Melis Golar'la Temas Bölgesi üzerine:
“Temas yalnızca dokunmak değildir.”
“T. Melis Golar küratörlüğünde Tekirdağ’daki Barbare Bağları’nda gerçekleştirilen sergi, doğayı yalnızca bakılan veya temsil edilen bir manzara olmaktan çıkarıp, insanın da dahil olduğu, çok katmanlı bir ilişkiler ağı olarak ele alıyor.”
Barbare Studio’nun ikinci sergisi “Temas Bölgesi”, ilk serginin manzaraya ve coğrafyaya odaklanan yaklaşımını bu kez toprağın görünmeyen katmanlarına, mikroorganizmalara, simbiyotik yaşama ve ekolojik dolaşıma yönelterek derinleştiriyor. Abdullah Ezik, serginin küratörü Melis Golar’la “Temas Bölgesi”nin oluşum süreci ve düşünsel arka planı üzerine konuştu.
Geçtiğimiz günlerde açılan “Temas Bölgesi”, Barbare Studio’nun ikinci sergisi olarak gün yüzüne çıktı. Öncelikle, ilk sergiden bugüne sizin için nasıl bir düşünsel yolculuk gerçekleşti? Bu ikinci sergiyle ilk sergi arasında bir tür bağdan ve diyalogdan söz edilebilir mi?
Elbette... Zaten başından beri her serginin bir diğerine referans olacağı, yeni sorular soracağı bir yapı hayal etmiştim. Bunun sebebiyse bu arazide çok fazla bilinmezlik olması. Burası insan emeğiyle doğanın uyumlandığı, açık bir arazi ve en nihayetinde bir işletme. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak; arazinin, toprağın, üzümlerin izin verdiğine uyum sağlayarak, onların çizdiği güzergâha saygı duyarak bir pratik geliştirdim. Geçtiğimiz dönem yaptığımız “Yer Duygusu” sergisinde sanatçıların genelde bağın manzarasına, sınır çizgilerine, mülkiyet kavramına, coğrafyanın kültürel ve antropolojik özelliklerine dikkat kesildiklerini gözlemledim. Bağın içinden çok, daha geniş bir ölçekte nerede olduğumuzu anlamlandırma gibi bir dürtüyle yapıtların üretildiğini gördüm.
İkinci sergi “Temas Bölgesi”ndeyse bu ölçeği küçülterek bakmaya, bağın içine dikkat çekerek görünmez etkileşimleri görmeye davet ediyorum sanatçıları. Süreç içinde hem sanatçılarla hem de kendi araştırmalarımla bu alan üzerine düşünsel rotalar genişledi; yeni tanım ve araştırmalar meseleye dahil oldu. Buradaysa, ‘70’lerde James Lovelock ve Lynn Margulis tarafından geliştirilmiş olan Gaia Hipotezi’ni kılavuz olarak kullanmayı öneriyorum. Gözle görünür olmayan temasların açığa çıkışını hayal ederek bir metin hazırladım. Mikroskobu metnin içinde bir alegori olarak kullanmış olsam da, gerçek anlamda temel bilimleri üretiminin bir aracı olarak benimseyen ve buralardan sorular soran çalışmalarla da karşılaşacağız.
Bir önceki dönemde Barbare Bağları’nın manzarası, sınırları ve konumu ön plana çıkarken, “Temas Bölgesi”nde bağlar daha sistematik ve araştırmacı bir bakışla değerlendiriliyor. Bu noktada, sergide yer alan sanatçı tercihleri de önemli. Sergiyi kurgularken, sergide yer alacak sanatçılar konusunda nasıl hareket ettiniz?
Sanatçıların farklı çalışma alanlarına sahip bir ortaklık kurması projenin temel hedeflerinden biri. Katılımcı sanatçıların bir kısmının pratiğinde zaten mikrobiyoloji, simbiyotik ilişkiler, bedenler, insan olmayanı anlama çabası, belgeselle kurgu arasındaki geçişler ve toprağı ya da taşı bir araştırma alanı olarak ele alan yaklaşımlar bulunuyordu. Bu nedenle, bağın sınırları içinde çalışmak, onlar için mevcut araştırmalarını yeni bir bağlamda geliştirebilecekleri deneysel bir laboratuvar alanı yarattı.
Bir diğer grupsa mekâna özgü yerleştirmeler üreten, kamusal alanla güçlü ilişkiler kuran ve kavramsal üretimler gerçekleştiren sanatçılardan oluşuyordu. Bu sanatçıların projeye yaklaşımları daha çok hafıza, arkeoloji, mekân ve malzeme ekseninde şekillendi.
Önem verdiğim başka bir mesele, mutlaka en az bir sanatçının Tekirdağ’dan olması. Sanatçının yaşadığı coğrafyaya dair yorumu daha öznel ve özel bir yere eviriliyor. Bu yıl sergiye Tekirdağ’dan Ayça Ay’ı davet ettim. Öte yandan, farklı şehirlerden gelen sanatçıların yerel bilgilerini bağlarda yeni bir okumayla gerçekleştirmesini önemsiyorum. Rozelin Akgün, Fırat Engin, Ezgi Kılınçaslan gibi sanatçılar İstanbul’dan uzak başka şehirlerin dinamiklerini yaşıyorlar; bu yüzden onların dahil olması da serginin içeriğine yeni bir söylem katıyor. Bir de, yurtdışından sanatçıları her sene mutlaka davet ediyoruz. Barbare Studio aynı zamanda bir rezidans programı olduğu için, burada vakit geçirip üretmek, farklı bir iklim, ekolojik çeşitlilik ve kültür içinde araştırmalar yapmak iki taraflı bir kazanım sağlıyor. Bu yıl Tabita Rezaire, Action Pyramid ve Egle Oddo yapıtlarıyla sergide yerlerini aldılar.
Barbare Bağları’nı sadece bir sergi mekânı olarak değil; aynı zamanda işlerin üretildiği, şekillendiği ve sergilendiği özel bir alan olarak düşünmek/görmek de mümkün. Bağları böyle görmek bütün bu bakışı nasıl etkiliyor? Bu süreçte sanatçılar, Barbare Bağları’yla nasıl bir etkileşime girdi?
Evet, bu bir serginin yanında rezidans programı. Buraya gelmek ve bağlar arasında gezip alanı anlamak çok önemli hale geliyor. Sanatçılara sergi davetimin ardından, onlarla iki defa bağlara keşif gezisine geliyoruz. En derin etkileşim, üretimin başlamasından sonra açığa çıkıyor. Hayvanlara, bitkilere, taşa, atmosfere ne şekilde müdahil olduğumuz, hep aramızda tartıştığımız, gözlemleyerek ve saygı göstererek dikkat ettiğimiz bir konu. Mekânla gerçekleşen temaslar dışında, sanatçılar isterlerse bağda rezidans programına dahil bir üretim süreci de geçirebiliyorlar. Öncesinde ne kadar anlatmış olursam olayım, bu süreci birebir yaşadıklarında asıl değişim yaşanıyor. Deneyimler kimi zaman çok yorucu hem de öğretici oluyor. En başta sanatçının eyleme biçimi önemli olurken, rüzgârın kuvvetli esmesiyle söz onun oluveriyor. Toprağın yapısı bir işin sabitlenmesine izin vermiyorsa, bunda diretmenin anlamsızlığını sanatçı da görüyor ve projeye yeni bir şekil veriyor. Aslında buranın koşullarını bir dezavantaj olarak görmek değil, onları kabul ederek yaratıcı olabilmek mümkün. Süreç içinde bunu gözlemlemek de ilginç oluyor. Sergi alanı steril değil. Biz eserleri kurarken traktörler geçiyor etrafımızdan bağa bakım vermek için. Burada kurulan yapıtlar da tıpkı üzüm gibi ihtimam gerektiriyor. Ama kesinlikle burada üretmek de, sergi kurmak da ayrıcalıklı ve çok keyifli.
Sergideki birçok işin “toprağın, organizmaların, üzümün ve tüm bu simbiyotik ilişkilerin işleyişini gözlemlediği” söylenebilir. Doğal yaşamla, doğayla kurulan bağ birçok açıdan ön plana çıkıyor. Doğayı ve toprağı bu sergi özelinde bu kadar merkeze yerleştiren temel fikir ne oldu?
Aslında tam olarak doğa demek doğru olmaz. Burası insanın disipline ettiği en yüksek verimle, en iyi şekilde üzüm yetiştirilen ve işlenen bir alan. Coğrafi konumu, şehre uzaklığı, ekolojik çeşitliliği insanın elinden geçmiş olması gerçeğini değiştirmiyor. İnsanın müdahalesi çeşitli avantajlar ve dezavantajlar yaratıyor. Doğa disipline edilmiş olsa da, kendi döngüsünü bir biçimde sürdürüyor.
Diğer taraftan, insan da doğanın bir parçası, fakat uzun süredir kendini doğadan ayırdığı için, etrafındaki canlı ve cansız olmayanlara dair neler hissettiği ve önemsediğini bilmediği bir yere kendini konumlamış durumda. Bağlar halihazırda sizi evcilleşmiş bir doğaya davet ediyor; bu sefer de buradaki insan unsurunu unutmaya başlıyoruz. Oysa her ikisinin yan yana olduğu bir alan burası. Ben de bunun bir bütün olduğunu savını ortaya atan ve canlı cansız varlıkları bir değerlendiren Gaia Hipotezi’ni gündeme getirerek hatırlatmak istedim.
Bütün bir gezegeni yaşayan bir beden olarak yorumlayan/algılayan “Gaia Hipotezi”, serginin merkezinde yer alan düşüncelerden biri. Söz konusu bu hipotez sergiye ne tür bir alan açtı? Bu hipotezi sizin için bir merkez noktaya eviren ne oldu?
Hipotez, dünyayı yaşayan bir sistem olarak ele alıyor; atmosferi, yer kabuğunu, bitkileri, hayvanları, insanı ve mikroorganizmaları birbirine bağlı, bütünlük içindeki bir organizma gibi düşünüyor; canlı ve cansız ayrımını ortadan kalkıyor. Yaşam, parçalar arasında akan bir ilişkiler ağına dönüşüyor. Bu anlayış, doğayı nesneleştiren bakışlardan uzaklaşıp, onunla birlikte düşünen, birlikte soluk alan bir konuma yerleşmeye zorluyor bizi. İnsanı merkezden çıkarıyor ve canlıları sistemin yalnızca bir taşıyıcısı ve gezegenin yaşamında geçici bir sakini olarak kabul ediyor. Bu düşünceyi doğayla kendisi arasında çok sert çizgiler çizen insanın yarattığı iklim krizi ve ekolojik yıkımların karşısında, yeni olmasa da, hatırlamaya değer bir bakış sunması niyetiyle gündeme getirmek istedim. Kapitalosen çağında bu düşünce sürekli hafızadan siliniyor. İnsanın varlığının önemini bir karıncayla veya coşkun bir nehirle bir tutuyor.
Bağı tüm bu görünmez ilişkiler ve varlıklar üzerinden okumanın heyecanına kapıldım. Bu sayede bağın içinde bulunan büyük bir taşın hikâyesinden, yakılarak yok edilen üzüm çöpünün fosilleşmesine; bağın içinde gezinen böceklerin yaydığı titreşimsel seslerden, fıçının içinde kendi jeolojik katmanlarını oluşturan şarap tortularının ortaya çıkardığı muhteşem kristallere kadar pek çok şeyi bir arada görebilme şansını yakaladık.
Sergi metninde yer alan “bakışın ölçeğini küçültmek” birçok açıdan dikkat çeken ve ilgiyi makro yaklaşımlardan yeni duyarlıklara davet eden bir ifade olarak görülebilir ve bu ifadenin çok çarpıcı/güçlü bir anlamı/etkisi olduğu söylenebilir. Bu noktada “Temas Bölgesi”nde büyük manzaralardan ziyade mikro ilişkilere odaklanmak/yaklaşmak sergiyi nasıl dönüştürdü?
Bağa geldiğinizde sıra sıra dizilmiş, özenle budanmış üzümden başka bir şey görmüyorsunuz. Manzara ne kadar ilham verici olsa da, bağın içi çok sistematik bir görselle ve çalışma ritmiyle karşılıyor sizi. Fakat rezidans sürecinde orada kaldığınızda, her seferinde başka bir böcekle, bitkiyle ve çevresel detayla karşılaşıyorsunuz. Bunlar kendiliğinden oranın doğasını oluşturan canlı veya cansız varlıklar. Hepsinin bir hikâyesi ve tamamlayıcılığı var. Her biri birbirine zarar veren veya iyi gelen, döngünün tamamlayıcı birer unsuru. Bunları ancak orada uzunca bir vakit kaldıktan sonra fark etmek mümkün.
Manzaraysa başlı başına 360 derece olacak şekilde sizi ele geçiren güzellikte. Renkten renge giren tarlalar, dağlar ve deniz. Bunlara dair kaçınılmaz cevap, “Yer Duygusu” sergisinde sanatçıların üretimleriyle yerlerini buldu.
“‘Temas Bölgesi’, farklı kültürlerin birbirine dokunduğu, çatıştığı ve birbirini dönüştürdüğü kavramsal bir alandır.” Bu ifade birçok açıdan çarpıcı ve aslında üzerine konuşmaya, düşünmeye de değer bir başlık. Sergi, söz konusu bütün bu farklı kültürleri/coğrafyaları/başlıkları kendi bünyesinde nasıl bir araya getirdi ve bu kavramsal alan hangi temel meseleler etrafında şekillendi sizin için?
“Temas Bölgesi” kavramı farklı disiplinler arasında kullanılıyor. Sergide yer alan sanatçıların multidisipliner olmasıyla bu kavramın çoklu anlamının örtüşeceğini düşündüm. Bağla ilişki kurmanın yeni bir yolu olarak da bu fikri benimsemek iyi geldi. Dışarıdan bir ilişki kurmak çok zor, çünkü kendine ait dinamikleri var bağın. Bunları daha görünür kılmak önemliydi benim için; görünmez olan emeği, birlikte yaşadığımız canlıları, onların döngülerine etkilerimizi gibi pek çok anlatıya alan açıyor. Temasın yalnızca dokunsal ve doğrudan anlamlarıyla değil; öğrenme, hatırlama, tekrar etme, ihtimam gösterme gibi yollarla da mümkün olabileceğini anlatıyoruz sergide. “Temas bölgesi” biyolojik bir terim olarak hibrid bir alanı tasvir ediyor; bu da öneri olarak öne sürdüğüm sergiyi Gaia Hipotezi üzerinden okuma fikriyle örtüşüyor.
“Temas bölgesi” aynı zamanda karşılaşma halindeki gruplar arasındaki bağları, gerilimleri ve alışverişleri tanımlamak için de kullanılan bir terim. Bu açıdan, serginin yalnızca mikro düzeyde bir araştırma alanı sunmasını değil, aynı zamanda kavramsal olarak birbiriyle bağlantılar kuran bir örgüsü olmasını arzu ettim. Görünmeyen emek, cansız varlıklarla canlıların birbirlerine benzerliği, peyzaja insanın ne tür bir eklentisi olduğu, canlıların zararlı zararsız ayrımıyla sınıflandırılmasının yarattığı zararlar gibi, merkezi insandan geri çeken bir bakış açısı göreceğiz bu sergide.
Sergide doğa yalnızca temsil edilen bir “nesne” olarak değil, aynı zamanda aktif bir “özne” olarak da ele alınıyor. Birçok sanatçının işinde bu düşüncenin izlerini görmek mümkün. Bu bakış küratoryal kararları nasıl şekillendirdi? Sergiyi kurgularken sanatçılarla gelişen diyalog bu süreci nasıl etkiledi?
Öncelikle tek veya son karar veren ben değilim. Bir müze veya galeri alanında olmadığını bilmek ve buna göre davranmak önemli. Bazı sınırları kabullenmek gerekli. Bağbozumu sırasında açmıştık sergiyi; bu dönemde asmaların oluş sürecine denk geliyoruz. Her dönem sanki yeni bir mekânda sergi kuruyormuşum gibi hissettim. Dinamikler değişti.
Küratoryal pratik olarak tarım yapanlarla, bağ çalışanlarıyla bir arada çalışmak gibi bir denklem girdi araya. Bu aslında serginin yönünü nereye doğru çekmem, sanatçıları hangi konulara yönlendirmem gerektiği konusunda bana yol gösterici oldu. Öte yandan, Tekirdağ insanını da tanımış oluyoruz; iş yapma şekillerini, yerel üreticileri öğreniyoruz; bir sonraki sanatçılar için yeni keşif rotaları çiziyoruz. Altını kazmayı bilirseniz, sürekli bir define çıkıyor bu topraklardan. Bu bilgileri arşivlemek ve aktarmak benim için işin en önemli kısmı. Başka bir heyecan duyduğum noktaysa şu: Sanatçılar her sabah üretim yaparken onların sürecine dahil olabiliyorum; onların eser metinlerini yazarken sürekli onlarla konuşup yapıtın ne yöne evirildiğini, sanatçıların tüm düşünsel izini takip edebiliyorum. Sanırım bu durum, rezidansla birlikte, sergi yapmanın bir küratör açısından en verimli kısmı.
Küratoryal metinde araştırma sürecinin de aslında neredeyse sanat üretimi kadar önemli bir konu olduğu hemen fark edil(eb)iliyor. Peki, bütün bu süreçte sanatçıların araştırma, üretim ve sergileme sürecinde siz nasıl hareket ettiniz? Sanatçıların bağlarda gerçekleşen üretim süreçlerindeki diyalog nasıl ilerledi?
İki defa gerçekleştirdiğimiz keşif gezisinden bahsetmiştik. Geçtiğimiz eylül ayında, “Kayda Değer” başlığı altında, Barın Han’da bir kamusal program hazırladık. Bu programda, ilk sergide sorduğumuz soruları farklı deneyimlere sahip olan konuşmacılarla paylaştık; ilham aldığımız kitap ve makalelerden bir kütüphane oluşturduk; referans noktalarımızı genişletip diyaloğa herkesi dahil etmek ve araştırmalarımızı veya elde ettiklerimizi birlikte tartışmak üzere bir platform yaratmak istedik. Kısacası, temas noktalarını fikirler üzerinden de genişletmek asıl hedefim. Sergiyi bu araştırmaların yalnızca bir ayağı olarak görüyorum. Her sanatçının sorusu başka oluyor. Örneğin Orkan Telhan’ın bağ çalışanları ve gıda mühendisleriyle gerçekleştirdiği, iki saat süren toplantıyı kayda alıyorum. Bunların üzerinden notlar çıkarıyorum.
Action Pyramid’in araştırdığı, gözle görünmeyen bağ böceklerini arşivleme görevini üstlendim. Bunların isimleriyle görsellerini arşive aktarıyorum. İlgimizi çeken tüm tanımların yer aldığı bir sözlük hazırlamak istiyorum. Bunun gibi pek çok arşivsel materyal bir sonraki dönemin sanatçılarına kalıyor. Ses kayıtları, makaleler, fotoğraflar, her mevsime ait ekolojik çeşitlilik ‒kuşlar böcekler ve bitkiler‒ üzerine kurduğumuz, kendi içinde genişleyen bir bilgi ağı. Böylece, benden sonra gelecek olan küratör ve sanatçılara da işe yarar birer kütüphane bırakmış olacağım.
İzleyici meselesine da ayrıca değinmek istiyorum. Bu sergiyi beyaz küp bir galeride değil de, bağların içinde deneyimlemek izleyiciyi, izleyicinin sergiyle kurduğu diyalogu nasıl etkiliyor/değiştiriyor?
Bir kere, oldukça uzun yürüyüşler onları bekliyor. Ama zaten amaç bir yapıttan diğerine bağların arasında yürürken düşünmek, tartışmak ve o yapıtın orada neden olduğunu kavramaya yol açan bir rota oluşturmaktı. Sergiden çıktıktan sonra çevreyi farklı duyumsamalarını elbette isterim; ben yapıtların derin okumalarla çok yönlü, düşünsel bir harita çıkardığını da düşünüyorum. “Bağda sergi yapıyoruz” fikrinin romantizmine kapılmadan iş üretmeye çalıştık; izleme keyfiyle sınırlamak yapıtlara verilen emeğe de ayıp olur sanırım. Yorumlar beni şimdiden heyecanlandırmaya başladı.