Osmanlı ekonomisini Weber ve Wallerstein ile açıklamak:
Self-oryantalizmin başka bir yüzü
“Osmanlı kapitalizmi, Osmanlı sanayisi, Osmanlı işçileri, tüccarları, sermayedarları ve patronları uzun süre, 'Osmanlı’da bunlar yoktu' ön kabulüyle ya görmezden gelindi ya da Avrupa’daki gelişmelerin eksik birer kopyası olarak ele alındı.”
1855 yılında İstanbul'da kurulmuş olup Osmanlı İmparatorluğu'nda modern perakendeciliğin temellerini atan, Paris, Viyana, Kahire, Adana, Beyrut gibi pek çok şehirde faaliyet gösteren Orosdi-Back çok katlı mağazalar zincirinin Bahçekapı'daki binasına ait II. Meşrutiyet dönemine ait bir kartpostal.
Cenk Reyhan’ın, ilk baskısından neredeyse yirmi yıl sonra yeniden yayımlanan Osmanlı’da Kapitalizmin Kökenleri: Kent-Kapitalizm İlişkisi Üzerine Tarihsel-Sosyolojik Bir Çözümleme adlı kitabı, kısa hacmine rağmen insanın zihnini epey kurcalayan kitaplardan. Kitabın derdi baştan beri açık: Osmanlı toplumunu, Batı Avrupa’nın geçirdiği tarihsel aşamalara bakarak “neden kapitalistleşemedi?” diye sorgulamak yerine, Osmanlı’da kapitalist ilişkilerin kendine özgü biçimlerde nasıl geliştiğini araştırmak. Reyhan bunu özellikle Weber’ci ve Wallerstein’ci iki büyük açıklama modelini karşısına alarak yapıyor.
Weber’cilik, kabaca modern kapitalizmin neden Batı Avrupa’da ortaya çıktığını anlamaya çalışıyor. Weber’in dikkatini çeken şey, kapitalizmin arkasında duran insan tipi ve iktisadi davranış biçimiydi. Rasyonel hesap yapma, düzenli çalışma, birikim, kazancı yeniden yatırıma dönüştürme, bütün bunları mümkün kılan hukuk ve bürokrasi… Weber’e göre, modern kapitalizmin ortaya çıkışını anlamak için bu dünyayı da hesaba katmak gerekiyordu. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu bu düşüncenin en bilinen örneği. Bu düşünce Osmanlı tarihçiliğine geldiğinde, Sabri Ülgener üzerinden oldukça etkili oldu. Ülgener, Osmanlı toplumunun iktisadi hayatına bakarken, insanların paraya, çalışmaya, kazanca ve birikime yükledikleri anlamlarla, ya da bunlarla değer vermemeleriyle ilgilendi. Tasavvuf, geleneksel ahlak, loncalar ve gündelik iktisadi davranışlar üzerinden Osmanlı’daki “iktisadi zihniyet”i çözmeye çalıştı. Böylece, Osmanlı’nın kapitalistleşemeyişini açıklamak için, üretim rakamlarından veya ticaret hacminden önce, insanların ekonomik davranışlarının arkasındaki dünyaya baktı.
Osmanlı'da Kapitalizmin Kökenleri: Kent-Kapitalizm İlişkisi Üzerine Tarihsel-Sosyolojik Bir Çözümleme
Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Ağustos 2026
2. baskı
276 s.
Reyhan’ın Weber’ciliğe itirazı da tam burada başlıyor. Çünkü Batı Avrupa’da ortaya çıkan kapitalist davranış biçimini ölçü kabul ettiğinizde, Osmanlı tarihine bakışınız ister istemez, “Neden burada da olmadı?” sorusuna dönüşüyor. Osmanlı’daki ekonomik hayat, kendi başına anlaşılması gereken bir tarih olmaktan çıkıp, Avrupa’daki kapitalist gelişmenin yanında neyin eksik kaldığını gösteren bir alana dönüşüyor. Kitapta Bryan Turner’ın Weber eleştirisine geniş yer verilmesi de bundan. Turner’ın dikkat çektiği üzere, Weber’in İslam toplumlarına ilişkin birçok değerlendirmesi, kapitalizmin gelişmesini açıklarken Batı Avrupa’daki kurumları ölçü alan bir karşılaştırma düzenine dayanıyor. Reyhan’ın kitap boyunca yapmaya çalıştığıysa soruyu tersine çevirmek: Osmanlı insanının kapitalist insana ne kadar benzediğine bakmak yerine, Osmanlı toplumunda insanların gerçekte nasıl para kazandığına, nasıl yatırım yaptığına, nasıl borç verdiğine, nasıl ortaklık kurduğuna ve ekonomik hayatı nasıl örgütlediğine bakmak.
Üstelik, bu eleştiri yalnızca Osmanlı tarihçiliğinin kendi içinde kalmış bir tartışma da değil. Weber’in Protestanlık, rasyonalite ve kapitalizm arasında kurduğu ilişkinin Japonya örneğiyle sınanması, Japon kapitalizminin Batı Avrupa’dan tamamen farklı siyasal ve kültürel koşullarda gelişmesi, karşılaştırmalı tarihçiliği uzun zamandır “tek bir modernleşme yolu” fikrinden uzaklaştırdı. Weber bugün tarihsel sosyolojinin çöpe atılmış bir ismi diyemeyiz; hatta ideal-tipleri ve karşılaştırmalı yöntemi hâlâ kullanılıyor. Fakat bunları Batı Avrupa’nın tarihsel gelişimini dünyanın geri kalanına ölçü yapan, kapalı bir şema olarak kullanmak giderek daha zor. Son yıllarda “multiple modernities”, “varieties of capitalism” ve karşılaştırmalı tarih gibi yaklaşımların yükselmesi de bu arayışın sonucu.
Weber tartışmasından sonra Reyhan’ın ele aldığı bir diğer büyük mesele, Osmanlı’nın dünya ekonomisi içindeki yerini açıklamak için kullanılan merkez-çevre modelidir. Burada karşımıza Immanuel Wallerstein çıkıyor ve mesele biraz değişiyor. Weber, “Osmanlı neden kapitalistleşmedi?” diye sorarken, Wallerstein daha çok, “Avrupa’da doğan kapitalist dünya ekonomisi Osmanlı’yı ne zaman ve nasıl içine aldı?” diye soruyor. Merkez, yarı-çevre ve çevreden oluşan dünya sistemi içinde Avrupa merkez, Osmanlı ise giderek çevre haline gelen bir bölge olarak tarif ediliyor. Reyhan’ın aktardığı Wallerstein modelinde mesele Osmanlı’nın dünya ekonomisine ne zaman dahil olduğu, bu dahil oluşun imparatorluğun farklı bölgelerinde aynı anda gerçekleşip gerçekleşmediği ve Osmanlı’nın neden merkez değil çevre konumunda kaldığı sorularıyla kuruluyor. Bu model özellikle 1970’lerden itibaren çok önemli bir iş yaptı. Kapitalizmin tarihini Avrupa’nın kendi içinde sınırlı bir anlatıya hapsetmek yerine, Avrupa’nın başka bölgelerle kurduğu ticari ve siyasi ilişkileri hikâyenin merkezine aldı. Bu, tarih yazımı açısından küçümsenmeyecek bir değişiklikti.
Ama zamanla modelin başka bir problemi görünür hale geldi. Çevreyi açıklamak için kullandığınız kavram, çevrede yaşayan insanların kendi tarihini açıklamaya başladığında biraz fazla kullanışlı hale geliyor. Çevre Avrupa’nın talebine göre üretir; Avrupa’nın sermayesi gelir, Avrupa’nın ticareti genişler ve Osmanlı da bütün bunların etkisiyle dönüşür. Peki, Osmanlı köylüsü ne yapıyor? Tüccar ne hesaplıyor? Ayan neden belli bir tercihte bulunuyor? Yerel üretici dünya piyasasındaki değişimi kendi lehine çevirmeye çalışıyor mu? Devlet bu sürece nasıl müdahale ediyor? Wallerstein’in büyük resmi bunları açıklamakta zorlanabiliyor. Bu eleştiri Wallerstein’e özgü de değil. Dünya-sistemleri yaklaşımına yöneltilen en eski ve en etkili itirazlardan biri, dünya pazarının hareketine fazla ağırlık verirken, yerel üretim ilişkilerini, sınıf mücadelelerini ve aktörlerin eyleme kapasitesini geri plana atmasıydı. Bu tartışmanın başka bir ayağında, Robert Brenner kapitalizmin ortaya çıkışını ticaretin genişlemesiyle açıklayan yaklaşımlara itiraz etti. Ona göre aynı ticari hareketlilik, farklı toplumlarda bambaşka sonuçlar doğurabiliyordu. İngiltere’de kapitalist üretim ilişkilerini doğuran koşulların Fransa’da ya da Doğu Avrupa’da aynı sonucu vermemesi, gözleri dünya ticaretinden çok bu toplumların kendi içindeki toprak ve sınıf ilişkilerine çevirmeyi gerektiriyordu. Bunlar artık revizyonist bir itiraz olmanın ötesinde, uluslararası akademik literatürde uzun zamandır yürütülen ve yerleşmiş tartışmalar. Dünya-sistemleri yaklaşımının dünya pazarına verdiği ağırlık, yerel sınıf ilişkilerini ve toplumsal aktörleri geri plana itmesi gibi meseleler 1970’lerden beri tartışılıyor. Brenner’ın Wallerstein’e yönelttiği eleştiriler de bunun en bilinen örneklerinden. Türkiye’deyse bu tartışmalar hâlâ gerektiği kadar tanınmıyor.
Daha sonraki küresel tarih çalışmaları da meseleyi başka bir yere taşıdı. Bugün dünya ekonomisini hesaba katmadan Osmanlı’yı anlamak mümkün olmadığı gibi, Osmanlı’yı dünya ekonomisinin pasif bir uzantısına indirgemek de mümkün değil. Nitekim, Osmanlı üzerine yapılan çalışmaların önemli bir bölümü, son kırk yılda tam da bu ikisini birlikte düşünmeye çalıştı. Huri İslamoğlu-İnan’ın köylü ve devlet ilişkileri, Karen Barkey’in pazarlık ve devlet oluşumu üzerine çalışmaları gibi örneklerde, yerel aktörlerin, devletin politikalarını şekillendiren toplumsal güçlerin ve taşradaki ilişkilerin daha fazla hesaba katıldığını Reyhan da özellikle vurguluyor. Reyhan’ın kitabı da tam burada ilginçleşiyor. Merkez-çevre modelinin karşısına, “Osmanlı’da hiçbir dış etki yoktu” gibi romantik bir anlatı koymuyor. Aksine, dünya ekonomisiyle ilişkilerin varlığını kabul ediyor, fakat ilişkinin biçimini içeriden de okumaya çalışıyor.
Mesela “dış pazar için üretim” meselesi. Wallerstein’ci şemada Osmanlı’nın çevreleşmesi, Avrupa pazarının talebine göre üretimin yeniden düzenlenmesiyle açıklanabiliyor. Balkanlar’daki ticari çiftlikler, Mısır’daki pamuk üretimi veya Batı Anadolu’daki meta üretimi bunun örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Reyhan ise imparatorluğun bütün bölgelerini aynı hikâyenin parçaları olarak görmekte tereddüt ediyor. Açıkça tek bir çevreleşme biçiminden söz edilemeyeceğini, Balkanlar’dan Mısır’a, Batı Anadolu’dan farklı emek biçimlerine kadar birbirinden farklı gelişmeler bulunduğunu söylüyor.
Pamuk örneği burada çok öğretici. Amerikan İç Savaşı’nın yarattığı pamuk açığı, Manchester’ın talebi ve Lancashire’daki tüccarların girişimleri, Osmanlı’da pamuk üretimini elbette artırıyor. Fakat üreticinin susamdan veya pirinçten pamuğa geçmesi, dünya piyasasının emrini yerine getiren mekanik bir köylü davranışı olarak okunamaz. Dünya piyasası bir fırsat yaratıyor; üretici de o fırsata kendi hesabıyla cevap veriyor. Reyhan’ın Bursa üzerine yaptığı araştırmanın temel iddiası da buna benziyor: Üretim ve yatırım kararlarında dış talebin yanında yerel ve bölgesel talepler, devletin savaş dönemlerindeki ihtiyaçları ve yerel ekonomik ilişkiler de belirleyici. 18. yüzyılda Bursa terekelerinde dutlukların toplam ticari ve sınai yatırımlar içindeki payının düşük kalması da, Reyhan için Bursa ekonomisinin Avrupa’nın ipek talebine göre “tek ürüne” kilitlenmiş bir çevre ekonomisi şeklinde açıklanamayacağının göstergelerinden biri.
Osmanlı’da kapitalizm yok muydu; yoksa biz mi göremedik?
“Para Vakıfları” bölümüyse kitabın belki de en somut ve en keyifli tarafı. Reyhan burada “İslam hukuku faize izin vermiyordu, dolayısıyla kapitalist bir kredi piyasası gelişemezdi” türünden basit bir hikâyenin karşısına belgeleri koyuyor. Para vakıflarının hukuki tartışmalarını, kredi ilişkilerini, faiz oranlarını ve sermaye hareketlerini izliyor. Kitap 2008’de çıktığı için, o dönemde bu meseleler henüz oldukça yeniydi; aradan geçen yaklaşık yirmi yılda literatür hayli gelişti. Kitabın bu eksikliklerine birazdan geleceğim. Bursa’da farklı sınıflardan insanların ortaklıklarına, yoğun alacak-verecek ilişkilerine ve sermaye işletme pratiklerine rastlıyor. Para vakıflarının sermayelerini artırma ve sonraki yıla kâr bırakma çabalarını da “akılcı hesapçılık” açısından değerlendiriyor. Burada Reyhan’ın Weber’e karşı en güçlü hamlesi ortaya çıkıyor: “Kapitalist insan” diye ayrı bir insan türü aramak yerine, insanların gerçekten ne yaptığına bakmak. Bursa’da bir insan Mısır’daki biriyle ortaklık kurabiliyorsa, faizle para işletiyorsa, gayrimenkule yatırım yapıyorsa, kredi veriyorsa ve bunun hesabını tutuyorsa, sırf Batı Avrupa’daki kapitalist tipe benzemediği için bunu iktisadi rasyonalite dışında saymanın pek anlamı kalmıyor. Reyhan’ın vardığı sonuç da bu yönde.
Kitabın son bölümünde 18. yüzyıl Bursası’nın maddi dünyasına, Avrupa’da tüketimin artık dar bir elit kesimin meselesi olmaktan çıktığı ve kitleleştiği bir dönemde servet dağılımına ve tüketim alışkanlıklarına bakıyor. Tereke defterleri burada özellikle değerli, çünkü büyük tüccarlarla ve devlet adamlarıyla sınırlı kalmayarak, toplumun farklı kesimlerinden insanları da görünür kılıyor. Reyhan’ın incelediği kayıtlar Bursa’daki servet eşitsizliğinin oldukça yüksek olduğunu gösteriyor: En zengin ve en yoksul tereke arasındaki fark 3.546 katı aşıyor. Tüketim meselesindeyse, Batılı malların yayılmasını doğrudan modernleşmenin göstergesi sayan yaklaşımlara mesafeli duruyor. Saat gibi Avrupa menşeli malların reaya, bakkal, kayyım, ağa ve müderris gibi oldukça farklı toplumsal grupların terekelerinde görülmesi, tüketim dünyasının Bursa gibi bir taşra kentinde bile sanıldığından daha geniş bir kesime yayıldığını gösteriyor.
Bütün bunların sonunda, Reyhan’ın önerdiği soru aslında kitabın en güçlü cümlesinde toplanıyor: “Osmanlı’da kapitalizm neden gelişmedi?” veya “Osmanlı kapitalist dünya ekonomisine nasıl eklemlendi?” sorularının yerine, “Osmanlı’da kapitalizmin kendine özgü gelişmesi nasıl oldu?” diye sormak. Çünkü Osmanlı kapitalizmi, Osmanlı sanayisi, Osmanlı işçileri, tüccarları, sermayedarları ve patronları uzun süre, “Osmanlı’da bunlar yoktu” ön kabulüyle ya görmezden gelindi ya da Avrupa’daki gelişmelerin eksik birer kopyası olarak ele alındı.
Bir tarafta Osmanlı’yı kapitalizme götürecek “rasyonel zihniyet”in bulunmadığını söyleyen Weber’ci anlatı, diğer tarafta Osmanlı’yı Avrupa merkezli dünya ekonomisinin çevresine yerleştirip dönüşümünü dışarıdan gelen etkilerle açıklayan Wallerstein’ci anlatı vardı. Biri Osmanlı’ya eksik bir Batı gibi bakıyordu, diğeri onu Avrupa’nın çevresinde dönen bir tarihsel nesneye çeviriyordu.
İkinci baskıda kaçan fırsat
Reyhan’ın kitabının bugün geldiğimiz yerden bakınca elbette eskimiş yönleri var. Fakat asıl mesele, yirmi yıl önce yazılmış bir kitabın bazı sonuçlarının eskimesi değil. 2008’den bu yana Osmanlı ekonomisi, kapitalizm, sınıflar, taşra, ticaret ve tüketim üzerine oluşan geniş literatürün ikinci baskıda neredeyse hiç hesaba katılmamış olması. Üstelik, burada kitabın kendi iddiasıyla doğrudan ilgili bir durum var. Reyhan, “tekli model” yerine, farklı açıklamaların birbirinin ihmal ettiği noktaları tamamladığı bir “çoklu model” kurmaya ve bunu Osmanlı arşiv belgeleriyle sınamaya çalışıyor. Aradan geçen yirmi yılda da, kitabın kendisini referans alarak yapılan çalışmaların ortaya koyduğu yeni bulgular, Reyhan’ın tezlerinin nerelerde güçlendiğini, nerelerde yeniden düşünülmesi gerektiğini gösterebilirdi.
İkinci baskı tam da bunun için bir fırsattı. Yazar, ilk baskının önsözünde bazı çalışmaları hipotezlerini değiştirmediği düşüncesiyle değerlendirmediğini söylüyor. 2008’de bu tercih tartışılabilir; fakat 2026’da aynı bibliyografyayla yeniden basılan bir kitabın güncelliği ister istemez sorgulanıyor. Tarihçilikte yirmi yıl az zaman değil. Hele kitabın konusunda son yıllarda ciddi bir literatür birikmişse, yeni baskının yalnızca eski metni yeniden dolaşıma sokmak yerine, bu literatürle hesaplaşması beklenir.
Üstelik, yeni çalışmaların kitaba zarar vereceğini de düşünmüyorum. Tam tersine, Reyhan’ın temel iddiasını çok daha güçlü hale getirebilecek bir literatür birikti. Osmanlı toplumunu dünya ekonomisinin edilgen bir çevresi olarak okumayan; yerel aktörlerin kararlarını, sermaye hareketlerini, ticari ağları, köylülerin piyasa ilişkilerini ve farklı bölgelerin birbirinden ayrılan ekonomik gelişmelerini inceleyen çalışmalar, kitabın açtığı tartışmayı yirmi yıl ileri taşıyabilirdi. Reyhan’ın kendi vardığı sonuç da, Osmanlı’da “yaşanmamışlıklar” aramak yerine, kendine özgü kapitalistleşme süreçlerine bakmak gerektiği yönünde.
Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan da daha özenli bir ikinci baskı beklerdim. Kitabın yeniden basılması elbette değerli, fakat böyle bir çalışmanın yalnızca yeniden dizilip piyasaya sürülmesi yeterli değil. Metnin yazımı ve dizgisi baştan sona gözden geçirilmeli; anlatım bozuklukları giderilmeli; kaynakça güncellenmeli ve mümkünse yazarın eski tezlerini bugünün literatürüyle yeniden karşı karşıya getiren bir ek bölüm hazırlanmalıydı. Ağustos 2026’da çıkan ikinci baskıda karşılaşılan çok sayıdaki yazım ve dizgi hatası, yer yer bozulan cümleler ve editoryal pürüzler bu beklentiyi daha haklı kılıyor.
KAYNAKLAR
Robert Brenner, “The Origins of Capitalist Development: A Critique of Neo-Smithian Marxism”, New Left Review, I/104, 1977.
Robert Brenner, “The Agrarian Roots of European Capitalism”, Past & Present, 97, 1982.
Bryan S. Turner, Marx and the End of Orientalism, George Allen & Unwin, 1978.
Halil İnalcık, “Sultanism Üzerine Yorumlar: Max Weber’in Osmanlı Siyasal Sistemi Tiplemesi”, Toplum ve Ekonomi, VII, 1994.
Murat Yolun, “The Position of the Ottoman Empire in the 19th Century in the Eyes of Karl Marx and Friedrich Engels”, History Studies, II/2, 2010, s. 339-351.
Attila Aytekin, Üretim, Düzenleme, İsyan: Osmanlı İmparatorluğu’nda Toprak Meselesi, Arazi Hukuku ve Köylülük, Ankara, Dipnot Yayınları, 2021.
Önceki Yazı
Sevim Burak ve
performans olarak alımlama
“Sevim Burak’ı okumayı öğrenmek ancak Sevim Burak’ı okuyarak mümkün oluyor; müziksel bir Rosetta Taşı gibi, fakat son derece dinamik de. Sevim Burak’ı okumanın tek bir yolu yok bu yüzden; aynı şekilde Burak’ın poetikasının bir kural kitabı da.”