Kurmacalar kişisel deneyimlerin ve dünyada olma hallerinin dildeki yeniden üretimleri olarak görülebilirse, Burhan Sönmez’in son romanı Kırmızı Ayna bu fikrin gösterişsiz ve en çıplak temsillerinden birisi olacaktır. Yakın zamanda, PEN Hemingway ödülünü “Çağın Tanıklığı” kategorisinde alan Burhan Sönmez, Kırmızı Ayna ile bu çağı yeryüzünün katmanları içinde var olan insanı zamansallığıyla anlatarak, hepimize bir armağan kitap veriyor. Çağımızın, içinde var olduğumuz uygarlığın ne olduğunu, zaman ve mekânın kesişimindeki bir anne - oğul öyküsü eşliğinde, yansıtıyor, yüzlerce ayna ile.
Yaşamın istisnai olaylarına, durumlarına, anlarına değil; katman katman örülmüş bir varoluş ağının içindeki çekirdeğe çağırıyor bizi yazar. Yaşamının son günlerini yaşayan bir annenin, belirsiz biçimde ortadan kaybolan oğlu ile yeniden buluşmasının öyküsü yerleşiyor çekirdeğe. Bu buluşmanın fizikselliği sisler arkasında kalıyor metin boyunca. Gerçek bir kavuşmaya mı tanıklık ediyor, yoksa annenin belli ölçülerde zayıflamaya yüz tutmuş belleğinin kırıntılarındaki yansımaları mı okuyoruz, bilemiyoruz; bir arafta olma halindeyiz.
Bu merkezi olay örgüsünün etrafında, öyle belirsiz, tekinsiz bir atmosfer örülüyor ki metinde, olayların gerçekliğini sorgulamak anlamsızlaşıyor. Tam da burada durmaya çalışıyor Burhan Sönmez, bu ahir zamanlarda; neyin gerçek olduğu, insanın hakikatle bağının nasıl oluştuğu, var olmanın kendi hakikatinin nasıl söndüğüne ya da ışıldadığına bakmamızı istiyor.
İnsan dünyaya fırlatılmıştır. Heidegger’in bu ifadesinde vücut bulduğu şekliyle, insan kendini varoluşunun ortasında bulur. Bir zaman (doğum) ve bir bağlamda (doğduğu andaki bağlar, yer, koşullar vb) var olur, yaşamın belirsiz ve tekinsizliğine doğru devam eder. İnsan fırlatılmışlıktan anlamlı bir varoluşa doğru yaşamını inşa etme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük, sorumlulukla şekillenir ve zamanı ve bağlamı içinde varoluşumuz, tercihlerimizle daha az belirsiz ve tekinsiz bir dünyanın içinde ifşa ve inşa olmayı sürdürür. Zaza ve Seba’nın yolculuğu da, kendinden menkul anlamları, yaşamlarının zamansallığı içinde şekillenerek oluşur. Seba ortadan kaybolur ve Zaza, bu andan itibaren kendi varoluşunu oğlu Seba’nın varlığının arayışında, bir diğer ifadeyle yokluğunda kurmaya başlar. Oğlu kendisi olur, kendisi oğlu. Varoluşuna baktığında, olduğu hali görmez, hep eksikli, hep tamamlanmaya muhtaç bir ben görülmeye başlar; aynalarda.
Metnin tasarım evreninin çekirdeğini, aynalar oluşturur. Yazar, burada aynanın birincil anlamını da oyunbaz biçimde bozar, insanın yansımasından kendisini görme “gerçekliğini” büker. Ayna sadece yansımamızı gördüğümüz bir obje olmaktan çok daha öte bir anlam dünyasına yerleştirilir ve yaşam bazen aynalar içinden akmaya başlar. Zaza, aynalarda bazen Seba’yı görür, bazen kendi gençliğini, bazen olduğu gibi kendisine bakar. Ancak çoğunlukla aynalar, yansıtmaz, yaşatır gerçekliği. Zaza kendi fiziksel varoluşundan şüpheye düşer yer yer, aynadaki aksi varoluşunu bedenselleştirir böyle anlarda. Yaşamdaki her şey sonludur, yaşamın kendisi sonludur. Aynalar, bu gerçekliği, insanın imkânsız sonsuzluk tahayyülünde büker, zamanı uçsuz bucaksız ve arzunun ucundaki bir imkânlılığa çevirir. Zaza’nın operasyonla ampüte edilen memeleri filizlenir aynada, eksildikçe tamamlanır, görünmez olan açılır hayali yansımalarda. Yaşamın sonuna doğru yolculukta, beden küçüldükçe, bir akiste bütünlenir yeniden. Sonluluğa, kurumaya, çürümeye, eksilmeye dair inkarın; yeniden canlanmaya, çiçeklenmeye, yaşamaya dair arzunun cisimleşmiş imkânlılığıdır artık aynalar.
Ancak insan, varoluşsal hakikatinin ötesinde kuramaz kendisini. Yaşam parçalarken bedenlerimizi, bir aynanın tuz buz olmuş parçaları arasında birleştirme çabası, nafiledir. Her bir parça, benin parçalarıdır ve hala canlıdır, hala yaşama doğru uzanır aslında. Sona doğru dağılsa da bedensel, duygusal bütünlüğümüz, hala her bir parça ile ben var olmaya devam eder, içsel uzamda.
Burhan Sönmez, edebi hünerinin ötesinde, Hemingway ödülü için layık görüldüğü “çağın tanıklığı” nitelendirmesine ses verircesine, tüm bu hikâyeyi kişisel alandan çıkarıp, çağın, yüzyılın, dünyanın, Türkiye’nin politik alanına yerleştirerek, karakterleri ve hikâyeyi bağlamı içinde derinleştirir, varoluşun öznelerarası katmanı ile toplumsal bağlamı içindeki uzamsallığını inşa eder. 1938 Dersim katliamından, 1964 pogromundan, Galatasaray Meydanı’ndan çerçeveler hikâyesini. Böylelikle bir kayıp / arayış hikâyesi, yüzyıllık bir imha, inkâr, göç, kaybediş, ayrımcılık tarihinin önemli kırılma noktalarından hacimlenir. Bu izlekte, yaşamın sonluluğunun 2000 yılbaşına, milenyumun heyecanına teğellenmesi, tüm metinde karşımıza çıkan alegorik anlatının zirve noktalarından birisine ulaşır.
Kırmızı Ayna, benim açımdan oldukça çarpıcı bir edebi noktada duran Taş ve Gölge’den sonra Burhan Sönmez’in edebiyatının zirveye doğru sürdüğünün açık bir göstergesidir. Bilinçli olarak değerlendirme çıtamı biraz daha yükseltip, Kırmızı Ayna’nın, Sönmez’in yazın yolculuğundaki zirve eserlerden birisi olduğunu söylemeye gönüllüyüm.
Çok bölümlü, zaman sıçralamalı, açık diyaloglar yerine zihinsel mülahazaralar, içsel monologlar ve düşsel konuşmalar belirsizliğinde ilerleyen anlatı yapısı, her bölümün ilk paragrafında yer verilen “üst anlatı” ve eserin düşünsel altyapısını ihtiyaç duyduğu zemine oturtan mitolojik ve / veya tarihsel aktarımıyla, metnin tasarımının incelikli işçilikle örüldüğü açık hale geliyor. Bölüm başlarındaki üst anlatı, hikâyenin o anında anlatılacakları çerçeveliyor sanki. İlk paragraf, bölümün devamına ayna tutuyor.
Burhan Sönmez, ilk kez Franz K. Aşıkları kitabını anadili Kürtçede yazmış ve daha sonra kendisi Türkçeye çevirmişti. Kırmızı Ayna’yı da yine Kürtçe yazan yazar, Türkçeleştirmeyi de kendisi üstlenerek, dil ile dilin dünyaya uzanan bağlamı arasındaki var olma hallerini, metinlerinde gösterme imkânı buluyor. Kırmızı Ayna’nın neredeyse her satırına sirayet eden o kesif kederli duygunun, metnin orjinalinin Kürtçe olmasıyla bağlantılı olma ihtimalini merak ediyorum. Sönmez’in dil kullanımının gücü aşikâr, bununla birlikte bu sefer bu dil oldukça canlı, yaşayan ve duyguları sözcüklerin, harflerin içinde taşıyan bir sembolik varoluşa dönüşmüş.
Bir kırılma noktasındasıyız. Çağı gören, insanı fiziksel dünyasından, içsel varoluşuna, öznelerarası alandan, toplumsala kadar kuran, hikâyeyi bağlamları arasındaki akışkan geçirgenliklerde katmanlandıran, dilin temsiliyetini canlandıran; tüm bunların ışığında bizleri de bu çağa tanık olmaya çağıran bir edebiyatın sınırındayız. Bu sınır, Burhan Sönmez edebiyatından bizlere yansıyor. Her satır, parçalanmış aynalara dönüşüyor. Her bir parçada, varoluşumuzun bir bölümünü görüyor ve bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan aynadan yansıyor; iyi edebiyat!