Masalların yeniden yazımı üzerine:
Yoksullaşan masallar
“Bir anlatıyı daha eşitlikçi, daha kapsayıcı ve pedagojik açıdan daha güvenli biçimde yeniden kurarken, onun sembollerini, arketiplerini, çatışmalarını ve katmanlı yapısını da dönüştürüyor ya da yok ediyor olabilir miyiz?”
Masalların yeniden yazılmasına karşı çıkmak mümkün değildir. Çünkü masallar, bilindiği üzere ağızdan ağıza yayılan, zamanla değişime uğrayan, yaşayan birer kültürel mirastır. Bu nedenle, kimi zaman tarih boyunca toplumun ihtiyaçlarına, kimi zaman çağın gereklerine göre, kimi zaman da çeşitli sosyo-politik nedenlerle defalarca yeniden şekillenmişlerdir.
Jack Zipes’in Peri Masalları ve Yıkma Sanatı adlı kitabında sosyo-tarihsel çerçevesini çizdiği üzere, peri masalları tarih boyunca egemen sınıfın çocukları ve yetişkinleri uygarlaştırmak, onlara dönemin kural ve sınıfsal kodlarını dikte etmek için kullandığı birer araca dönüşmüştür.[1]
Öyleyse bugün?.. Bugün de yapay zekâ teknolojilerinin hızla geliştiği, dijital dönüşümün ve küresel ekonomik değişimlerin yaşandığı yeni bir çağın başlangıcındayız. Peki, şimdi bize masallar nasıl anlatılıyor dersiniz?
Bugün yeniden yazımların önemli bir kısmı daha eşitlikçi, kapsayıcı ve güvenli hikâyeler kurma amacı taşıyor. Bu iyi niyetli bir amaç gibi görünse de, tam da bu noktada edebiyat açısından başka bir soru beliriyor: Bir anlatıyı daha eşitlikçi, daha kapsayıcı ve pedagojik açıdan daha güvenli biçimde yeniden kurarken, onun sembollerini, arketiplerini, çatışmalarını ve katmanlı yapısını da dönüştürüyor ya da yok ediyor olabilir miyiz?
Masallar ve Modern Çocukluk: Kurtlar Sokaklarda Gezerken başlıklı yazımda korumacı tutumun anlatıları “sterilize etme” eğiliminden ve çocukların neden sterilize edilmemiş anlatılara ihtiyaç duyduğundan söz etmiştim. Bu yazı ise bir anlatıyı günümüz değerleri doğrultusunda sterilize ederek yeniden kaleme alırken onda neleri değiştirdiğimizi ve böylece neleri kaybettiğimizi ele almayı amaçlıyor.
Masallar yazıya geçirilmeden önce olduğu gibi, yazıya geçirildikten sonra da pek çok değişime uğramıştır; bazı unsurları çıkarılmış, bazıları yumuşatılmış, bazıları değiştirilmiştir. Ancak masalın kendi grameri olabildiğince korunmuş; tehdit, tehdit olarak; ceza, ceza olarak kalmıştır. Örneğin, Pamuk Prenses’in 1810 tarihli el yazmasında tek bir kraliçe vardır: o da kızına eziyet eden biyolojik annesidir.[2] Grimm Kardeşler, masallardaki anne figürünü sonraki baskılarda üvey anneye dönüştürerek anne imgesini korumaya almışlardır. Bu bir editoryal müdahaledir ama masalın kıskançlık, korku, terk edilme gibi unsurlarını yok etmemiştir. Acaba bugün durum nasıl?
Esasen bu yazıda “Şimdi bize masallar nasıl anlatılıyor?” ve “Bugünkü yeniden yazımları geçmiştekilerden ayıran temel fark nedir?” sorularının peşinden gideceğiz. Bu doğrultuda, Grimm Kardeşler’in 1857 tarihli Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler[3] masalını, Can Yayınları ile Odeabank işbirliğiyle hazırlanan “Eşit Masallar” projesi kapsamında yayımlanan Pamuk Kalpli Prens ve Yedi Cüceler kitabını ve Disney’in 2025 yapımı Pamuk Prenses müzikal filmini birlikte değerlendireceğiz.
Can Yayınları ve Odeabank işbirliğiyle hazırlanan “Eşit Masallar” projesi, klasik anlatıların bugünkü yeniden yazımlarda nasıl bir sembolik dönüşüme uğradığını gösteren en somut yerel örneklerden biri. Serinin içinde yer alan ve Hikmet Hükümenoğlu tarafından kaleme alınan Pamuk Kalpli Prens ve Yedi Cüceler adlı kitap, projenin klasik masalları kadın-erkek eşitliğini temel alarak yeniden yorumladığı eserlerdendir. Kitapta cinsiyet rollerini tersyüz etmek için Pamuk Prenses figürü “Pamuk Kalpli Prens”e dönüştürülürken, masalın tekinsiz, karanlık ve psikanalitik katmanları büyük ölçüde devre dışı kalmıştır.
Artık masalda zehirli elmayı uzatan kraliçe değil, kralın tahtında gözü olan vezirdir. Prens bu elmayı yemeyi reddeder. “Beni ikinci kez kandırabileceğini mi sandın? Artık çok dikkatliyim ve seni kötü bakışlarından tanıdım. Bundan böyle yalanlarına inanmayacağım” diyerek onun yalanını ortaya çıkarır; kötü kalpli vezir ise bu durumdan o kadar utanır ki, arkasına bakmadan kaçar.
Masaldaki cücelerse kolektif bilinçaltının derinliklerinden çıkarılıp pilot, doktor, itfaiyeci, müzisyen gibi modern sistemin rasyonel meslek gruplarına dönüştürülmüş; böylece karakterlerin her birine belirli birer kariyer rolü biçilmiştir.

Projenin arka kapağında açıkça beyan edilen “Bu rolleri değiştirirsek toplumdaki roller de değişir” mottosu, toplumsal fayda sağlamayı amaçlayan iyi niyetli bir çaba olsa da, edebiyatın estetik ve metaforik alanını pedagojik bir amaca feda etme riskini de beraberinde getirmektedir.
Bugünkü dönüşümün sınırlarını, daha aşina bir zemin sunması bakımından, Disney’in 2025 yapımı Pamuk Prenses filmi üzerinden incelemek daha pratik bir karşılaştırma imkânı sunabilir. Ne yazık ki, anlatının film uyarlaması da masalsı unsurları koruma konusunda zorlu bir sınavdan geçmektedir.
İlk olarak filmin açılış sahnesine bakalım. Hikâye, “Bir zamanlar erdemli bir kral ve kraliçe tarafından yönetilen huzur dolu bir krallık vardı” sözleriyle başlar; Pamuk Prenses’e çocukluğundan itibaren toprağın bereketinin, paylaşmanın, insanları sevmenin önemi ve bir gün erdemli bir lider olacağı anlatılır. Filmin daha en başında anlıyoruz ki, bu artık düşündüren, duygulara hitap eden, günlük yaşama dair insani sorunları ele alan bir masal olmaktan çıkmış, bize ideal dünyadan, deyim yerindeyse bir ütopyadan seslenmekte.
Hikâyeye eklenen bu atmosferin etkilerini karakterler üzerinde de görmek mümkün. Masalda Pamuk Prenses onu öldürmek isteyen avcıya ağlar, yalvarır, canını bağışlarsa bir daha geri dönmeyeceğine söz verir. Prenses o kadar güzeldir ki, avcının yüreği yumuşar ve Prenses’in kaçmasına izin verir. Filmdeyse Prenses avcının gözlerine bakarak, “Neden?” diye sorar. Avcının yüreği, Prenses’in ısrarla sorduğu “Neden?” sorusu üzerine yumuşar. Çünkü avcı bu soru üzerine vicdanının sesini dinleyerek merhamet eder. Prenses’in sergilediği bu soğukkanlılık ve dürtü kontrolü ona güçlü bir duygusal zekâ kazandırır. Prenses tehdit karşısında sakinliğini koruyup olgunlukla ve sakince sorgulayarak avcının karanlık niyetini vicdani bir muhakemeye dönüştürmeyi başarır.
Fakat Pamuk Prenses’in cücelerle tanışma sahnesi bu dönüşümü gölgede bırakmaktadır. Prenses’in cücelerle kurduğu ilişki, onlara gösterdiği ilgi ve nezaket zaten karakterine dair bir fikir vermekteyken, film bunu yeterli bulmayıp Pamuk Prenses’e “Annem bana isimleri öğrenmenin çok önemli olduğunu öğretmişti” dedirterek direkt olarak mesajı ortaya koyar. Bu didaktik yaklaşım, anlamın keşfine ket vurmuştur.
Cücelerin evindeki ev işi sahnesinde de benzer bir yaklaşım göze çarpar. Masalda Pamuk Prenses’in ev işini üstlenmesi, “iyi kız” imajından ziyade çocukluktan çıkıp hayatın zorluklarıyla başa çıkabilen, sorumluluk alabilen bir bireye dönüşümünün sembolik ifadesi olarak da okunmaktadır.[4] Bu sahne filmde kolektif çalışma ve modern dayanışma örneğine dönüştürülmüştür. Prenses’in işleri cüceler arasında paylaştırmasıyla müzikal bir eğlenceye dönüşen sahne, şarkı sözlerinin de katkısıyla didaktik yükü kucağımıza bırakıverir. Verilmek istenen mesaj ne olursa olsun, bunun gibi sahneler sembolik derinlik yok edilmeden de pekâlâ işlenebilirdi.
Anlatının neredeyse hiç değişmeyen sembollerinden biri olan sihirli ayna, çok katmanlı yapısıyla toplumsal normları, güzellik odaklı ataerkil değer sistemini, anne-kız çatışmasını, kıskançlığı, narsisizmi, kraliçenin iç dünyasını, hatta büyümekte olan çocuğun iç sesini[5] temsil eden zengin bir metafor alanı sunar. Ne var ki, filmde bu ayna hikâyenin sonunda adeta bir yargıca dönüşerek şöyle der: “Güzelliğiniz dillere destan ama ne yazık ki sadece dıştan. Pamuk Prenses’in güzelliği içinden geliyor, ruhundan. Eninde sonunda kraliçem, işte bu yüzden daha güzel olacak her zaman sizden.” Film bu hamleyle yüzyıllık köklü bir sembolü yüzeysel bir ahlak dersine indirgeyerek o metaforik derinliği doğrudan dikte edilen, sığ bir mesajla erozyona uğratmıştır.

Bir diğer revizyonsa, avcının kraliçeye götürdüğü sandık sahnesinde karşımıza çıkar. Masalda Kraliçe, Prenses’in ciğerlerini ister ve onun güzelliğini kendi bünyesine aktarmak gibi ilkel bir dürtüyle onları pişirtip yer. Filmdeyse avcı sandığın içine bir elma koyarak Kraliçe’ye geri verir. Sinemasal açıdan yapılan bu değişikliği anlamlı bulduğumu belirtmeliyim. Çünkü yazılı bir metinde bu yamyamlık motifi, çocuğun zihninde ancak onun kendi hayal gücünün kapasitesi kadar korkunçlaşabilir; yani zihin kaldıramayacağı vahşeti kendiliğinden filtreler. Oysa somut ve görsel bir mecra olan sinemada bu sahnenin doğrudan gösterilmesi, yaşa bağlı olarak çok daha yoğun ve sarsıcı bir etki yaratabilir. Dolayısıyla, filmin vahşet dozunu bu sembolik elma hamlesiyle yumuşatması edebi derinlikten ödün vermek olarak değil de, çocukların algı dünyasını gözeten bir adaptasyon tercihi olarak okunabilir.
Yine bilindiği üzere, elmanın kırmızı yani zehirli parçasını yiyen Pamuk Prenses bir nevi uykuya dalar. Masalda Prenses cam tabutta dağın tepesine koyulur. Prenses’in yasını tutmaya üç hayvan gelir: baykuş, kuzgun ve güvercin. Bettelheim’a göre bunlar sırasıyla bilgeliği, olgun bilinci, aşkı simgeler ve bu kuşlar, Prenses’in ölüme benzer uykusunda olgunluğa hazırlandığı son bir oluşum evresi geçirdiğini akla getirir.[6] Dolayısıyla, masalın bu bölümü psiko-gelişimsel bir dönüşümün metaforu olarak okunabilmektedir. Filmdeyse bu üç sembolik kuşun yerini ceylan, sincap, kirpi, fare gibi daha sevimli, tanıdık hayvanlar alır. Bu da sahnenin sembolik yoğunluğunun eriyip gitmesine neden olmuştur.
Masalın Grimm versiyonunda, Prens dağın tepesine çıktığında güzeller güzeli Prenses’i görür. Cücelere Prenses’i sarayına götürmek istediğini söyler. Prens’in uşakları cam tabutu taşırken bir çalıya takılırlar; yaşanan sarsıntıyla Prenses’in boğazındaki zehirli elma parçası dışarı fırlar. Böylece Prenses şans eseri hayata döner ve Prens’le evlenir. Filmde geleneksel prens figürünün yerini, Robin Hood’u çağrıştıran Jonathan karakteri almıştır. Prenses, Jonathan’ın öpücüğüyle uyanır fakat birbirlerine ilk görüşte âşık olmazlar. Prenses’le Jonathan arasındaki duygusal bağ ani ve mucizevi bir “ilk görüşte aşk” kalıbından çıkarılıp birkaç ortak deneyime ve giderek gelişen bir yakınlığa dayandırılmıştır. Filmin bu tesadüfi uyanış sahnelerini süreç içinde olgunlaşan bir “aşk” olgusuna dönüştürmesini olumlu karşıladım. Bu sayede, sevgi kaderci bir dayatmadan sıyrılarak, birlikte geçirilen zamanın ve ortak mücadelelerinin ürünü olarak işlenmiş oluyor.
Filmin sonunda Pamuk Prenses artık “korkusuz, adil, cesur ve dürüst” bir kraliçe olarak tanımlanmaktadır. Böylece dış görünüşün aldatıcı etkisini; içsel zaafların, kıskançlık ve kibrin yıkıcı gücünü alegorik bir dille anlatan geleneksel masalın yerini iyi yöneticilik, toplumsal dayanışma, adil paylaşım ve liderlik gibi modern, pedagojik temaları işleyen bir anlatı alır. Bunun yanında sembolik, metaforik yani çok katmanlı yapısı zayıflatılmış bir anlatıyla karşılaşıyoruz.
Geçmişin yeniden yazımlarında da bazı unsurlar eleniyor, değiştiriliyor ya da çıkarılıyordu, fakat buna rağmen masalın taşıyıcı kolonları hâlâ oradaydı. Bana öyle geliyor ki, bugün tam da o kolonlar kesiliyor. Dolayısıyla, bugünkü yeniden yazımları geçmiştekilerden ayıran temel fark tam da bu.
Elbette masalın sonunda iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır; değer aktarımı yapılır ve belirli öğütler verilir. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle. Ancak bunu tekdüze, basit ve didaktik biçimde yapmak ve okuyucuyu/izleyiciyi ciddiye almamak, okuyucunun/izleyicinin anlam arayışına alan bırakmamak, hatta algısını küçümsemek anlamına gelmez mi?
İşte şimdi bize masallar böyle anlatılıyor.
Masallar şüphesiz yeniden yazılmaya devam edecek; buna karşı çıkmak ne mümkündür ne de anlamlı. Bir masal yeni sorularla buluşturulabilir, farklı bir bakış açısıyla ele alınabilir. Ancak bunu yaparken anlatı arketiplerini, sembollerini, metaforlarını kaybediyor, anlam zayıflıyorsa, işte tam da orada durmak gerek. Belki de bütünüyle yeni hikâyeler kurmak daha yerinde olacaktır. Böylece kadim anlatıları da yoksullaştırmamış oluruz.
NOTLAR
[1] Jack Zipes, Peri Masalları ve Yıkma Sanatı, çev. Zeynep Çiftçi Kanburoğlu, Alfa Yayınları, İstanbul, 2018, s. 27.
[2] Maria Tatar, Açıklamalı Notlarla Klasik Peri Masalları, çev. Berna Kılınçer, Everest Yayınları, İstanbul, 2024, s. 99.
[3] Maria Tatar, Açıklamalı Notlarıyla Klasik Peri Masalları, çev. Berna Kılınçer, Everest Yayınları, İstanbul, 2024, s. 96-111. (içinde: Jacob ve Wilhelm Grimm, “Sneewittchen”, Kinder-und Hausmärchen, 1857).
[4] Bruno Bettelheim, Masallar Ne Anlatır: Çocuk Gelişiminde Masalların Rolüne Psikanalitik Bir Bakış, çev. Sanem Erdem, Begüm Berkman, Sfenks Kitap, İstanbul, 2024, s. 218.
[5] a.g.e., s. 217.
[6] a.g.e., s. 223.
Önceki Yazı
Toplumun söylentileşmesi
“Kanaatle bilgi ayrımının belirsizleşmesini bizim toplumumuzun görmesi, saptaması biraz zordur; çünkü burada hiçbir zaman tam ayrışmış değillerdi zaten.”
Sonraki Yazı
Albert Serra sinemasında bakışın etiği
“Albert Serra sinemasında perdede olup bitenlere başını çevirip çevirmemek insanın kendi iradesine bırakılır. Bakmayı sürdürüyorsanız, artık suç ortağı ya da tanıksınızdır; çünkü Serra’nın filmlerinde bakma eylemi asla masum değildir.”