• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Liberal faşizm,

bir oksimoronun sonu

“Daha otuz küsur yıl önce birbirlerinin panzehri olarak görülen piyasa serbestisiyle otoriter siyaset, bugün aynı siyasi projede yan yana gelebiliyor. 'Liberal faşizm' kavramını ciddiye almamızı gerektiren tarihsel dönüşüm de tam olarak bu.” 

Elon Musk'ın, Trump'ın yemin töreni kutlamaları sırasında çekilen ve Nazi selamını andırdığı için eleştirilen pozundan kolaj. Ocak 2025, Washington DC.

BARIŞ ÖZKUL

@e-posta

DENEME

3 Eylül 2026

PAYLAŞ

Bundan otuz beş-kırk yıl önce “liberal faşizm” diye bir kavram ortaya atılsaydı, büyük ihtimalle ilk iş, kavramın kendisiyle alay edilirdi. Liberalizmle faşizmi yan yana getirmek, birbirini dışlayan iki siyasi geleneği (bir tarafta bireysel haklar, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk ve serbest piyasa; öbür tarafta lider kültü, hiyerarşi, politik zorbalık, militarizm ve şiddet) zorla aynı kavramın çatısı altında toplamak gibi görülürdü. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989’la Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 arasındaki iki yılda ise böyle bir kavram herhalde tarihdışı kabul edilirdi. Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi, dönemin bütün düşünsel iklimini tek başına açıklamasa da, o iklimin kendinden menkul özgüvenini ve zafer duygusunu kusursuz biçimde özetliyordu: Büyük ideolojik çatışmalar devri sona ermiş; piyasa ekonomisiyle liberal demokrasi, tarih sahnesinde rakipsiz kalmıştı. Küreselleşme sermayeyi, malları, fikirleri ve insanları dolaşıma sokacak; serbest piyasa orta sınıfları büyütecek; büyüyen orta sınıflar demokrasi talep edecek; demokrasi de eninde sonunda dünyayı daha özgür ve barışçıl kılacaktı.

Francis Fukuyama

Bugün bu beklentilerin gerçekleşmediğini, hatta kimi durumlarda öngörülenin tam tersi sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Piyasaların kamu denetiminden olabildiğince muaf tutulması, siyasi özgürlüğün alanını kendiliğinden genişletmedi. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, sendikaların zayıflatılması, emeğin güvencesizleşmesi, ekonominin finansallaşması, sosyal devletin daraltılması ve rekabet mantığının hayatın giderek daha fazla kompartmanına nüfuz etmesi; daha özgür ve eşitlikçi bir toplum yaratmak yerine, kazananlarla kaybedenler arasındaki mesafeyi, sınıflar arasındaki uçurumu iyice derinleştirdi. Bu dönüşümle birlikte, kurumların ne amaçlarla ve kimin lehine kullanılacağına ilişkin öncelikler de değişti. Sosyal hakları güvence altına alan ve piyasanın işleyişini sınırlayan devlet kurumları zayıflarken; özel mülkiyeti, ticari anlaşmaları, piyasa ilişkilerini, ulusal sınırları, güvenliği ve finansal istikrarı önceleyen otoriter devlet aygıtları daha da güçlendi.

* * *

Neoliberal düzenin toplumsal vaatleriyle somut gerçekliği arasındaki mesafenin ilkin 2008 krizinde bütün çıplaklığıyla açığa çıktığı söylenebilir. Milyonlarca insana “piyasa disiplini” adı altında kemer sıkma reçeteleri dayatan devletler, finans sistemi çökme noktasına geldiğinde bankaları kurtarmak için olağanüstü kaynakları seferber ettiler ve böylece piyasanın “kuralları”nın herkes için aynı şekilde geçerli olmadığı görülmüş oldu. 2008 sonrasında gitgide güçlenen sağ popülizmi, göçmen karşıtlığını, siyasi-kültürel “elitler”e duyulan hıncı ve güçlü lider arzusunu yalnızca bir ekonomik krize indirgemek kuşkusuz mümkün değil. Ama neoliberal düzenin ekonomik vaatleriyle siyasi meşruiyeti arasındaki bağın 2008 krizinden sonra ciddi biçimde aşındığı da yadsınamaz. Daha otuz küsur yıl önce birbirlerinin panzehri olarak görülen piyasa serbestisiyle otoriter siyaset, bugün artık aynı siyasi projede yan yana gelebiliyorlar. “Liberal faşizm” kavramını ciddiye almamızı gerektiren tarihsel dönüşüm de tam olarak bu.

* * *

Slavoj Žižek’in farklı ülkeler ve güncel olaylar üzerine denemelerinden oluşan Liberal Faşizmler’ini[1] bu dönüşümü kavramsallaştırmaya yönelik kışkırtıcı bir girişim olarak okumak mümkün. Žižek, liberalizmle faşizmin özdeş olduğunu öne sürmek yerine, liberalizmin belirli bir versiyonunun; özgürlüğü toplumsal yükümlülüklerden, kamusal denetimden ve kolektif sınırlamalardan mümkün olduğunca muaf olmak şeklinde tanımlayan liberteryen damarın otoriter siyasetle pekâlâ bağdaşabildiğini savunuyor ve faşizmin liberal bir maske takmasından çok, belirli bir liberal özgürlük anlayışının kendi otoriter sonuçlarına doğru ilerlediği bir tarihsel dönüşümden söz ediyor. Karşımızda liberalizm kılığına girmiş, klasik bir faşizmden ziyade, muktedirlerin önündeki engelleri kaldırmayı özgürlüğün ölçüsü haline getiren bir liberalizmin kendi içinde taşıdığı otoriter eğilimler var.

Slavoj Žižek
Liberal Faşizmler
çev. Barış Özkul
İletişim Yayınları
Eylül 2026
224 s.

Öte yandan, liberalizmin otoriter-faşizan potansiyellerinden söz etmek, liberal geleneğin tamamen bu eğilime indirgenebileceği anlamına gelmiyor. Locke’tan Mill’e uzanan klasik liberal gelenek, özel mülkiyetin devlet müdahalesine ve bireysel ihlallere karşı korunmasını savunan bir anlayıştan ibaret değildi. Hukukun evrenselliği, iktidarın keyfiliğinin sınırlandırılması, vicdan ve ifade özgürlüğü gibi, bugün de vazgeçilmez sayılması gereken kazanımların önemli bir bölümü bu geleneğin içinde biçimlendi. Ayrıca Mill gibi düşünürler bireysel özgürlüğü insani yetilerin gelişmesi ve toplumsal ilerleme fikriyle birlikte tasavvur ettiler. Ne var ki, 20. yüzyılın son çeyreğinde giderek baskın hale gelen neoliberal ve liberteryen yorum, özgürlüğün bu daha geniş toplumsal içeriğini daraltarak onu çoğu zaman “piyasa aktörü”nün önüne konmuş engellerin kaldırılmasıyla özdeşleştirdi. Adil vergilendirmeden sendikal haklara, çevre düzenlemelerinden çalışma hayatını düzenleyen yasalara kadar pek çok sosyal tedbir, piyasanın işleyişine ve bireysel özgürlüğe yönelik müdahaleler olarak sunulmaya başlandı. Böylece klasik liberalizmin “herkes için özgürlük” vaadi, maddi imkânları eşit olmayan aktörlerin piyasada rekabet etmekte “özgür” olması fikrine indirgenirken; güçlünün daha serbest ve pervasız, zayıfın ise daha bağımlı ve muhtaç hale gelmesini normalleştiren bir liberal dil yaygınlaştı.

* * *

Bütün bunlar, bugün “liberal demokrasi” kavramını da yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Yukarıda değindiğimiz gibi, Soğuk Savaş sırasında –ve hemen ertesinde– liberalizmle demokrasinin doğal ve ayrılmaz bir çift olduğu düşüncesi büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilmişti: Piyasanın serbestleşmesi siyasi çoğulculuğu, siyasi çoğulculuk da bireysel özgürlükleri güçlendirecekti. Ama bugün bu iki unsur arasında otomatik bir bağ olmadığını biliyoruz. Piyasa aktörlerine daha geniş bir hareket alanı tanınması, yurttaşların siyasi karar alma süreçleri üzerindeki etkisini artırmadı. Aksine, ekonomik kararlar demokratik tartışmanın konusu olmaktan çıkarılıp “teknik zorunluluklar” olarak sunuldukça, siyasetin alanı daraldı ve yurttaşların ortak karar alma süreçlerine müdahil olma imkânı zayıfladı. Bu açıdan, günümüzün otoriterleşme eğilimini liberal demokrasinin iki temel unsurunun birbirinden ayrışması olarak da yorumlamak mümkün: Bir yandan ekonomide ve siyasette sermaye ve mülk sahiplerinin hareket alanı genişlerken, öte yandan yurttaşların demokratik karar alma süreçlerine katılımı ve siyasi iktidarı etkileme kapasitesi giderek zayıflıyor. “Liberal faşizm” terkibinin rahatsız edici biçimde anlamlı hale gelmesi de tam olarak bu paradoksa işaret etmesinden kaynaklanıyor.

* * *

Max Horkheimer

Žižek kitabın daha ilk sayfalarında Horkheimer’ın 1939 tarihli ünlü sözünü hatırlatıyor: “Kapitalizmden söz etmek istemeyenler, faşizm konusunda da susmalılar.” Başka deyişle, faşizmi onu doğuran ekonomik ve toplumsal koşullardan bağımsız bir siyasi olgu olarak ele almak mümkün değildir. Bu görüşe erken dönem Marksizm içindeki faşizm analizlerinde sık sık rastlanır: Örneğin Clara Zetkin, 1920’lerde faşizmin yalnızca sermayenin yukarıdan dayattığı bir baskı düzeni olmadığını, yoksullaşmış ve politik adresini şaşırmış geniş kesimleri peşinden sürükleyebilen bir kitle hareketi olduğunu özellikle vurgulamıştır.

Clara Zetkin

Dimitrov’la özdeşleşen ve faşizmi “finans kapitalin en gerici unsurlarının açık terörist diktatörlüğü” olarak tanımlayan formülse, faşizmin sermaye düzeninden bağımsız olmadığını hatırlatmakla birlikte, onun kitlesel tabanını, ırkçılığını, beslendiği küçük burjuva hıncını, aşağılanma ve statü kaybı duygularını açıklamakta yetersiz kalır. Bununla birlikte, Marksist düşünce epey erken tarihlerde meselenin vahametini kavramış ve şu temel soruları sormuştur: Kapitalizmin krizleri neden kendiliğinden eşitlikçi ya da dayanışmacı bir siyasete yol açmıyor? Güvencesizlik, statü kaybı ve toplumsal çözülme hangi koşullarda otoriter siyasetin hammaddesine dönüşüyor? Žižek, Liberal Faşizmler’de bu temel sorulara günümüz koşullarında; finansın, dijital teknolojilerin ve büyük şirketlerin ağırlığının gitgide arttığı bir kapitalist düzende yanıt arıyor.

* * *

Tarihte faşizmin yükselişi kadar yeni sağ hareketleri anlamak açısından da son derece önemli olan bu sorular çerçevesinde bakıldığında, ekonomik güvencesizlik ve toplumsal çözülme bugün de kendiliğinden eşitlikçi ya da dayanışmacı bir siyasete yol açmıyor; aksine, birçok durumda otoriter ve dışlayıcı siyasetlerin güçlenmesine zemin hazırlıyor. Yeni sağın ideolojik yakıtı olan ırkçılık, milliyetçilik, patriyarka, dinî muhafazakârlık ya da imparatorluk nostaljisi neoliberalizmle ortaya çıkmış olgular değil elbette.

Margaret
Thatcher 

Neoliberalizmin marifeti, bunları icat etmekten çok, yeniden etkili hale gelebilecekleri toplumsal zemini adım adım genişletmek oldu. 1980’lerden itibaren işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik gibi sorunların yapısal nedenleri geri plana itilirken, bireyin kendi kaderinden büyük ölçüde kendisinin sorumlu olduğu fikri öne çıktı. İşini kaybetmek, borçlanmak, yoksullaşmak ya da toplumsal statüsünü yitirmek, ekonomi politikaları ve sınıfsal ilişkilerden ziyade, giderek bireylerin kendi tercihleri, becerileri ve “uyum kapasiteleri” üzerinden açıklanmaya başlandı. Bu koşullarda, ekonomik başarısızlık ve yoksulluk da bireysel yetersizliğin bir göstergesi haline geldi. Neoliberalizm bu anlamda piyasaların işleyişini değiştirmekle kalmayıp, toplumsal sorunların hangi dil içinde kavranacağını da belirledi. Margaret Thatcher’ın sosyal devlet karşıtlığının mottosu olan, “Toplum diye bir şey yoktur” sözü, kolektif sorumluluk fikrini askıya alan bu dönüşümün siyasi antropolojisiydi.

* * *

Bugün neoliberalizmin aşındırdığı maddi dayanışma biçimlerini yeniden inşa etmeden, onların yerine kuvvetli bir aidiyet duygusu sunabilen sağ siyasetlerin yükselişine tanık oluyoruz. Ekonomide kendi kaderinden sorumlu tutulan bireye, siyasi ve kültürel alanda güçlü bir “biz”e ait olduğu söyleniyor ve bu “biz”, ulus, din, aile ve “karizmatik” lider etrafında şekillenen, muhafazakâr bir aidiyet duygusuna dayandırılıyor. Güvencesizlik ve statü kaybından doğan hoşnutsuzluksa göçmenlere, azınlıklara, feministlere, entelektüellere ya da “küresel/kozmopolit elitler”e yöneltiliyor. Bu bakımdan, neoliberalizmin bireyci diliyle popülist sağın kolektivist dili ilk bakışta karşıt görünseler de, aynı siyasi düzen içinde birbirlerini besleyebiliyorlar. İlki, bireye, “başarından da, başarısızlığından da sen sorumlusun” derken; ikincisi, uğradığı kayıpların sorumlusu olarak ona birtakım düşmanlar gösteriyor. Böylece maddi dayanışmanın yerini muhafazakâr grup aidiyeti, toplumsal hak talebinin yeriniyse kültürel hınç alıyor.

* * *

Bu noktada, yeni sağın (otoriter neoliberalizmin) faaliyet tarzıyla tarihsel faşizmin toplumsal hoşnutsuzluğu siyasallaştırma tarzı arasındaki benzerlikten de bahsetmek gerekir. Bu ikisi arasında birebir özdeşlik kurmak gerekmese de, aralarında bir akrabalık olduğu kesin: Her ikisi de toplumsal ve sınıfsal çatışmaları ortadan kaldırmak yerine, çatışmalardan doğan öfkeyi çeşitli hedeflere kanalize edebiliyor. Ayrıca, rekabeti toplumsal hayatın doğal ilkesi saymaları bakımından da ortaklaşıyorlar: Neoliberal düşüncede bireyler ve şirketler sürekli rekabet halindeki aktörler olarak tasavvur edilirken; faşist siyaset de aynı rekabet mantığını uluslar, devletler ve medeniyetler arasındaki ilişkilere uyguluyor. Trump’ın “Önce Amerika” sloganında karşılık bulan bu siyasi tahayyül, ortak kurallar ve karşılıklı yükümlülüklere dayalı bir uluslararası düzenden ziyade, her aktörün kendi çıkarını mümkün olduğunca azamileştirmeye çalıştığı bir pazarlık mantığını esas alıyor ve bu mantık doğrultusunda, piyasa ilişkilerine özgü rekabet fikrini uluslararası siyasetin temel ilkelerinden birine dönüştürüyor. Güçlü olanın daha fazla hak iddia edebildiği bu anlayış çerçevesinde, bir taraftan piyasanın işleyişini ve sermayenin hareket serbestisini sınırlayan düzenlemeler özgürlüğe müdahale sayılırken; öte taraftan özel şirketlerin devletlerin güvenlik, gözetim ve istihbarat faaliyetlerine giderek daha fazla entegre olması normalleştiriliyor.

Donald Trump ve onun "Silikon Vadisi'ndeki gölgesi" olarak nitelenen Peter Thiel.

Žižek’in kitapta özellikle üzerinde durduğu Peter Thiel, bu “entegrasyon”un çarpıcı örneklerinden biri. Thiel bir yandan vergilendirmeyi, küresel mali denetimi ve teknoloji şirketlerine ilişkin yasal düzenlemeleri bireysel “özgürlüğe” yönelik tehditler olarak görürken; öte yandan, kurucularından olduğu Palantir, askerî güvenlik ve istihbarat kurumlarıyla işbirliği yapan bir veri şirketi olarak faaliyet gösteriyor. Şirketin İsrail’le geliştirdiği işbirliği ve Gazze’deki savaş sırasında İsrail ordusunun operasyonel kapasitesini destekleyen teknolojiler sağlaması, yeni nesil teknoloji şirketleriyle devletler arasındaki ortaklığın güncel bir örneği. Devletin ekonomik ve toplumsal alandaki müdahalesini özgürlüğe tehdit sayan bu anlayış, devletin güvenlik ve gözetim aygıtlarının özel şirketler eliyle güçlendirilmesinde herhangi bir sorun görmüyor.

* * *

İllüstrasyon:
Chelsea
Saunders

Özellikle savaş sanayiinde (“askerî-endüstriyel” komplekste) iyice simbiyotik bir hal alan bu ortaklık, “tekno-feodalizm” tartışmasının da basit bir terminoloji meselesinden ibaret olmadığını gösteriyor. Dijital platformların kapitalist üretim tarzının yerine büsbütün yeni bir üretim tarzını ikame ettiklerini söylemek için henüz erken olabilir; “feodalizm” benzetmesi bu açıdan tartışılabilir elbette. Ama teknoloji şirketlerinin “iktidar”ında niteliksel bir değişimin yaşandığı da açık. Zira Google, Amazon, Meta, X ya da Palantir gibi şirketler yalnızca mal ve hizmet üretmekle kalmayıp; insanların haber alma, alışveriş yapma, çalışma, ilişki kurma, hatta siyaset yapma tarzlarını biçimlendiren altyapıları da denetliyorlar ve ekonomik güçle toplumsal etkileşimin koşullarını belirleme kapasitesinin aynı elde toplanması, kapitalizmin alışıldık tarihsel işleyişine pek benzemeyen bir iktidar biçimi yaratıyor: Bireyler “özgürce” seçim yaptıklarını düşünürken; karşılarına hangi seçeneklerin çıkacağını, hangilerinin görünür, hangilerinin görünmez olacağını bu şirketlere ait algoritmalar –feodal bir çitleme mantığıyla– belirliyor. Yine kapitalizmin tarihinde pek rastlanmadık bir başka paradoks olarak, Thiel gibi figürlerin şahsında radikal bir piyasa özgürlüğü savunusuyla sınır ve kural tanımaz bir gözetim kapasitesi birleşebiliyor.

* * *

Sözkonusu paradoksun dünya siyasetindeki en önde gelen temsilcisiyse Donald Trump. Trump’ın destekçilerine vaatleri, vergi indirimi, izolasyonizm ya da göçmen karşıtlığından ibaret değil. Bütün bunlara herhangi bir kurala veya sınıra tabi olmamayı başlı başına bir güç gösterisi gibi sunan bir siyaset tarzı eşlik ediyor. Bürokrasi, diplomatik teamüller, politik doğruculuk, kurumların tanımlanmış yetki alanları ve bazen de hukukun ‒yasal mevzuatların‒ kendisi, Trump tarafından muktedirin hareket alanını daraltan, gereksiz engeller gibi sunuluyor. Bu bakımdan, onun kabalığı, tutarsızlığı, yerleşik normları çiğnemesi, bir gün söylediğini ertesi gün inkâr etmesi ya da bir müttefikini herkesin önünde aşağılaması kişisel bir mizaç sorunu olarak görülemez. Trump kitlelere gayet açık bir mesaj veriyor: Gerçek güç, kendini bağlayan kuralları değiştirebilme gücüdür. Hesap vermeyen, özür dilemeyen, geri adım attığında bile bunu yenilgi olarak kabul etmeyen bir efendi konumu bu. Liberal faşizmin duygusal çekirdeğinde, kuralların başkaları için geçerli olduğu bir dünyada sınır ihlaline duyulan hayranlık var.

* * *

Kitabın “sınır kaybı”yla ilgili bölümlerinde Žižek’in de işaret ettiği gibi, modern toplumsal hayat yalnızca yasalarla ve kurallarla ayakta durmaz. İnsanların birbirlerinden hukuken talep edemeyecekleri, ama birlikte yaşayabilmenin koşulu olarak gözetmeleri beklenen ölçü, nezaket, karşısındakini dinleme, insan onuruna saygı gösterme ve belirli sınırları aşmama gibi davranışlardan oluşan, geniş bir yazılı olmayan kurallar alanı vardır. Hukukun bu alanın tamamını düzenlemesi ne mümkündür ne de böyle bir şey arzu edilirdir. Toplumsal hayatın önemli bir bölümü, insanların herhangi bir açık yaptırım olmaksızın davranışlarını sınırlamasına dayanır. Norbert Elias’ın Uygarlık Süreci’nde[2] uzun tarihsel bir dönüşüm olarak tarif ettiği üzere; toplumsal ilişkiler karmaşıklaşıp karşılıklı bağımlılık ağları genişledikçe, bireylerin davranışlarını başkalarının tepkilerini hesaba katarak denetleme zorunluğu da giderek artmıştır. Dışarıdan uygulanan baskının ve yasakların bir bölümü zamanla özdenetim yetisi olarak içselleştirilmiş; öfkenin, saldırganlığın, bedensel dürtülerin ve başkalarını küçük düşürebilecek davranışların dizginlenmesi hukuki yaptırıma uğrama korkusunun ötesine geçip; utanma, mahcubiyet ve nezaket gibi medeniyet ölçütlerine bağlanmıştır. Yani “medenileşme”, bir anlamda insanların birbirlerine bağımlı hale geldikleri ölçüde davranışlarını daha sıkı biçimde denetlemek zorunda kalmalarıyla gerçekleşmiştir.

Bugün Trump’ın siyaset tarzının aşındırdığı şeylerden biri tam da bu medeniyet, özdenetim ve sınır fikri. Yazılı olmayan sınırları “ikiyüzlülük”, “politik doğruculuk” ya da güçsüzlük alameti sayarak itibarsızlaştırmak; başkalarının uymak zorunda olduğu sınırlara uymamayı, özgürlüğün kanıtı gibi sunmak; sınır tanımamayı sahicilik ve kudret yerine koymak; Trump’ın liderliğiyle zirveye ulaşan medeniyet kaybının ve buna eşlik eden “sınır tanımaz” siyasi ethosun semptomları.

Slavoj Žižek

Trump’ın 2005 yılında kadınlardan söz ederken kullandığı, “Yıldız olduğunuzda her şeyi yapabilirsiniz” cümlesi, bu anlayışın neredeyse kusursuz bir özeti. Burada kadınlara yönelik hoyrat bir tavrın ötesinde, cinsel ya da siyasi iktidarı kurallara bağlı kalmama ayrıcalığı olarak gören, daha genel bir zihniyet söz konusu. 2005’te kişisel bir sapkınlık alameti olarak görülebilecek bu zihniyet, bugün hemen yerde (ekonomide, siyasette, uluslararası ilişkilerde) karşımıza çıkıyor: Yeterince güçlüysen vergi ödemeyebilirsin; şirketin yeterince büyükse yasal düzenlemelerden muaf tutulabilirsin; ordun yeterince güçlüyse uluslararası anlaşmaları işine geldiği müddetçe bağlayıcı kabul edebilirsin, vb. Trump gibi liderlerin dünyasında, “özgürlük” herkes için geçerli, ortak kurallarla yaşanacak bir şey olmaktansa, güçlünün sınır tanımama ayrıcalığını ifade ediyor ve ekonomik serbestiyle siyasi tahakküm, “bana sınır koyamazsın” jestinde buluşuyor.

* * *

Kuşkusuz, liberal uluslararası düzen tarihte hiçbir zaman kendi ilke ve kurallarıyla tam bir uyum içinde olmadı; insan hakları söylemi darbelerle, işgallerle, sömürü savaşlarıyla ve büyük devletlerin çifte standartlarıyla yan yana varlığını sürdürdü. Yine de, geçmişte bu ilke ve kurallara bağlılık en azından söylem ve meşruiyet düzeyinde önemsenir; hükümetler kendi eylemlerini evrensel hukuk, insan hakları ve ortak normlara referansla gerekçelendirme ihtiyacı duyardı ve bunlar dünyanın büyük bir bölümünde siyasetçilerin hesaba katmak zorunda olduğu bir normatif zemin yaratırdı. Şimdiyse bağlayıcı normların kendisi saflığın, güçsüzlüğün ya da lüzumsuz bir ahlakçılığın göstergesi olarak küçümsenebiliyor. Bu açıdan “liberal faşizm” kavramı, özgürlüğün eşitlikten, kamusal sorumluluktan ve ortak kurallardan soyutlandığında nasıl güçlünün ayrıcalığına dönüşebileceğine dair bir uyarı olarak da anlamlı.

Donald Trump'ın ikinci başkanlık dönemi yemin töreninde çekilmiş ünlü fotoğrafta yer alan "tekno-oligarşi"nin önde gelen isimleri: (Soldan sağa), Facebook, Instagram ve WhatsApp CEO'su Mark Zuckerberg, Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, Google ve Alphabet CEO'su Sundar Pichai; Tesla, SpaceX ve Twitter'ın sahibi Elon Musk. ABD Kongre binası, Ocak 2025.

Öte yandan, kavramın neyi açıklarken neyi açıklamakta yetersiz kaldığını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Trump Amerika’sını, Modi Hindistan’ını, Putin Rusya’sını ve başka otoriter kapitalist rejimleri tek bir faşizm kategorisi altında toplamak; aralarındaki tarihsel, kurumsal ve ideolojik farkları silikleştirme tehlikesi taşıyabilir. Bu yüzden, “liberal faşizm”i bir rejim tipinden çok, daha önce birbirine karşıt kabul edilen eğilimlerin günümüz siyasetinde nasıl yan yana gelebildiğini anlamaya yarayan bir teşhis kavramı olarak düşünmek daha isabetli olabilir. Bugün piyasa serbestisini savunmak, güçlü bir güvenlik devleti talebiyle; radikal bireycilik, milliyetçi kimlik siyasetiyle; teknolojik fütürizm ise dinî ve toplumsal muhafazakârlıkla pekâlâ bir arada varolabiliyor. Kavramın analitik değeri, ilk bakışta uyumsuz görünen bu unsurların günümüz sağında aynı siyasi program içinde nasıl eklemlenebildiğini göstermesinde yatıyor.

* * *

Farklı farklı eğilimlerin tarihte pek rastlanmadık biçimlerde aynı siyasi hareket içinde bir araya gelebilmesi, aynı zamanda yeni sağa verilecek cevabın eski liberal normların savunusuna indirgenemeyeceğini de gösteriyor. 1990’ların liberal merkezine geri dönüş bugün inandırıcı bir siyasi hedef olmaktan uzak. Çünkü o merkezin üzerinde yükseldiği toplumsal ve maddi koşullar büyük ölçüde aşındı. Barınma, sağlık, eğitim, ücretler, emeklilik ve iş güvencesi gibi alanlarda insanların hayatlarını öngörülebilir kılan güvenceler zayıflamışken, onlardan kurumlara ve geleneksel siyasi normlara yeniden güvenmelerini istemek beyhude bir beklenti. Aynı nedenle Trumpçılığı geçici bir sapma ya da eksantrik bir liderin kişisel özellikleriyle izah edilebilecek tarihsel bir parantez olarak görmek de ciddi bir yanılgı olabilir. Trump sahneden çekildiğinde, onu mümkün kılan güvencesizlik, statü kaybı, temsil krizi ve bunlardan beslenen toplumsal hınç ortadan kalkmış olmayacak. Sorun, sekiz-on milyon Trump’ı –veya bir o kadar Erdoğan’ı– rahat rahat üretebilecek bir küresel-toplumsal zeminin varlığından kaynaklanıyor.

* * *

Antonio Gramsci, 1916.

Kitabın sonlarına doğru Trump’ı bir “Gramsciyen” olarak ele alan bölüm bu bakımdan özellikle önemli görünüyor. Žižek bununla popülist sağın Gramsci’nin “hegemonya” kavramında tarif edilen siyasi mantığı son derece etkili biçimde kullanabilmesini kastediyor: Trump bir yandan büyük şirketlerin çıkarlarını savunurken, öte yandan kendini “sistem karşıtı” bir lider gibi sunabiliyor; bir yandan milyarderleri iktidarın merkezine taşırken, öte yandan anti-elitist bir dil kullanabiliyor; işçi sınıfının statü kaybından ve toplumsal güvencesizlikten doğan gerçek huzursuzlukları göçmen karşıtlığı, milliyetçilik ve girişimci başarı mitiyle aynı söylem içinde buluşturabiliyor. Ve bütün bunları çeşitli kesimlerin hoşnutsuzluklarını sorunların kaynağını ekonomik eşitsizliklerde ya da sınıfsal ilişkilerde aramak yerine, göçmenleri, elitleri, kültürel değişimi ve ülkenin eski gücünü kaybettiği düşüncesini öne çıkaran bir siyasi anlatı etrafında birleştirerek yapıyor. Başka deyişle, farklı türden toplumsal deneyimleri tek bir faşizan “sağduyu” içinde birleştirebilen bir hegemonik anlatıya yaslanabiliyor.

Bu güncel hegemonya projesine karşı eski liberal normları savunmanın yeterli olmadığı; liberal faşizmin yükselişinin norm ihlallerini teşhir etmekle ya da bunlara birtakım ahlaki itirazlar yöneltmekle durdurulamayacağı artık açık seçik görülüyor. “Halk”, “özgürlük”, “güvenlik”, “topluluk”, “yerellik”, hatta “isyan” gibi kavramları sağın tekeline bırakmayan yeni bir siyasi dile ve toplumsal seferberliğe ihtiyaç var. Ayrıca, bu kavramların tekrar toplumsal bir karşılık bulabilmesi için, onları savunacak geniş bir çoğunluğun yanı sıra, insanlara gündelik hayatta güvence sağlayacak maddi koşulların da yaratılması gerekiyor. Bunun için eşitlik fikrinin soyut bir hukuki statü olmaktan çıkarılıp; barınma, sağlık, eğitim, çalışma ve söz hakkını güvence altına alan maddi imkânlarla ilişkilendirilmesi; özgürlüğün başkalarının keyfi iradesine bağımlı olmadan yaşayabilme imkânı olarak yeniden tanımlanması gerekiyor. Aksi halde, liberal faşizmin “sınırsız özgürlük” retoriği uzun süre etkili olabilir ve destek halkasını daha da genişletebilir.

* * *

Otuz beş-kırk yıl önce “liberal faşizm” lafını gülünç kılacak olan şey, liberalizmin geleceğine dair su katılmadık iyimserlikti. Piyasanın otoriter siyaseti zamanla gereksizleştireceği; küresel ekonomideki karşılıklı bağımlılığın savaşları saçma hale getireceği; ekonomik refahın orta sınıfları büyütüp demokrasileri sağlamlaştıracağı varsayılıyordu. Bugün artık bunların hiçbirinin kendiliğinden gerçekleşmediğini biliyoruz. Piyasalar toplam serveti büyütürken, aynı zamanda onu birkaç kişinin veya birkaç şirketin elinde yoğunlaştırabiliyor; küreselleşme ulus-devletleri ortadan kaldırmak yerine onların baskı kapasitelerini yeni koşullara uyarlayabiliyor; yeni teknolojiler bilgiye erişim olanağını genişletirken, aynı anda benzeri görülmemiş gözetim ve denetim araçları yaratabiliyor. Bu koşullarda Žižek’in kitabının ismi de, doğrusu vaktiyle görünebileceği kadar gülünç görünmüyor. 1990’larda gülünç gibi görünebilecek şey, bugün yaşadığımız siyasi gerçekliğin ta kendisi değil mi?

 

 

NOTLAR

[1] Slavoj Žižek, Liberal Faşizmler, çev. Barış Özkul, İletişim Yayınları, İstanbul, Eylül 2026.

[2] Norbert Elias, Uygarlık Süreci, C. 1, çev. Ender Ateşman; Uygarlık Süreci, C. II, çev. Erol Özbek, İletişim Yayınları, İstanbul, 2021-2023.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Liberal Faşizmler
  • neo-liberalizm
  • Norbert Elias
  • Slavoj Žižek

Önceki Yazı

EDİTÖRDEN

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Sevim Burak ve

performans olarak alımlama

“Sevim Burak’ı okumayı öğrenmek ancak Sevim Burak’ı okuyarak mümkün oluyor; müziksel bir Rosetta Taşı gibi, fakat son derece dinamik de. Sevim Burak’ı okumanın tek bir yolu yok bu yüzden; aynı şekilde Burak’ın poetikasının bir kural kitabı da.” 

BURAK ÖZTÜRK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist