şeyleşme tartışmasının diyalektik, bilim ve modernizm gibi alanlara kaydırılmasıyla ortaya çıkan sorunların içkin eleştiri düzleminde açımlanmasıdır.

Adorno’nun yazım tarzının meşakkati Rose’un devraldığı bir mirastır. Bu sebeple, düşünce ve sunum arasındaki bağlantı heterojen bir kaynaktır iki düşünür için. İlk olarak, farklı bilim dalları arasındaki ilişkinin bütünlüğünü zedeleyen modern akademik anlayışın bir eleştirisi olarak “yöntem, Adorno için fikirler ve metinlerin bileşimi arasındaki ilişki anlamına gelir”.[3] Böylece, empirik araştırmaların aracısı haline gelen düşünce reddedilir. İkinci olarak, negatif diyalektik açısından dış dünyanın gerçekliğini yansıttığı iddia edilen ifadeler çarpıktır ve toplumsal gerçekliği şeyleştiren bir biçime sahiptir. Böylece, farklı bir kavram seti oluşturma arayışı, Adorno’yu “düşüncenin üslupla ilişkisi” problemini gözden geçirmeye itmiştir. Adorno’nun eserlerinde yer alan “model, prizma ve not” biçimi birer strateji olarak anlaşılmalıdır. Yeri geldiğinde özne probleminin edilgen bir paragrafta sunuluşu, yeri geldiğinde bütün bu deneyimin “provokatif bir formülasyon” olarak açıklanması...[4]

Rose’un MM’de yer alan “Üslup Arayışı: Adorno; Kafka mı, Mann mı?” dersinin başlığı doğrudan Lukács’ın “Gerçekçiliğin Yanlış Anlaşılmasına Karşı” –veya daha ünlü ama yanlış bir başlığa sahip olan Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı– kitabındaki meşhur bölüme gönderme yapar: “Franz Kafka mı Thomas Mann mı?”[5] Rose’a göre Lukács içeriğe ve anlatıya bağlı olarak modernizmin teknik kullanımını amaç haline getirmesini eleştirirken, Adorno biçimin bir eleştiri olarak kullanılabileceğini ve özdeş hale gelemeyen toplumsal bütünlüğün üslup vesilesiyle yanılsamanın farkında olabileceğini düşünür. Adorno’nun Prismen: Kulturkritik und Gesellschaft’ta (“Prizmalar”) (1967) bulunan Kafka üzerine yazısında düşüncenin üslupla ilişkisi bu denemede ortaya çıkar. Adorno, “Kafka’nın metinlerinin, yerleşik okuma alışkanlıklarımızı ve anlam iletme usullerimizi sarsmak amacıyla nasıl yapılandırıldığını vurgular”.[6] Anlatının içeriği hiçliğin alanına ilerlerken geleneksel zaman anlatısını kırar, şeyler dünyasının dengesini bozar ve yeni bir biçim ortaya çıkarır.

Rose, Adorno ve Lukács ilişkisini oldukça kurcalar. Örneğin şöyle der: “Lukács’ın öğrencisi olarak onun dizinin dibinde yetişmiş olmasına rağmen, Adorno onu kendi silahlarıyla vurmaktan geri durmamıştı.”[7] Martin Jay yazısında bazı hataları düzeltir, ancak bu ifadeye dokunmamıştır. Bununla birlikte, bu ifadeyi dersteki bir geçiş veya hitabetin getirdiği kuvvet dışında anlamlandırmak güçtür. Resmî olarak Adorno ve Lukács arasında akademik bir ilişki yoktur. Adorno, Roman Kuramı ve Tarih ve Sınıf Bilinci’nin okurudur ve bu metinlere özel ilgi göstermiştir. Bununla birlikte, iki düşünür yüz yüze yalnızca bir kere gelmiştir ve Adorno’nun tanıklığına bakılacak olursa, o da pek iyi geçmemiştir:[8]

Viyana’da Marksist düşünür Georg Lukács ile hemen tartışmaya başladık... Bildiğiniz gibi, ona son derece saygı duyuyorum; kişisel açıdan üzerimde güçlü bir etki bıraktı, ancak zihinsel açıdan iletişim kurmak imkânsızdı; bu durum bana hemen hemen herkesten daha derin bir etki bırakan Georg Lukács söz konusu olduğunda özellikle üzücüdür.[9]

Ayrıca Rose, Lukács’ın modernist edebiyata “hasta” gibi kavramlarla yaklaştığını ve bir Marksist eleştirinin bu gibi biyolojik bir kullanıma başvurmaması gerektiğini vurgular: “Adorno’ya göre bu durum, ister modernist ister realist olsun, Lukács’ı üslubu gerçekliğin basit bir yansıtması olarak yorumlamaya ve modernist üslubu “yozlaşmış” ya da “hasta” gibi çeşitli biyolojik terimlerle betimlemeye yöneltmişti; oysa yapılması gereken, “bu üslubun sadece görünüşte değişmez olan zamandışı niteliğini incelemekti”.[10] Adorno’yu arkasına alan Rose’a hak vermek oldukça güç. Lukács, hastalık ve marazi ifadeleri kullanırken her zaman tarihsel düşünür; bir tarihsel materyalistten bekleneceği üzere. Modernist yazı iklimi Lukács’a göre bireyleri hasta olarak gösterir, tedavisi mümkün olmayan yarıklara yerleştirir ve bu anlamda birey ‘hasta’ temsiliyle sınırlandırılmıştır. Lukács, “Sanat: Sağlıklı mı Marazi mi?” yazısında şöyle der:

Her şeyden önce, hastalık ve sağlık kavramları burada esasen biyolojik değil, toplumsal ve tarihsel bir bakış açısıyla ele alınmaktadır. Bu bakış açısından, estetik alanında göz önünde bulundurulabilecek unsurlar haline gelirler.[11]

MM’nin Lukács’a –ve elbette Adorno’ya– verdiği önem realizm tartışmasının yanında şeyleşme tartışmasında belirir. Rose’a göre şeyleşme, kökeni açısından tespit edilemeyecek marazları içinde barındırdığı için öncelikle kavrama dair kaynak kirliliklerini belirlemek mecburidir. Bu kirliliğin iki kaynağı Lukács’ın Tarih ve Sınıf Bilinci ile Herbert Marcuse’nin Us ve Devrim eserleridir. İlk eser kaynağını Marx’ta bulurken, diğer eser okurlarını Hegel’e götürür. Rose’a göre şeyleşme, transandantal idealizmin merkezinde yer alır. Numen veya bir diğer ifadeyle kendinde şey ve fenomen arasında bir şeyleşme bulunur. Böylece, şeyleşme tartışması 20. yüzyılda Neo-Kantçı bir tartışma halini alır. Adorno ve Lukács, Rose’a göre, “Marx’ın meta fetişizminin dikkatli bir şekilde genelleştirilmesiyle Georg Simmel’in form felsefesini bir araya getirerek, Neo-Kantçı paradigmayı Marksist kültürel formlar sosyolojisine dahil etmiştir”.[12]

Rose’un bir diğer vurgusu ise MM’de görünür: “Frankfurt Okulu’nun, özellikle Lukács’tan itibaren, ‘şeyleşme’ dediği durum da budur; her ne kadar Marx bu terimi hiç kullanmamış olsa da, zamanla bu kavram onunla anılır hale gelmiştir.”[13] Rose ders esnasında Marx’ın şeyleşmeyi oldukça nadir bir şekilde kullandığını ihmal etmişe benziyor. Bunun dışında bir diğer ihtimal ise şeyleşme (reification/Verdinglichung), yabancılaşma (alienation/ Entfremdung) ve nesnelleşme (objectification/ Vergegenständlichung) arasındaki farkların çeviride görünmezleşmesidir. Ancak Rose’un hem “Kederli Bilim”de hem de MM’de çeviri hatası olarak işaret ettiği kavram fantazmagoridir, şeyleşme değil.

Şeyleşme, Marx’ın merkezî ifadelerinden değildir; hatta belki en iyi benzetme, Marx’ın bu kavramı ağzından kaçırdığı olacaktır. Ne Lukács’ın ne de Marcuse’nin devralacağı doğrudan bir şeyleşme tartışması Marx’ta bulunmaz. Rose, meta fetişizmi teorisinin Lukács’ta şeyleşme teorisine dönüştüğünü ifade eder.[14] Doğru ama eksik bir ifade olduğu vurgulanmalı. Lukács’ın şeyleşme çerçevesi, Marx’ın makine ve endüstrileşme süreçlerinden, Georg Simmel’in kültür ve form yaklaşımından, Max Weber’in rasyonelleşme teorisinden ve Hegel’in görünüş ve öz ayrımlarından da faydalanan, ‘senkretik’ bir yaklaşımı içerir. Rose, Frankfurt Okulu geleneğinin pek çok düşünürden beslendiğini söylese de, Lukács’ın şeyleşmeyi Marx’a sıkıştırdığını ima eder. Oysa en temeldeki sezgisi Lukács ve şeyleşme ilişkisi için de geçerlidir.

Ayrıca, Rose’un erken dönem düşüncesinin bir parçası sayılması gereken MM, Frankfurt Okulu geleneğini Adorno-Horkheimer merkezli okur. Rose şöyle der: “Ancak Freud’un, ‘Modern Avrupa Zihniyeti’ kapsamında okumuş olabileceğiniz Uygarlığın Huzursuzluğu gibi daha geç döneme ait ve doğrudan sosyolojik nitelik taşıyan eserlerine başvurmadılar.”[15] Oysa, ‘68’in üç M’sinden birisi olan Herbert Marcuse’nin Eros ve Uygarlık (1955) çalışmasının merkezinde tam da bu eser yer alır. Freud’un ‘çıkışsız’ uygarlık okumasına karşı çıkan Marcuse, insan dürtülerini toplumsallaştırır ve içgüdünün sabitliğini eleştirir: “İçgüdülerin değişkenliği, uygarlıktaki zihinsel aygıtların değişkenliğidir. Dış gerçeklik etkisi altında hayvani dürtü insan içgüdüsü haline gelir.”[16]

MM, –bilinçsizce– başlığı itibariyle bir tartışmanın yörüngesini sanata kırmış gibi görünür: Marshall Berman ve Perry Anderson arasında meydana gelen modernite ve devrim tartışmasının... Bu tartışmanın pek çok boyutu vardır ve MM açısından kurgulanacak noktalardan biri, modernitenin getirdiği yeniliklerin açımlanması ve eksikliklerinin gösterilmesidir. Berman’a göre modernite bir deneyimdir ve diyalektik olarak çift taraflıdır. Bu deneyim bir taraftan bireylere güç, tutku ve bir serüvene dahil olma kapasitesi sunar, ancak diğer taraftan sahip olduklarımızın her an geçip gideceği endişesini içerir. Bu geçicilik, eski dünyanın sabit ahlaki ve politik güçlerini ıskartaya çıkarır. İlk kısım kültürel modernleşme, ikinci kısım da sosyo-ekonomik modernleşme olarak adlandırılabilir. Anderson, Berman’ın modernizm analizinde ekonominin –özellikle sınıfların– güdük bir alan olarak kaldığını ifade eder:

Berman’ın yorumunda bu anlamda sınıflara neredeyse hiç yer verilmediği söylenebilir. Bunun tek kayda değer istisnası, burjuvazinin, Marx’ın Manifesto’da koyutladığı, serbest ticaretin mutlak hâkimiyetine uyum sağlamadaki başarısızlığına ilişkin değerlendirmedir.[17]

MM’ye geri dönülecek olursak, Rose bir anlamda bu ilişkiyi sanatla düşünür. Kapitalist modernizmin teknik imkânları bir tarafta, meta fetişizmi ve kültür endüstrisi diğer tarafta. Bir tarafta realizmin estetik deneyim yanında bilişsel bir kapasite tanıyan gücü, diğer yanda sanatı sadece içerik üzerinden değerlendirip politik güce eriştiğinde propagandaya yaklaşması. Bir tarafta romanın burjuva sınıfıyla ilişkisi, diğer tarafta burjuvanın olumsuz içeriğiyle üretim ilişkileri arasındaki tartışma. Ne olursa olsun, bastırılanın geri dönüşü olarak Rose’un realizm ve modernizm tartışması, Eleştirel Teori geleneğinin özgürleştirici bir işlev görmesine, empirik çalışmalarla sınırlı bir görüntüyü parçalamasına olanak tanır.

Sonuç olarak, Adorno üzerine ilk kitabına kıyasla daha anlaşılır ve açıklayıcı bir anlatım diline (egzoterik) sahip olan MM, estetik ve politika ilişkisini irdelemeyi temel amacı haline getirmiş olsa da, Frankfurt Okulu üzerine kendi zamanının terk ettiği bir sunumdan geri durmaz. Friedrich Nietzsche’nin bu gelenek üzerindeki etkisi ve teorik bir program olarak Karl Korsch ile Lukács vurgusu bu farklılıkların görünen yüzüdür. Ancak, H&A’nın magnum opus’u olarak nitelendirilen Aydınlanmanın Diyalektiği’nin “Antisemitizmin Öğeleri” bölümünü işlemesi, gelecek çalışmalarına ışık tutan vurgularından birini oluşturur. “Yahudilik ve Modernite” (1993) eserini postmodern akıl eleştirisine karşı cephe oluşturma edimi dışında düşünmek için tatmin edici bir yoldur bu. AD’yi bir faşizm teorisi olarak okuyan Rose, faşizmin ilerlemeci bir teknik kapasiteyi çarpıttığını, aksattığını reddeder ve dahası, tam aksine, faşizmi bu bütünlük içerisinde okuyarak teleolojik olmayan bir uğrak olarak düşünür:

Faşizm Almanya’nın toplumsal kurumlarındaki asimetriye özgü bir çözülme olarak görülemez; faşizm geç kapitalizmin mantığına bizzat içkindir.[18]

Zorlayıcı şu soruya verilecek cevap MM’den alınacak tadı veya zihinde bırakacağı lezzeti belirleyecektir: Rose’un yaşarken yayımladığı yazılarıyla MM arasındaki ciddi üslup farkı gözetilecek olursa, bu derslerin yayımlanması meşru mudur? Bir taraftan okuruna oldukça sınırlı taviz veren, dolayımları metin içinde serüven haline getiren ve biçimin dış dünyayı derdest edebileceği inancıyla dolu bir üslup, diğer taraftan art arda açıklamalarla metodolojik sunuşların bolluğu ve dolayıma duvarlar çizen pedagoji. Hatta ikincisini bile nükteli hale getirir elden geldiğince: “Aydınlanmanın Diyalektiği’ndeki bu bölümü okurken muhtemelen ‘Bunlar kitapta yazmıyor ki!’ diyeceksiniz”.[19] Bu açıdan, Adrian Wilding’in açıklaması önemlidir:

Örneğin, Hegel ve Adorno’nun öğrencilerinin (yayımlanmış kitaplarından çok daha açıklayıcı olan) notları olmasaydı, bu düşünürlere dair anlayışımız zayıflardı. Rose, kendi yayınlanmış kitaplarında, bu iki meşhur zorlu yazarın ortaya koyduğu performatif zorluğun üstesinden gelmiştir. [...] Okuyucunun artık bu sert üslup olmadan Rose ile karşılaşabilmesi, burada biçim hakkında ortaya koyduğu argümanlar göz önüne alındığında ironiktir, ancak bu dersler yine de –tıpkı Hegel ve Adorno’da olduğu gibi– büyük bir hazırlık değeri taşımaktadır.[20]

Cevap verecek kişiyi diken üstünde bırakan bu soruya rağmen, MM’nin konu başlıkları açısından dahi okurlarını aydınlattığını ve Frankfurt Okulu’nu normativite kavramına mahkûm etmemeyi sağladığı açıktır.

 

 

NOTLAR

[1] Eser MM olarak kısaltılacaktır.

[2] Martin Jay, “Sonsöz” içinde Marksist Modernizm, çev. Elis Şimşon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2026, s. 146.

[3] Gillian Rose, Melancholy Science: An Introduction to the Thought of Theodor W. Adorno, Verso, 2014, s. 16. Aksi belirtilmedikçe bütün çeviriler yazara aittir.

[4] a.g.e., s. 17.

[5] Lukács’ın kitabının gerçek başlığı Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı değildir. İngilizceye The Meaning of Contemporary Realism olarak çevrilen bu eserin başlığı Wider den missverstanenen Realismus (1958), yani “Gerçekçiliğin Yanlış Anlaşılmasına Karşı”dır. Bkz: Bartu Şanlı, “Lukács, 20. yüzyıl modernizmi ve Kafka” içinde, Birikim, Sayı 423, 2024, s. 34-40.

[6] Gillian Rose, Marksist Modernizm, çev. Elis Şimşon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2026, s. 130.

[7] a.g.e., s. 128.

[8] Tyrus Miller, Georg Lukács and Critical Theory, Edinburgh University Press, 2022, s. 5.

[9] Theodor W. Adorno to Alban ve Helene Berg, 21 Haziran 1925, içinde Adorno and Berg, Correspondence, 1925-1935, ed. Henri Lonitz, çev. Wieland Hoban, Polity, 2005, s. 9.

[10] Gillian Rose, Marksist Modernizm, çev. Elis Şimşon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2026, s. 128.

[11] Georg Lukács, “Sanat: Sağlıklı mı Marazi mi?”, çev. Bartu Şanlı, Terrabayt, (erişim  tarihi: 19.05.2026.) Çeviride düzeltme yapılmıştır. (B.Ş.)

[12] Gillian Rose, Hegel Contra Sociology, Verso, 2009, s. 32.

[13] Gillian Rose, Marksist Modernizm, çev. Elis Şimşon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2026, s. 33.

[14] a.g.e., s. 48.

[15] Gillian Rose, Marksist Modernizm, çev. Elis Şimşon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2026, s. 35.

[16] Herbert Marcuse, Eros and Civilizaton, Routledge, 2023, s. 10.

[17] Perry Anderson, “Marshall Berman: Modernite ve Devrim”, içinde Tarihten Siyasete Eleştiri Yazıları, çev. Simten Coşar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 58.

[18] Gillian Rose, Marksist Modernizm, çev. Elis Şimşon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2026, s. 92.

[19] a.g.e., s. 95.

[20] Adrian Wilding, “Gillian Rose, Marxist Modernism: Introductory Lectures on Frankfurt School Critical Theory”, Historical Materialism (erişim tarihi: 25.05.2026), 

Yazarın Tüm Yazıları
  • frankfurt okulu
  • Gillian Rose
  • Marksist Modernizm

Önceki Yazı

SANAT

Jest ve rastlantı

“Eviner’in yapıtında 'içten gelen jest' diye bir şeyin kımıltısını hissedebiliyorsak eğer; bunun en çıplak biçimde belirdiği an da, desenler kadar, belki daha çok, bunlara 'eşlik eden' şiirlerdir.”

ORHAN KOÇAK

Sonraki Yazı

SANAT

Reza Negarestani’nin Torture Concrete’i:

Protokol olarak soyutlama ve çağdaş sanat

“Negarestani için soyutlama, hakiki ve açık soyutlama, tam da zıddı sanılan somutlamayla iç içedir.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist