Agustina Bazterrica:
“Metinlerimde hiçbir fantezi unsuru yok.”
“Eserlerim çoğu zaman hemen büyülü gerçekçi olarak etiketleniyor. Büyülü gerçekçilik, gerçekdışı, tuhaf ya da düşsel olanı gündelik ve sıradan bir şeymiş gibi sunmaya dayanır; bence eserlerim ne gerçekdışı ne tuhaf ne de düşsel. ”
Agustina Bazterrica. Fotoğraf: Denise Giovaneli.
Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Çocukluğunuzda ya da gençlik yıllarınızda sizi yazmaya iten özel anlar veya etkiler var mıydı?
Hikâyem çok küçük yaşlarda, yazar olmanın ne anlama geldiğini henüz bilmediğim bir zamanda başladı. Okulda okuma-yazma öğrenir öğrenmez hikâyeler anlatma arzusu duydum. Annem yazım yanlışlarıyla dolu küçük paragraflar yazdığımı ve bunların okul panosunda sergilendiğini anlatır. Kısacası, yazma dürtüsü ve yazma ihtiyacı en başından beri benimleydi. Anneannemle annemin tutkulu birer okur olmalarının da beni derinden etkilediğini düşünüyorum. Anneannem yaşadığı şehirde Ekonomi okuyan ilk kadınlardan biri; fakültede yalnızca iki kadın öğrenci varmış, ve anneannem bu diploma sayesinde, çok genç yaşta dul kaldığında, dört çocuğunu tek başına geçindirebilmiş. Anneannemin İspanyolca, İngilizce ve Fransızca kitaplarla dolu geniş bir kütüphanesi vardı ve sık sık bir araya gelip edebiyat konuşurduk. Annem sosyolog ve tanıdığım en iyi okurlardan biri. Biz çocukken bize kitaplar okurdu, kardeşlerimin hepsi de bugün iyi birer okurdur. Hiç kuşkusuz, annem de, anneannem de benim hayatımda çok büyük bir etki bıraktı ve bırakmaya devam ediyor.
Distopik temalara yönelmenizin nedeni nedir? Toplumsal çöküşü ve ahlaki sınırların erozyonunu anlatırken sizi harekete geçiren kaygılar ya da ilhamlar neler?
Sanırım distopya beni seçiyor. Leziz Kadavralar’ı yazarken hiçbir zaman “bir distopya yazıyorum” diye düşünmedim. Bu terimlerle düşünmüyorum. Benim için her şey edebiyat; ne okuduklarımı kategorilere ayırıyorum ne de yazdıklarımı. İnsanlar distopya yazdığım için yalnızca distopya okuduğumu sanıyor ama ben çok sayıda deneme, şiir ve bu tür sınıflamalara girmeyen kurmaca metinler okuyorum. Fakat iki distopya yazmış ve bir üçüncüsü yoldayken, artık şunu kabul etmem gerekiyor: Beni asıl ilgilendiren, halihazırda pusuda bekleyen durumları mutlak uç noktaya kadar taşımak. Şiddetin farklı biçimlerini düşünmek; kapitalizmin ve ataerkil düzenin en uç şiddetinin nasıl işlediğini anlamak – sömürücü, istismarcı, yırtıcı ve acımasız bir şiddet bu. Flaubert’in dediği gibi, “Yanmış elimle ateşin doğası üzerine yazıyorum”. Sahip olduğum ayrıcalıklara rağmen ben de bu şiddetin içinden geçiyorum; bu yüzden onu düşünmek ve kitaplarımda onu ele almak istiyorum.
Leziz Kadavralar ve Değersizler’deki karanlık dünyalar nasıl şekillendi? Bu romanları yazarken önceliğiniz okuru sarsmak mıydı, yoksa düşünmeye sevk etmek mi?
Leziz Kadavralar
çev. Seda Ersavcı
Siren Yayınları
Haziran 2025
192 s.
Leziz Kadavralar fikri, romanı ithaf ettiğim kardeşim Gonzalo Bazterrica sayesinde ortaya çıktı; onun restoranında yaptığımız sohbetler sayesinde beslenme biçimimi değiştirdim. Gonzalo bir şef ve organik gıdalarla çalışıyor, ama her şeyden önce bilinçli beslenme üzerine derinlemesine çalışan biri. Bilinçli beslenme kavramı Hipokrat’ın şu sözünde özetlenebilir: “Besinler ilacınız, ilacınız besininiz olsun.” Yiyecekler bizi hasta da edebilir, iyileştirebilir de; bu yüzden Gon’la yaptığımız sohbetler ve bu konudaki kendi okumalarım sayesinde beslenme biçimimi yavaş yavaş değiştirdim ve bu sürecin bir parçası olarak et yemeyi bıraktım. Bunu yaptığımda düşünce biçimimde radikal bir paradigma değişimi yaşandı. Leonardo da Vinci et yiyenlerden “kadavra yiyiciler” diye söz eder ve ben et yemeyi bıraktığımda bu ifadenin kapsamını gerçekten kavradım. Aynı şekilde, bir kasapta hayvan kadavraları olduğu gibi insan kadavralarının da bulunabileceğini anladım. Biz hayvanız; biz etiz. İşte romanın ilk tohumu tam da burada ortaya çıktı: Etini yediğimiz bazı hayvanlar için yaptığımız gibi, insan eti tüketimini de olağanlaştırırsak ne olurdu?
Değersizler romanının ilk tohumu, 2018 yılında Peru’nun Cusco kentindeki kitap fuarı için yaptığım yolculuk sırasında atıldı. O ziyaretimde, önemli bir Cusco sanatı mirasına ev sahipliği yapan Santa Catalina Manastırı’na gittim. Özellikle, zengin giysiler içinde betimlenen, ateşli silahlarla donatılmış kanatlı savaşçılar olan arkebüzcü meleklerin ikonografisi ilgimi çekti; bunları üniversitede okurken incelemiştim (lisans eğitimimi Buenos Aires Üniversitesi’nde Sanat Tarihi üzerine yaptım). O gün manastırda neredeyse hiç turist yoktu ve mekânın rahibeler hâlâ orada yaşıyormuş gibi düzenlenmiş olması beni çok etkiledi. Bir salona girdiğimi ve dua eden bir rahibe gördüğümü hatırlıyorum; içim ürpermişti, tekinsiz bir hisse kapılmıştım, ta ki onun bir manken olduğunu fark edene kadar. İşte o anda, bir manastır üzerine bir şeyler yazma ve bunu Alman rahibelerin yönettiği okulda geçirdiğim dönemle birleştirme fikri zihnimden geçti.
Değersizler
çev. Seda Ersavcı
Siren Yayınları
Aralık 2025
132 s.
O okulda bize Katolik Tanrı inancı en az merhametli yüzüyle aşılanmıştı. Komşuyu sevme öğretisi vaaz ediliyordu, ama benim orada yaşadığım gerçeklik bambaşkaydı. İdeolojik yapı baskıcıydı; disiplin ve itaate dayanıyordu. Sürekli gözetim altında olduğun bir zihinsel ıstırap düzeni içinde eğitiliyorduk: İntikamcı bir Tanrı tarafından, sınıf arkadaşların, öğretmenlerin ya da rahibeler tarafından. Sürekli kuşku altındaydın, çünkü her an yeni bir günah işleyebilirdin. Bir tür hükümle, daha en baştan değersiz ilan edilirdin ve bu inanç doğrultusunda yargılanman gerekirdi. Her ne kadar sonunda yıkıma uğramış bir dünyada geçen bir tarikat üzerine yazmış olsam da, metnin temelinde bu tür bir Katoliklikle yaşadığım deneyim yatıyor.
Okurlara gelince; benim için öncelik her zaman o anda yazabileceğim en iyi romanı yazmaya çalışmak. Yazarken okurları düşünmüyorum; yalnızca şu soruyu soruyorum: “Bu, işe yarıyor mu?” Elbette kitabımın insanları düşündürmesini önemsiyorum ama hiçbir zaman herhangi bir düşünceyi ya da ideolojiyi dayatmak gibi bir niyet gütmüyorum.
Karakterlerinizin içsel dayanıklılığını yaratırken hangi unsurlar belirleyici oluyor? Değersizler’de kadın karakterler arasındaki küçük başkaldırı ve dayanışma anlarını nasıl inşa ettiniz?
Değersizler’de kendi deneyimlerimden yola çıktım. Romanda anlattığım kadar uç bir durumu birebir yaşamadıysam da, rahibelerin yönettiği okulda geçirdiğim yıllar öylesine sistematik bir şiddet deneyimiydi ki, zaman içinde kendimi yeniden inşa etmek ve yeniden düşünmek zorunda kaldım. Öncelikle şu ikiyüzlülüğü kavramam gerekti: “Komşunu kendin gibi sev” denirken, aynı anda “farklı olandan nefret et”, “yoksulu dışla”, “insanları yargıla”, “bastır”, “başka bir Tanrı’ya inanana saldır” da deniyordu.
Daha sonra, ataerkil sistemin Katolik Kilisesi’nin öğretilerinin ve yapısının çekirdeğini nasıl oluşturduğunu kavramam gerekti. Nitekim Hıristiyanlık tarihinde hiç kadın Papa olmuş mudur? Okulda bana itaat, sınıfçılık öğretildi ve hiçbir şeyi sorgulamamak telkin edildi. Bu yüzden Değersizler’in karakteri, benim de yapmak zorunda kaldığım gibi, içsel bir dönüşüm yolculuğuna çıkar. Bence Değersizler evrensel bir enerji olarak sevgi üzerine yazılmış bir kitap; sahip olduğumuz en önemli güç üzerine.
“BENİM İÇİN ASIL MESELE, OKURUN BELKİ DOĞRUDAN DENEYİMLEMEDİĞİ AMA VAR OLAN BAŞKA GERÇEKLİKLER ÜZERİNE DÜŞÜNMESİNİ SAĞLAMAK.”
Dinlere inanmıyorum ama bir gizemin, bir kaynağın, yaratıcı bir enerjinin –Tanrı ya da her ne ad verilirse verilsin– var olduğuna inanıyorum ve bunun sevgi olduğuna inanıyorum. Hepimizin (insanlar, hayvanlar ve doğa) bu enerjinin birer tezahürü olduğumuzu düşünüyorum; başkalarıyla (insanlarla, hayvanlarla ve doğayla) sevgi ve empatiyle bağ kurduğumuzda ise Tanrı’yla bağ kurmuş oluyoruz. İşte Değersizler’de ele aldığım bu.
Kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatırken okurda nasıl bir etki yaratmayı amaçlıyorsunuz? Rahatsızlık duymalarını mı, farkındalık kazanmalarını mı, yoksa her ikisini birden mi istiyorsunuz?
Her eserimde beni ilgilendiren şey, bir arayışı keşfetmek; beni doğrudan ilgilendiren bazı meseleler üzerine kurmaca aracılığıyla düşünmek. Bunlardan biri, tüm insanları etkileyen ataerkil sistem. Kuşkusuz, kadınlar ve azınlıklar bundan en çok etkilenenler, ama erkekler de etkileniyor. “Alfa erkek” rolüne sığabilmek için şiddet buyruklarını yerine getirmeye zorlanıyorlar; başka türlü var olma ve hissetme biçimlerini keşfetme imkânı bulamıyorlar.
Bu sistem sapkın, çünkü pek çok insan onu olağanlaştırıyor ve gerçekten kadınların daha az değerli olduğuna, bedenlerimizin birer çatışma alanı olduğuna, tıpkı Meksika’daki Ciudad Juárez’de sürekli yaşandığı gibi kolayca harcanabilir olduğumuza inanıyor. Orada binlerce kadın tecavüze uğruyor, öldürülüyor; bedenleri çöle atılıyor ve cezasızlık öylesine büyük ki, yapılan onca ihbara rağmen bu şiddet sürmeye devam ediyor.
Dolayısıyla benim için asıl mesele, okurun belki doğrudan deneyimlemediği ama var olan başka gerçeklikler üzerine düşünmesini sağlamak.
Metinlerinize sürrealizm ve büyülü gerçekçilik öğelerini nasıl dahil ediyorsunuz? Gerçek olanla düşsel olan arasındaki dengeyi gözetirken hangi unsurlar belirleyici oluyor?
Edebiyatımda büyülü gerçekçilik ya da sürrealizm olduğunu düşünmüyorum. Bana kalırsa bu kategorilerle ilgili bir sorun var. Latin Amerikalı olduğum için, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık ile bıraktığı etkinin sonucu olarak, eserlerim çoğu zaman hemen büyülü gerçekçi olarak etiketleniyor. Oysa Leziz Kadavralar bundan oldukça uzak. Büyülü gerçekçilik, gerçekdışı, tuhaf ya da düşsel olanı gündelik ve sıradan bir şeymiş gibi sunmaya dayanır; bense eserlerimin ne gerçekdışı ne tuhaf ne de düşsel olduğunu düşünüyorum. Yazdığım her şeyin gerçekleşmesi mümkün; metinlerimde hiçbir fantezi unsuru yok.
Aztekler gibi yamyam imparatorluklar var oldu ama Avrupalıların da kendi yamyamlık ritüelleri vardı ve yamyamlık, onu olağanlaştırmış bireyler ya da insan grupları içinde her zaman var oldu ve var olmaya da devam ediyor. Ayrıca toplumların, belirli paradigmaların seçilmiş ya da arzu edilen şeyler olduğuna inandırılacak şekilde manipüle edilebildiğini biliyoruz; dolayısıyla romanda ortaya koyduğum şeyin gerçekleşmesi olasılık dışı olsa da imkânsız değil.
Nitekim kitlesel düzeyde bu durum zaten sembolik olarak yaşanıyor; yoksa kapitalizm neden “vahşi” olarak nitelendirilsin? Çünkü bazı insanlar yırtıcıdır, bazılarıysa av haline getirilir; başka bir deyişle, bazı insanlar avlar, bazılarıysa avlanır.
Dünyayı yamyamca tüketen insanlar var: İnsanları, hayvanları ve doğayı. 1992-1995 yılları arasında Saraybosna’da yaşananlara bakın. Bazı milyonerler hafta sonları “insan safarisi” yapmak için oraya gidiyordu. Sokaktaki sivillere ateş açıyorlardı, çocukları ya da hamile kadınları öldürmenin ise ayrı bir bedeli vardı. Bunlar yaşandı, hiçbiri kurmaca değil.
Leziz Kadavralar’da yer alan insan safarisini yazdığımda, Saraybosna’daki bu olaylara dair haberler henüz gün yüzüne çıkmamıştı. Benim yaptığım bunu kurmaca haline getirmekti, zira Afrika’da da insanlar avlandı, çünkü insan, en uç düzeydeki zalimlikleri yapabilecek bir varlık.
Değersizler için de aynı durum söz konusu. Bir tanrı ya da ideal adına başkalarını istismar eden insanların her zaman var olduğunu ve var olmaya da devam edeceğini anlamak için tarikatlar üzerine çekilmiş herhangi bir belgeseli (çok fazla var) izlemek yeterli.
Kaynaklar tükendiğinde ve küresel bir çöküş yaşandığındaysa bu istismarlar çoğalır ve daha da şiddetlenir.
Okura karakterlerin hayatına yakınlaşma imkânı veren günlük ya da bulunmuş bir defter anlatısını tercih etme sebebiniz nedir?
Bazen anlatıcı sezgisel bir şekilde ortaya çıkar. Benim için sezgi, bütünsel düşünmektir; bütünsel olarak bu anlatıcının geliştiğini hissettiğimde onun üzerinde çalışmayı sürdürürüm. Bu yüzden rasyonel olarak planlanmış bir şey değildi. Şiirsel bir kayda sahip bu anlatıcı belirdi ve metne sorduğum ilk soru şuydu: “Neden kendini böyle ifade ediyor?” İşte o noktada düşündüm ki, bunun nedeni yazmasıydı; sözcükleri ve kitapları sevdiği için, daha işlenmiş ve şiirsel bir dille yazıyordu.
Birinci tekil şahısta konuşan ve gizli bir günlük tutan bir anlatıcının metnini yazmak başlı başına bir meydan okumadır; çünkü gerilimi korumak gerekir ve anlatıcı her zaman yaşanmış olanı yazar. Örneğin, “şu anda bana bir bıçak saplıyorlar” diye yazamaz; bu hiç inandırıcı olmazdı.
Ama bu anlatıcı, dilbilgisinin simgesel boyutuyla çalışmama imkân tanıdı. Mesela bazı cümleleri ya da sözcükleri üzerini çizerek siliyor; çünkü kendini bastırıyor ya da pişmanlık duyuyor, fakat bu silme eylemi aynı zamanda kendine yönelik bir tür öz-kıyımı simgeliyor. Parantezlerde de benzer bir durum söz konusu. Romanın başında çok sayıda parantez bulunuyor: Parantezler cümleleri ya da kelimeleri içine alıyor ve onlar da kapatılmış durumdalar. Sonra bir şey oluyor ve parantezler ortadan kalkıyor. Okurun bu soruları kendine sorması ilgimi çekiyor. Metinlerimi aktif okurlar için yazıyorum; örneğin romanda neden bu kadar çok çember olduğunu ve bunların neyi simgelediğini düşünsünler istiyorum. Bu romanda her şey, başka bir şeye işaret ediyor.
Betimlemeleriniz neden bu kadar sert ve çarpıcı? Okurun duygusal olarak etkilenmesini ve karakterlerin dünyasını ilk elden deneyimlemesini nasıl mümkün kılıyorsunuz?
Yazarken okurları düşünmüyorum. Elbette onlara çok değer veriyorum; bu yüzden okuma kulüplerine katılıyorum, son kitap imzalanana kadar saatlerce imza dağıtıyorum. Ama yazı sürecinde aklımda yalnızca zihnimdeki okur var; hepsinden daha talepkâr olan o okur.
“BU SAHNELERİ ŞOK ETKİSİ YARATMAK İÇİN YAZMIYORUM; ÇÜNKÜ YAZARKEN OKURU DÜŞÜNMÜYORUM. ÇOK ŞİDDETLİ SAHNELER VAR, ÇÜNKÜ İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYA BÖYLE. YAZDIĞIM HER ŞEY, TARİHİN BİR NOKTASINDA YAŞANDI. İNSAN ZULMÜNDEN BESLENİYORUM; İNSANIN NE KADAR UÇ ŞİDDET BİÇİMLERİNE VARABİLECEĞİNİ SORGULUYORUM.”
Çok ayrıntıcıyım, çünkü beni en çok kaygılandıran şey inandırıcılık. İnandırıcılıktan söz ederken kastettiğim şeyse gerçeğe birebir uygunluk değil.
Örneğin vampirler hakkında yazabilirim; ama asıl önemli olan, kafamda kurduğum kurmaca evrenin zihnimdeki okur için gerçek olması. Okurun, başından sonuna kadar hikâyenin gerçekten yaşandığına, karakterlerin gerçek olduğuna inanmasını isterim. Bunu başarmak çok fazla emek, yoğunlaşma, çalışma, araştırma, okuma ve düzeltme gerektiriyor.
Bu yüzden yavaş bir yazarım, çünkü yazarken her kelime önemlidir. Yanlış seçilmiş tek bir kelime bir romanı mahvedebilir. Ayrıca imgelerle yazarım: Mekânların kokusunu, yemeğin tadını betimlemenin olay örgüsü kadar önemli olduğu duyusal evrenler kurarım.
Toplumsal baskı ve dinî kontrol temalarıyla ne söylemek istiyorsunuz? Okurun zihninde kalmasını arzuladığınız temel fikir hangisi?
Kuşkusuz, ataerkillik, kapitalizm, şiddetin alabileceği farklı biçimler, sömürü, adaletsizlik, manipülasyon ve benzeri gibi beni derinden etkileyen ve kayıtsız kalamadığım temalar üzerine çalışıyorum. Ancak benim için asıl önemli olan, yanıtlar vermekten çok sorular üretmek. Mesaj taşıyan kitaplarla ilgilenmiyorum. Yazarken okurun zihnini fethetmek, onların benim gibi düşünmesini sağlamak istemiyorum. İstediğim şey, okurun düşünmesi, soru sorması, dünyaya başka bir bakış açısından bakabilmesi. Temelde, kitabın onlarda bir şey uyandırmasını istiyorum.
Karanlık sahneleri okurda şok etkisi yaratmak için mi yazıyorsunuz, yoksa daha derin bir amacı mı var? Şiddet ve baskı hikâyenin bütününde nasıl bir işleve sahip?
Bu sahneleri şok etkisi yaratmak için yazmıyorum; çünkü daha önce de söylediğim gibi, yazarken okuru düşünmüyorum. Çok şiddetli sahneler var, çünkü içinde yaşadığımız dünya böyle. Yazdığım her şey, tarihin bir noktasında yaşandı. İnsan zulmünden besleniyorum; insanın ne kadar uç şiddet biçimlerine varabileceğini sorguluyorum. Holokost’u düşünelim: Milyonlarca insanı insan altı varlıklar gibi öldürdüler ve bunu yasal bir zeminde, bir hükümet tarafından meşrulaştırarak yaptılar. Örneğin engizisyonu ele alalım: Binlerce kadına işkence ettiler, onları cadılıkla suçladılar ve diri diri yaktılar; bütün bunları Katolik Kilisesi’nin meşruiyetiyle yaptılar. Ülkemdeki askerî diktatörlüğü (1976-1983) düşünelim: İnsanları evlerinden kaçırdılar, işkence ettiler (bazı işkence biçimleri kurgulanamayacak kadar korkunç); kimilerini uçaklardan diri diri attılar, diğerlerini öldürdüler ve cesetlerini ortadan kaldırdılar. Bütün bunlar hükümetin emriyle gerçekleşti.
Ben yalnızca dünyamızda yaşanmış olan ve yaşanmaya devam eden şeyleri kurmacaya dönüştürüyorum.
Okur tepkilerini ne ölçüde izliyorsunuz? Yorumlar ve eleştiriler eserlerinizi değerlendirme biçiminiz üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
Kitaplarımla ilgili yaşadıkları deneyimleri anlatan okurlarla sık sık mesajlaşıyorum. Okuma isteksizliği yaşayan ve kitaplarımdan biri sayesinde tekrar okumaya başlayan insanlar oluyor; ya da örneğin, bir kadın bana Leziz Kadavralar kitabının 13 yaşındaki torunuyla bağ kurmasına yardımcı olduğunu söyledi. Ayrıca öğrencilerden de mesajlar alıyorum; kitabım üzerine çalıştıklarını veya daha önce okumayı sevmediklerini ama şimdi sevdiklerini söylüyorlar. Çok güzel şeyler oluyor. Eleştiri konusuna gelince, tamamen güvendiğim kişilerden gelen geri bildirimlere ve eleştirilere son derece açığım. Onlara “kilit okuyucularım” diyorum. Hem iyi okurlar hem de çok iyi yazarlar olan, metinlerimde neyin işe yaradığını neyin yaramadığını açıkça söyleyen kişiler bunlar. Bu geri bildirimler bana her zaman katkı sağlıyor, üzerinde çalıştığım taslağı önemli ölçüde geliştirmeme yardımcı oluyor. Buna karşılık, tanımadığım kişilerden gelen yorumları artık okumuyorum; çünkü bu kişilerin okuma geçmişlerini ya da değerlendirmelerini hangi bakış açısından yaptıklarını bilmiyorum.

Size çok somut bir örnek vereyim: Bir adam, günler boyunca yaptığı her paylaşımda ve yazdığı her yorumda Değersizler’i yerden yere vurdu ve sürekli adımı anarak onu görmezden gelmemi imkânsız hale getirdi. Bu kadar yoğun ve ısrarlı bir nefret dikkatimi çekti; profiline baktığımda bu kişinin açıkça homofobik olduğunu gördüm. Oysa Değersizler kuir bir roman.
Sonuç şu: Kitabın iyi olup olmaması o kişi için önemli değil; asıl mesele, LGBTQI+ topluluğuna duyduğu nefret nedeniyle kitabı yok etmek istemesi.
Kitaplarınızın filme ya da diziye uyarlanmasını ister misiniz? Böyle bir uyarlamanın hikâyeyi daha güçlü kılacağını düşünüyor musunuz?
Evet, bu olasılık beni çok heyecanlandırıyor. Değersizler’in sinema uyarlaması için sözleşme imzalanmak üzere. Görsel-işitsel bir eserin kitapla birebir aynı olmasını beklememek gerektiğini her zaman düşünüyorum; çünkü bu, farklı bir sanat diliyle üretilmiş, bambaşka olanaklara sahip, ayrı bir eser. Çok iyi sonuç verebilir ve kitabın daha fazla okuyucuya ulaşmasına yardımcı olabilir, ama sonuç vermeyebilir de. Risk almak ve sürecin akmasına izin vermek gerekiyor.
Leziz Kadavralar için ise filme uyarlama konusunda yüzü aşkın teklif aldık. 2018 yılında haklarını Meksikalı bir yapım şirketine verdik; hakları yenilediler, ancak sonunda projeyi hayata geçirmemeye karar verdiler. Hakların süresinin dolması ve yeniden satabilmem için bir yıl beklemem gerekiyor.
Metinleriniz feminist ya da eko-feminist bir mercekten okunduğunda neler öne çıkıyor? Bu perspektiften bakıldığında, kadın karakterlerin direnişi ve toplumsal eleştiri nasıl yorumlanabilir?
Okuma çizgileri dayatmayı tercih etmiyorum; her okurun kendi düşüncesini kurmasını önemsiyorum. Kimi okurlar Değersizler’i eko-feminist bir kitap olarak okurken, kimileri onu başka bir bakış açısından değerlendiriyor. Her halükârda eko-feminist perspektif benim için önemli; çünkü beni ilgilendiren feminizm, patriyarkanın kapitalizmin bir sonucu olduğunu kavrayan ve kapitalizmin kaynaklara, doğaya ve çevreyle kurulan bağa yönelik olarak teşvik ettiği yağmacı ve sömürücü zihniyetin kadınlara ve azınlıklara da yansıdığını gören feminizmdir. Değersizler’de üzerinde çalıştığım ve beni ilgilendiren eko-feminizm, ötekinin (insanların, hayvanların ve doğanın) bir tehdit değil, yaşamın dokusunun ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eden bir bolluk zihniyeti önerir. Bu bakış açısına göre tüm varlıklar arasında bağlantı, empati, özen ve işbirliği vardır.
Yakında hayata geçireceğiniz projeler veya üzerinde çalıştığınız yeni temalar var mı? Okurların merakla bekleyebileceği, gelecekteki çalışmalarınıza dair ipuçları verebilir misiniz?
Şu sıralar başka bir distopya romanı yazıyorum; yarısına gelmiş durumdayım. Şunu söyleyebilirim ki, bu roman Leziz Kadavralar ve Değersizler’den çok farklı. Olaylar Buenos Aires’te geçiyor ve anlatım bütünüyle sözel bir kayda sahip. Karakterler yaşadığım şehir olan Buenos Aires’te konuştuğumuz gibi konuşuyorlar. Bolca küfür, argo ve Arjantin ikonlarına göndermeler var. Bu roman bir gün çevrilirse, çevirmenlerin epey başı ağrıyacak.
Bence bu kitap şehrime yazılmış bir aşk mektubu; dostluk üzerine, Arjantinli olmanın ne anlama geldiğini sorgulayan ve “vatan” kavramını ele alan bir roman. Diğer iki romandaki şiddeti ve karanlığı ise barındırmıyor.
Okurlarınıza iletmek istediğiniz en önemli mesaj nedir? Son olarak, okurlarınızın eserlerinizden hangi temel fikri veya duyguyu edinmesini istiyorsunuz?
Lütfen okumayı bırakmasınlar. Kitaplar, iki yüz yıl önce yaşamış insanlarla ya da asla tanışmayacağımız, bambaşka kültürlerde yaşayan kişilerle sessiz sohbetler etmemizi sağlayan büyülü kapılardır. Okumak dünyaya bakışınızı genişletir, paradigmaları sorgulatır, eğlendirir, düşündürür, öğretir ve insanın asla sıkılmamasını sağlar. Umarım benim kitaplarım da okurlarda buna benzer bir etki yaratır.
Çeviren: SEDA ERSAVCI
Önceki Yazı
Sınıfsal, mekânsal ve kültürel süreklilikler içinden
Aleviliği yeniden okumak
“Alevilik coğrafi tecride, merkezî devletin devletin vergi/asker baskısına ve üretim ilişkilerinin dayattığı zorunluluklara karşı geliştirilmiş, 'dinsel paralellikler'le 'senkretizm' üzerinden inşa edilmiş, tarihsel bir hayatta kalma stratejisidir.”
Sonraki Yazı
Murat Üstübal’la Ücra’ça üzerine:
“Yola devam edenler şiiri güncelleyenler değil, dönüştürenler olacak!”
“Ücra bir tavır, belki de bir hareketti ama ondan da önce bir arayıştı. Aslında biz dergideki şiirlerin yol göstericiliğinde gitmek istiyorduk. Dolayısıyla başta yol muğlak görünüyordu...”