“Babamın Tütünü”nde arzu, utanç ve politik şiddet:

Yangını miras almak

Tûtina Bavệ Min

HAMİT BAYDU

Lîs Yayınevi
2021
80 sayfa

11 Haziran 2026

ERGÜN GEZİCİ

“Babamın Tütünü” ilk bakışta bir çocuğun bisiklet isteği ve bu isteği çeşitli sebeplerle erteleyen bir babanın öyküsü gibi okunabilir. Bir bakıma öyledir de; o denli basit. Fakat öykü ilerledikçe bisikletin yalnızca bir çocuk oyuncağı, tütünün de yalnızca ekonomik bir ürün olmadığı anlaşılır. Tütünün satışına bağlanan farklı arzuların kısır döngüsünde baba, tütün satılınca çocuğuna –öykünün anlatıcısı– bisiklet alacağını vaat eder. Bir baba, bir çocuk, satılmayı bekleyen tütün ve alınacağı söylenen bir bisiklet… Alelade, gündelik bir vaattir bu. Bisiklet çocuğun dünyasında görünür olma, sevilme, Asya’nın bakışında eksilmemiş görünme, Soro’yla eşitlenme arzusunun nesnesine dönüşür. Tütün ise babanın ev, mülk, erkeklik, itibar, dinî otorite ve politik konumlanışla örülü dünyasının maddi karşılığına denk düşer.

Bu nedenle öyküdeki asıl çatışma yalnızca “bisiklet alınacak mı, alınmayacak mı?” sorusuna indirgenemez. Daha derinde, çocuğun kırılgan arzusuyla babanın sert ve ağır dünyası karşı karşıya gelir. Çocuk bisiklet ister; baba tütünden, evden, itibardan söz eder. Çocuk, Asya’nın bakışını düşünür; baba, Asya’nın babası ve kendisinin ortağı olan muhtarla birlikte hesap yapar. Çocuk köy meydanında Soro’nun çevresinde toplanan çocuklara bakar; baba, tüm sermayesini ortaya koyarak ortağının ambarında tuttuğu tütününü düşünür. Çocuk için dünya bakışlardan, kıskançlıktan, utanmaktan ve arzulamaktan oluşur. Baba içinse dünya maldan, itaatten, düşmandan ve suçtan oluşur. Öykünün gücü, bu iki dünyanın birbirine değdiği yerde ortaya çıkar. Çünkü çocuğun arzusu babanın dünyasında ertelenmekle kalmaz; aşağılanır, terbiye edilmek istenir, susturulur. Masum bir çocuk isteği olarak başlayan bisiklet arzusu, köyün savaşla gündelikleşmiş politik atmosferinden ve yetişkinlerin kırık dökük korku dilinden geçerek yangına varır. Çocuk köyün politik dilini bütünüyle anlamaz fakat o dilin şiddetini, suçlama biçimini ve utancını miras alır.

Hamit
Baydu

Bu mirasın ilk kırılma noktalarından biri, babanın çocuklar tarafından “topal imam” diye anılmasıdır. Çocuk bu hakarete karşı başta babasını savunur. Dayısının oğlu Soro’yla ve öteki çocuklarla kavga eder. Babasının topallığına yönelen alay, çocuğun kendi bedenine yönelmiş gibi, onda bir utanç ve öfke yaratır. Fakat öykünün sonunda, babasının topal ayağıyla koşuşunu ‒perde arkasından‒ izlediğinde, baştaki savunma duygusu bertaraf olur. İmgeleştirilen “her adım attığında başı havaya kalkıyordu” ifadesi, özdeşimin yerine geçen alayı gösterir. Diğer bir deyişle, başta savunulan baba, finalde alaycı bakışın nesnesine dönüşür. Bu dönüşüm, öykünün en acı taraflarından biridir. Çocuğun babaya duyduğu öfke bir yana, babayı görme biçimi değişir. Baba, çocuğun gözünde kutsal, korunması gereken, dışarıya karşı savunulacak bir figür olmaktan çıkar. Onun yerine, aşağılanabilir, incitilebilir, hatta ölmesi istenebilir bir figüre evrilir. Şehirde bozuk ve paslı bisikletlerin yarattığı hayal kırıklığı içinde çocuğun “babamın ölmesini istedim” diyebilmesi, bu bakış kırılmasının en belirgin halidir. Bu cümle, sevginin utançla zedelendiğine işarettir.

Bisiklet bu noktada yalnızca sahip olunacak bir nesne değildir. Soro’nun bisikleti köy meydanında bir gösteri aracıdır. Ceviz ağacının çevresinde dönüp duran Soro, çocukların ve özellikle Asya’nın bakışını kendine toplar. Bisiklet onu merkeze yerleştirir. Özne ise kenarda kalır, ağacın altında çubuklarla oyalanır, bakmıyormuş gibi yapar. Bisiklet, çocuklar arasındaki hiyerarşiyi kuran, küçük ama etkili bir iktidar nesnesine dönüşür. Bu esnada şehir yolculuğu öykünün kritik bir eşiğidir, çünkü dönüş, muktedirliğe kapı açacak bir ihtimaldir. Yolculuğun henüz başında çocuğun dolmuşta babasının dizinde oturması, onun sıcak göğsüne sokulması, güvenin yeniden tesis edilmesiyle ilgilidir. Aşağılanmaya rağmen çocuk hâlâ babasını sevmektedir. Vaadin gerçekleşeceğine inanmak istemektedir. Kötü sözlerinden pişmanlık duymaya da başlar. Bisiklet alınırsa, babayla çocuk arasındaki kırık bağ onarılacak gibidir. Bisiklet yalnızca Asya’nın ilgisini ya da Soro’ya karşı bir zafer kazanmayı değil, babayla çocuk arasındaki restorasyon ihtimalini de taşır.

Bununla birlikte, baba onu bisiklet satın alınacak bir dükkâna değil, eski, paslı ve kırık dökük bisikletlerin birkaç tur için kiralandığı bir yere götürür. Üstelik, çocuğun önüne üç tekerlekli bir bisiklet bırakılır. İşte bu an, vaadin ve anlamının tümüyle çöktüğü andır. Baba sözünü tutmuş gibi davranır. Çocuk için bu bir yerine getirme değil, vaadin aşağılayıcı bir taklididir. O bisiklet istemiştir; baba ona birkaç tur ve ‘çocuklaştırıcı’ bir üç tekerlek sunmuştur. Arzu burada parodiye dönüşür. Ahmed’in deyişiyle, “Utanç bir duygu olarak tanık gerektirir”[1] ve öznenin yalnızlığında duyumsadığı utanç bile aslında başkasına ait bir görünüştür. Utanç bir anlamda bakışlarla, nesnelerle, bedenlerle ve başkalarının huzurunda eksik görünme korkusuyla kurulur. Çocuk bisikleti yalnızca sürmek için istemez; Asya’nın bakışında Soro’dan eksik görünmemek için ister. Onun arzusu hareket ve aynı zamanda tanınma arzusudur. Bisiklet, çocuğun dünyasında Asya’nın bakışını, Soro’nun üstünlüğünü, babanın vaadini ve kendi eksikliğini üzerinde toplayan, duygusal bir düğüme dönüşür. Bu düğüm katmanlaşarak utancı büyütür.

Baba bu duygusal düğümü göremez. Onun için bisiklet, çocuğun aklını başından alan bir hevestir. Çocuğun isteği babanın gözünde neredeyse ahlaki bir kusur gibi görünür. “Senin yaşındakiler Kur’an’ı hatmetti, sen hâlâ elifbadasın” diyerek çocuğun arzusunu bir eksiklikle bastırır. Burada baba yalnızca ekonomik gücü elinde tutan kişi değildir; aynı zamanda çocuğun bedenini, dilini ve arzusunu hizaya sokmaya çalışan bir disiplin figürüdür. Disiplinin her daim itaat üretmeyişi, bazen daha derine gömülen bir öfkeyi, daha karanlık bir direnci, daha sessiz bir intikamı üretebilir. Nitekim öyküde babanın çocuğuna attığı tokat, zorla bisiklete bindirmek istemesi, sözüne itibar etmeme tahakkümü çocuğun iç dünyasına hükmedemez. Çocuğun susuşu teslimiyeti yansıtmaz. Özellikle şehirde atılması istenen bisiklet turu sekansında, bu suskunluk bir tür ölü ağırlığına dönüşür. Baba çocuğunu bisikletin üzerine oturtur ama bisiklet sürmesini sağlayamaz. Çocuk “ölü gibi” kalır. Arzusu öldürülmüştür. Bedeninin hareketsizliği aynı zamanda babanın otoritesine karşı isyandır. Babanın tokadı bu reddi kırmaya çalışır. Bu imge öykünün en güçlü imgelerinden biridir. Çünkü çocuk hareket için istediği nesnenin üzerinde hareketsizleşir. Bisiklet ona hareket katmaz; kaskatı kesilmesine neden olur. Arzu akışa değil, taş kesilmeye dönüşür. Baba bedeni zorlar ama çocuğun içindeki kırılmayı onaramaz. O andan sonra dönüşüm başlar. Çocuk eve geri dönerken artık babasının yanında değil, babasına karşıdır.

Öykünün diğer yarığı ise babanın otoriteyle kurduğu temastadır. Dolmuşu durduran askerlerin yarattığı tedirginliği gideren denge olarak öne çıkar. Her kesimden insan onun arkasında namaz kılmaktadır; birleştirici ve güven vericidir. Bir askerin gülerek babanın sırtına elini koyması ve dolmuşun yoluna devam etmesine dair verilen kısa sahne, babanın yalnızca ev içi bir otorite olmadığını gösterir. Baba imamdır, bu yüzden köyde saygındır; muhtarla ortaklık kurabilir, askerle konuşabilir. Onun otoritesi dinî, ekonomik, eril ve politik alanlara yayılmıştır. Çocuk bu alanların tümünü kavrayamaz ama babanın bazı kapıları açabilen, bazı güçlerle konuşabilen biri olduğunu sezer. Bu sezgi anneye yönelen öfke cümlelerinde biraz daha belirginleşir. Çocuk öteki odadadır; babanın sesi annesinin üzerinden ona kesik kesik ulaşır. Ahırın yanmasından annenin ailesi sorumlu tutulur. Açgözlülük ve suç ortaklığı yaftasına maruz bırakılan aile için “neden korucu olmadıkları” suçlayıcı bir tonla sorulur. Onların varlığı “talebeler”in köyün çevresine gelmesine, onlara ekmek ve su verilmesine ve ahırın yakılmasına neden olmaktadır. Bu bölüm, öykünün aile içi gerilimini bir anda köyün militarize edilmiş politik alanına aralar.

Babanın, “Neden korucu olmuyorlar?” sorusu da bu nedenle basit bir sitem değildir. Bu soru köydeki politik sınırı çizer. Korucu olmak devletle kurulan belirli bir sadakat ilişkisine yerleşmek demektir; olmamak ise babanın nezdinde suç ortaklığıdır. Annenin ailesi artık yalnızca akraba değil, babanın gözünde köyün huzurunu bozan, talebelere ekmek ve su veren, ahırın yanmasında payı olan bir karşı-taraftır. Anne bu suçlama karşısında çok zayıf, korkulu ve kesik bir karşı-ses çıkarır. Köylülerin yalan söylediğini, ailesinin böyle bir yapmayacağını anlatmak ister ve ardından “Askerler…” kelimesi çıkar ağzından. Öykü burada iki politik anlatıyı yan yana koyar. Baba suçu annenin ailesine, korucu olmamalarına ve talebelere bağlar. Anne ise korkarak askerleri işaret eder. Ama metin bu iki anlatıdan birini doğrulamaz. Yangının faili belirsizdir. Bu belirsizlik öykünün politik gücünü artırır. Çünkü köydeki şiddet yalnızca yaşanan bir olay değil, aynı zamanda sürekli dolaşan bir suçlama biçimidir.

Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’nde[2] sözünü ettiği “kaslarda biriken saldırganlık” söylemi, analojik biçimde öyküde kendini gösterir. Ateşe taşınan öfke doğrudan politik bir bilincin değil, bedende biriken aşağılanmanın ve gerilimin dışavurumu olarak okunabilir. Fanon’da şiddet yalnızca dışsal bir baskı değildir; bedenlere, sinirlere, bakışlara, rüyalara ve gündelik yaşama sızan bir atmosferdir. “Babamın Tütünü”  de şiddeti yalnızca askerî kontrol noktasında ya da yakılmış ahırda göstermez. Şiddet babanın sözünde, annenin korkusunda, çocuğun tokatlanışında, Soro’nun alayında, Asya’nın bakışında, köyün dilinde ve sonunda çocuğun ateşinde dolaşır. Çocuk politik dili anlamamakla beraber o dilin gerilimini bedeninde taşır. Finalde tütünü ateşe vermesi bilinçli, programlı, politik bir eylem değildir ama politik şiddetin ev içinden, utançtan ve çocukça bir kırılmadan geçerek nasıl yeniden üretilebildiğini gösteren emaredir.

Bu noktada öykünün trajedisi şudur: Çocuk babasına karşı çıkarken bile babanın dünyasından aldığı şiddet dilini kullanır. Daha önce baba yangının failini annenin ailesinde, erk karşıtlığında aramıştır; oysa şimdi çocuk yeni bir yangının gizli faili olur. Böylece çocuğun eylemi babanın politik hayal gücünü kırmak yerine, onun suçlama düzeninin içine yerleşme tehlikesi taşır. Baba muhtemelen yine dışarıda bir düşman arayacaktır. Oysa bu kez yangın evin içinden, aşağılanmış çocuğun karanlığından gelmiştir. Basit bir intikamdan ziyade, yangın başkalaşarak yer edinen kinin eyleme geçmiş halidir. Çocuk tütünü yakar, çünkü tütün babanın dünyasının merkezidir. Tütün çocuğun bisiklet arzusunu rehin alan şeydir. Çocuk tütünü yakarken yalnızca ekonomik bir ürünü değil; babanın sözünü, vaadini, otoritesini, erkekler arasındaki ortaklığını ve kendi arzusunu sürekli erteleyen düzeni hedef alır.

Sonunda geriye üç görüngü kalır: Alınmayan bisiklet, yanan tütün ve topal ayağıyla karanlığa koşan baba. Bunlar öykünün başat evrenini sarih kılar. Bisiklet çocuğun görünür olma arzusudur; tütün babanın mülk ve iktidar dünyası; yangına koşan topal baba ise hem kaybeden otoriteyi hem de çocuğun artık geri dönülemez biçimde değişen bakışıdır. Çocuk babasını değil, babanın dünyasını yakmak istemiştir. Babanın topal ayağıyla koşmasına ve her adımda başının havaya kalkmasına yönelik bir nevi ironik bakış, öyküyü başlangıçtaki hakaret cümlesine geri bağlar. Çocuk artık babasını dışarıdaki çocukların alay ettiği yerden görür. Başta babasının topallığını savunan çocuk, sonda babasının topallığını kendi gizli bakışında tekrar eder. Bu yalnızca babanın düşüşü değil, çocuğun da masum bakışını kaybetmesidir. Yangın çocuğun içindeki babaya dair eski imgeyi yakar. Babamın Tütünü  bu yüzden yalnızca yoksulluğun, baba şiddetinin ya da çocukça kıskançlığın öyküsü değildir. Bu öykü, politik şiddetin, ötekiyle başlayan kıskançlığın bir çocuğun iç dünyasına nasıl sızdığını; arzunun nasıl ertelenerek utanca, utancın nasıl kine, kinin de nasıl yangına dönüştüğünü gösterir.

 

 

 

[1] Sara Ahmed, The Cultural Politics of Emotion, 2. baskı, Edinburgh University Press, 2014, s. 105.

[2] Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer. İletişim Yayınları, İstanbul, 2024, s. 55.