Octavia Butler’ın Yakın’ı:

Bugüne sızan geçmiş

Yakın

OCTAVIA BUTLER

İthaki Yayınları
Mart 2019
384 sayfa

çev. Emek Ergün

29 Ocak 2026

CANSU CİVELEK

Edebiyatta bilimkurgu özellikle takip ettiğim bir kategori olmasa da ben de elbette her ciddi okuyucu gibi pek çok eser okudum; fakat Octavia E. Butler’la tanışmam uzun zaman aldı. Bunun bir sebebi beyaz ve erkek egemenliğinin sadece bilimkurgunun temalarını değil hangi yazarların görünür, hangilerinin merkezde yer alacağını belirlemesidir demek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada Türkiye’nin edebiyat ve çeviri coğrafyasını da özellikle eleştirmek isterim; zira bazı yazarların kitapları defalarca çevrilerek farklı yayınevleri tarafından yayın piyasasında yer buluyorken 1979’da yayımlanan Yakın’ın (Kindred) ancak kırk yıl sonra, 2019 yılında Emek Ergün tarafından dilimize kazandırılması tesadüf değildir. Bu noktada çevirmenin kitaba yazdığı önsöze dönerek Audre Lorde’un Sister Outsider (Bahisdışı Kız Kardeş) (1984, s. 43) adlı eserinden yaptığı başlangıç alıntısına bir göz atalım:

Kadınların sözleri çığlık çığlığa duyulmayı beklerken, o sözleri arayıp bulmaya, okumaya, paylaşmaya ve kendi hayatlarımıza uyup uymadıklarını sorgulamaya dair bir sorumluluğumuz olduğunu hepimiz bilmeliyiz. Bize dayatılmış ve çoğu zaman kendimizinmişçesine kabullendiğimiz ayırıcı safsataların arkasına saklanamayız.

İşte tam bu yüzden Emek Ergün, Yakın’ı çevirmesinin birinci nedenini “kitabı okur okumaz, Octavia Butler’ın çığlık çığlığa bağıran sözünün Türkçede de duyulması, paylaşılması ve kendimizle ilişkilendirilerek sorgulanması gerektiğine ikna olmamdır” şeklinde açıklıyor. Kendisine Yakın’ı bize kazandırdığı ve kadınların çığlığını biraz da duyulur hale getirdiği için teşekkürü borç bilmeliyiz.

Benzer şekilde 1976’da yayımlanan ilk kitabı Örüntücüler Dörtlemesi (Patternist series) 2023’te ve ilk kitabı 1987’de yayımlanan Lilith’in Dölü  üçlemesi (Lilith’s Brood) Türkiye edebiyat dünyasına girmeyi ancak 2022’de başarıyor. Belki de bu yüzden, onu geç keşfetmiş olmak yalnızca benim bireysel gecikmemi değil kolektif bir okuma alışkanlığının sonucunu da gösterir.

1947’de Kaliforniya’da doğan ve ilk kadın siyahi bilimkurgu yazarı ve aynı zamanda lezbiyen feminist olan Butler, yazarlık kariyeri boyunca bilimkurguyu tarih, iktidar, ırkçılık ve tahakküm ilişkileri üzerine düşünmenin bir aracı olarak kullandı. Butler’ın uzun yıllar bilimkurgu türünün kıyısında tutulması taşıdığı kimliklerin anlattıklarının rahatsız edici açıklığıyla ilişkilendirilerek açıklanabilir. Böylece hangi yazarların ve hikâyelerin önemli kabul edildiği, hangilerinin görmezden gelindiği ya da ertelendiği açıklık kazanmış olur.

Butler’ın bilimkurgu edebiyatına radikal ve dönüştürücü bir katkısı olmuştur. Butler’ın kadın ve siyahi kimliği bilimkurgunun uzun süre teknolojik fantezilere dayalı hayal gücüne yaslanan; cinsiyeti, bedeni ve tarihi çoğu zaman tali unsurlar olarak gören anlatı evrenine bambaşka bir boyut getirir. Bu nedenle Butler, türün sınırlarını genişleten bir yazar olmanın ötesinde, bu sınırların kime ait olduğunu sorgulayan da bir yazardır. Kimlerin hayal kurma hakkına sahip olduğu, kimlerin hikâyelerinin evrensel sayıldığı ve hangi deneyimlerin bilimkurgu için fazla kıymetli bulunduğu sorularını gündeme getirir.

Butler’ın en çok satan kitaplarından biri olan Yakın’ın kurgusunda uzay yolculukları, garip yaratıklar, efsunlu dünyalar bulunmaz. Böylelikle kitap, bilimkurgunun kaçış vaat eden dünyalarına hiç yer verilmeden de bilimkurgu yazılabileceğini kanıtlar. Kitaptaki tek bilimkurgu unsuru zaman yolculuğudur. Diğer her şey fazlasıyla tanıdık, fazlasıyla tarihsel ve fazlasıyla gerçektir. Kaçınılmaz yüzleşmeleri anlatan Yakın’ın merkezinde kadın bedeni vardır, ırkçılık vardır, kölelik vardır, hafıza vardır ve hâlâ her gün tüm şiddetine alabildiğine maruz kaldığımız beyaz adamın, erkin gücü vardır. Yakın’da bilimkurgu geleceğin ihtişamlı bir tasviri olmaktan çıkar; geçmişin bastırılmış yükleriyle hesaplaşmanın bir aracına dönüşür. Butler bilimkurguyu geleceği hayal etmek için değil, bugünün kökenlerine bakmak için kullanır. Yakın’da yaptığı şey, okuru bilinmeyene taşımak değil; aksine fazlasıyla bilinen, ama yüzleşmekten kaçınılan bir tarihin içine zorla geri götürmektir.

Kitabın ana karakteri Dana, 1970’lerin Los Angeles’ında yaşayan siyahi bir kadındır. Dana hiçbir kontrolü olmaksızın1976’daki doğum gününde aniden on dokuzuncu yüzyılın başlarına, köleliğin hüküm sürdüğü Maryland’e savrulur. Geri dönmeyi başarsa da zaman sıçramaları devam eder fakat sıçramalar rastlantısal değildir. Atalarından biri olan Rufus adındaki sahibinin hayatı ne zaman tehlikeye girse bir şekilde Dana’yı yanına çağırır. Böylece Dana kendi varlığının devamı ile kendisine ve atalarına zulmeden bir düzenin sürmesi arasındaki etik açmaza hapsolur.

Octavia Butler

Yine Butler’da gördüğümüz ve bilimkurgu istisnası diyebileceğimiz özellik, Yakın’da zaman yolculuğunun ayrıcalık ya da macera olmamasıdır. Aksine geçmişe yönelik zamansal sıçramalar zorunlu ve travmatik bir deneyim olarak kurulur ve Dana her dönüşte biraz daha yaralanır; bedeni geçmişin şiddetini bugüne taşır. Butler, köleliği yalnızca fiziksel baskı üzerinden değil, itaat, korku, hayatta kalma ve direniş stratejileri üzerinden anlatır. Dana’nın yaşadığı çatışma, yalnızca tarihsel bir tanıklık değil, aynı zamanda bugünün siyah bedeninin geçmişle kurması gereken ilişkinin de bir alegorisidir. Çünkü geçmiş günümüzün bedeninde yaşamaya devam eder. Bu anlamda Yakın okuru rahatlatan değil rahatsız eden, kaçış vaat etmeyen, yüzleşmeyi dayatan bir romandır.

Kitabın ismine bakarsak: Kindred “benzer” ya da “akraba” anlamına gelir. Bu açıdan bakıldığında Türkçeye Yakın olarak çevrilen başlık, birincil anlamda mekânsal ya da zamansal bir yakınlıktan ziyade bir benzerliğe ve ilişkiselliğe işaret eder. Peki nedir bu ilişkisellik? Öncelikle, Butler’ın romanında geçmiş geride kalmış değildir. Bugüne sızan, onunla akraba, ilişkisel bir şiddet biçimi olarak varlığını sürdürür. Dana’nın yaşadıkları, köleliğin geride bırakılmış tarihsel bir sayfadeğil bugünkü eşitsizliklerin, tahakküm ilişkilerinin, etnik hiyerarşilerin ve cinsiyet ilişkilerinin kurucu unsurlarından biri olduğunu hatırlatır. Ayrıca bu akrabalık yalnızca tarihsel değildir; romanın merkezindeki Dana ile Rufus arasındaki zorunlu bağ da başlığın işaret ettiği ilişkiselliği derinleştirir. Dana’nın şimdiki zamanda varlığını sürdürebilmesi onu baskılayan geçmiş düzenin ve bu düzenin temsilcisi Rufus’un hayatta kalmasına bağlıdır. Butler böylece okuru, geçmişle kurulan bağın ne kadar istem dışı, ne kadar kaçınılmaz ve ne kadar yaralayıcı olabileceğiyle yüzleştirir. Son olarak, Yakın tam da bu nedenle, geçmişin geride kaldığını değil; hâlâ yanı başımızda, hatta içimizde dolaştığını anlatan, yani uzakları yakın eden süreci anlatan, son derece isabetli bir başlıktır.

Yakın, okuru geçmişe bakmaya değil geçmişle bağını fark etmeye, onunla kurulan teması ve onunla hesaplaşmayı zorlamaya davet eden bir romandır. Romanın asıl başarısı bence burada yatar: Butler zaman yolculuğunu mesafe koymakya da mesafe katetmek için değil geçmiş ile gelecek arasındaki mesafeyi bilinçli olarak ortadan kaldırmak için kullanır.

Böylesi değerli eserler okuyunca insan hem heyecanlanıyor hem de duygulanıyor. Çok daha büyük bir okuyucu kitlesine ulaşması, hatta ve hatta okulların ilgili bölümlerinde okutulması gerektiğini düşünüyorum. Yakın, benim de kendi ders listeme eklediğim kitaplardan birisi oldu.