Haftanın vitrini – 8
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Akdeniz’in Hayal Gücü / Antarktika / Edebiyatta Doğaüstü Korku / Kara Tutması / Kayda Geçen Kayıplar / Kollontay / Kusursuzluk / Olmayacak Şeylerin Romanı / Teknofeodalizm / Yaşama Övgü
Akdeniz'in Hayal Gücü:
Tarihten Kaçmak Üzere Dersler
çev. Burcu Tümkaya
Metis Yayınları
Şubat 2026
320 s.
Dillere destan “Akdeniz ruhu”, felaket anlarına verilen tepkinin emaresi, “ne biri ne de öteki” olanların sağ kalma stratejisi sayılabilir mi?
Akdeniz, kuraklık ve tufan gibi afetlerin yanı sıra kıtlık, fetih ve savaş gibi insan elinden çıkma felaket ve çalkantılarla binyıllardır yoğrulageliyor. Federico Campagna Akdeniz’in hayal gücü bakımından bereketli topraklarında dolaşırken, Antikçağın yaşamı ve dünyayı anlamlandırma çabasından hareketle koyulduğu yolda mitolojiyle felsefeyi, felsefeyle tarihi iç içe geçiriyor. Büyük İskender’in başka başka kültürlerdeki tezahürlerini, Roma İmparatorluğu’nun gölgesinde solmaya yüz tutan pagan düşünürleri, din savaşlarının ortasında aynı hikâyeleri başka dillerde dokuyup yaşatarak dünyalar kuran çevirmenleri, hain addedilen korsan, köle ve “dönme”leri, savaş borazanlarına kulak tıkayarak geçmişe de geleceğe de can veren yayıncı, sanatçı ve yazarları ele alıyor. Akdeniz halklarının kriz anlarında verdiği ölüm kalım savaşında sığındığı muhayyile kalelerini ve sonsuz katmanlarla zenginleşen bakış açılarını gözler önüne seriyor.
Akdeniz’in melez yapısına, belli coğrafi sınır, kültür ve etnik kökenlere sığmayışına dikkat çeken Campagna, felsefenin de tarihin de edebiyatla bağını kuran metniyle bizi şiirsel bir yolculuğa çıkartıyor.
Antarktika
çev. Umay Öze
Jaguar Kitap
Şubat 2026
200 s.
Kadınlar, çocuklar, aile içinde yaşananlar, çalkantılı ilişkiler Keegan’ın tematik evreninin vazgeçilmezleridir: Tek gecelik kaçamak yapmak isteyen evli kadın, birbirinden tamamen farklı hayatlar yaşayan iki kız kardeş, katil şarkıcı, çocuğunu kaybeden anne baba… Keegan, kahramanlarının hayatlarını, dünya ve olaylar karşısındaki tutum ve tepkilerini tertemiz bir dil ve karanlık köşelere sızan ince bir ışıkla önümüze seriyor. İlk kez 1999 yılında yayımlanan bu kitap şimdiden modern bir klasik.
Claire Keegan’ı uluslararası üne kavuşturan, öykü sanatının yaşayan en büyük isimleri arasına sokan Antarktika, Umay Öze’nin çevirisiyle…
“Basitçe ifade etmek gerekirse, Claire Keegan dünyanın en iyi yazarlarından biri.”
—George Saunders
“Bu usta işi öyküler, yetişkinlere yönelik tüyler ürpertici masallar gibi.”
—Sunday Telegraph
Edebiyatta Doğaüstü Korku
çev. Fatma Cihan Akkartal
İthaki Yayınları
Şubat 2026
112 s.
“İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur; korkunun en eski ve en güçlü türü ise bilinmeyene duyulan korkudur.”
Kozmik dehşetin efendisi H.P. Lovecraft, kalemini bu kez kendi kâbuslarını besleyen kadim köklere, edebiyatın karanlık dehlizlerine daldırıyor. Edebiyatta Doğaüstü Korku, gotik romanlardan hayalet öykülerine, şeytani mitlerden kozmik dehşetin ilk kıpırtılarına değin uzanan eşsiz bir gölge atlası.
Lovecraft, neden bazı öykülerin tüylerimizi ürperttiğini, neden karanlıktan korktuğumuzu ve “tuhaf” olanın neden bizi bu kadar cezbettiğini bir cerrah titizliğiyle analiz ediyor. Kendi yazınını besleyen kaynakları açıkyüreklilikle paylaşırken, korku edebiyatının sınırlarını da yeniden çiziyor.
Modern korku edebiyatının pusulası kabul edilen bu dev eser, türün evrimini bir ustanın gözünden, onun özenli ve lirik üslubuyla sunuyor. Edebiyatta Doğaüstü Korku, okuru korkunun estetiğiyle tanıştıran ölümsüz bir manifesto.
Korku edebiyatının henüz haritası çıkarılmamış tekinsiz bölgelerinde gezinmek için iyi bir rehber arıyorsanız, daha uzağa bakmanıza gerek yok.
“Tuhaf kurgu ve korku literatürü meraklıları için entelektüel açıdan zengin bir kaynak.” –S. T. Joshi
“Korku edebiyatı üzerine yazılmış en önemli deneme.” –David G. Hartwell
Kara Tutması
çev. Hande Koçak
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Şubat 2026
112 s.
“Bizi ekolojik aciliyetle yüzleşmek üzere harekete geçirebilecek bir kitap varsa, o da Kara Tutması’dır. Kolay okunan bir metnin estetik hazzını, derin bir varoluşsal angajmanla benzersiz bir biçimde birleştiriyor.”
—Slavoj Žižek
2022 yazı. İklim değişikliği kaynaklı sıcak hava dalgaları Paris’i kavururken Danimarkalı sosyolog Nikolaj Schultz, uykusuz gecelerden ve zihnini kemiren sorgulamalardan uzaklaşmak, “biraz açılmak” ve ferahlamak için yönünü Akdeniz’deki Porquerolles Adası’na çevirir. Ancak adaya ayak basar basmaz, bu geçici cennete sığınan binlerce kişi gibi kendi ziyaretinin de adanın yavaş yok oluşuna katkıda bulunduğunu fark eder. Hyères takımadalarının incisi Porquerolles’de falezler her yıl birkaç santimetre aşınmakta; artan kıyı faaliyetleri, altyapı düzenlemeleri ve turizm baskısı plajların kendini yenilemesini sağlayan doğal süreçleri zayıflatmaktadır.
İklim meselesinin sadece çevresel değil, aynı zamanda varoluşsal bir kriz yarattığı bir çağda yaşıyoruz. Schultz bu krizi istatistiklerle ya da soyut kuramlarla değil, yaşanan deneyimin içinden kavrayan etnografik-anlatısal bir deneme sunuyor. Antroposen çağında özgürlüğün nasıl sorumluluk doğurduğunu, her eylemin nasıl iz bıraktığını, kaçışın nasıl imkânsızlaştığını kişisel anlatıyla düşünsel denemeyi harmanlayan özgün bir dille ele alıyor.
Güçlü siyasal ve toplumsal teşhisler de barındıran kitapta üretim merkezli modern sınıf anlayışının çöktüğü öne sürülüyor: Artık kimin hangi topraklarda yaşayabileceği, kimin sele, yangına, kuraklığa maruz kalacağı etrafında şekillenen yeni “jeososyal sınıflar”la karşı karşıyayız. Günümüzün temel çatışmaları yalnızca emek ile sermaye arasında değil, yaşanabilir bir dünyaya erişim etrafında dönüyor.
Kara Tutması okuru teselli etmiyor, daha değerli bir şey sunuyor: Antroposen‘de yaşamanın, düşünmenin ve sorumluluk almanın ne anlama geldiğine dair sarsıcı bir berraklık.
Kayda Geçen Kayıplar
çev. Ayça Sabuncuoğlu
Can Yayınları
Ocak 2026
256 s.
- Pasifik’te okyanusa batan bir ada Tuanaki.
- Nesli tükenen Hazar kaplanı.
- Tek boynuzlu atların gerçekten yaşadığını öne süren bir fizikçi.
- 17. yüzyılda Roma’da inşa edilen malikâne, Villa Sacchetti.
- Artık kayıp film olarak kabul edilen Mavili Çocuk.
- Sappho’nun kayıp aşk şarkıları.
- Tamamen yanan ve duvar parçaları yeni köy evlerinin yapımında kullanılan Von Behr Sarayı.
- Kayıp kutsal kitaplardan: Mani’nin Yedi Kitabı.
- Caspar David Friedrich’in bir yangında yok olan tablosu Griefswald Limanı.
- İsviçreli bir memurun binden fazla levha dikerek bir tür ansiklopediye çevirdiği kestane korusu Ormandaki Ansiklopedi.
- Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin Berlin’de inşa ettiği, 2000’lerin başında yıkılan Cumhuriyet Sarayı.
- Papaz Adolf Kinau’nun selenografileri.
Judith Schalansky kaybolan şeylerden geriye kalanlara odaklanarak bir edebiyatçının her şeyi hikâyeleştirme coşkusuyla kaleme aldığı Kayda Geçen Kayıplar'da bellek ve unutuşun birbirine zıt olduğu kadar iç içe geçtiğini özgün bir şekilde gösteriyor.
Judith Schalansky 2018’de Wilhelm Raabe Edebiyat Ödülü’nün de sahibi oldu.
Kollontay’ın Marksist feminizmin kurucu temalarının habercisi olarak okunması âdettendir. Burjuva ailesi ve ahlakının en tavizsiz eleştirilerinden biri ona aittir sahiden de. Ama bu kitap, Kollontay’ın yalnızca kusursuz tezlerini değil, iniş çıkışlarını, ikilemlerini, devrimci sürecin ihtiyaçlarına yanıt verme arzusunu da takip ediyor. Tuhaf ama onun düşüncesinin hem çağa aykırılığı hem güncelliği hâlâ bu devingenliğinde yatıyor. Kollontay’ın iktisadi ve siyasi devrimleri insanların gündelik yaşamı, duyguları ve ruhsal yapısında devrimlerle üst üste bindirmesi büyük skandaldır. İşi, aileyi ve devleti reddetmeye yönelen hareketler onun gözünde birbirini ertelemiyor. Mevcut durumu ortadan kaldıran komünalleşmenin gerçek hareketinde hepsi birbirine bağlanıyor, iç içe geçiyor. Ama Kollontay’ın hiçbir şeyi komünalleşmenin dışında bırakmayan aşk-yoldaşlık kavramı, belki günümüz için daha da büyük bir skandal. Bu kavram, devrimci öncelikler hiyerarşisini altüst etmekle kalmıyor çünkü Marksizmle feminizmin mutlu evliliğinden çok daha fazlasını da vaat ediyor. Cinsiyetler arası eşitlikçi ilişkiler, ailenin çözülüşü, aşkın ve cinselliğin baştan yaratımı, işin reddi, yeniden üretimin komünalleşmesi ya da dünyada bir komünler federasyonu arasındaki mesafeler bizim hayal edebildiğimizden belki çok daha kısa. Devrim üstüne devrim. Tam teşekküllü bir komünist programın bundan başka bir stratejisi, yok belki de.
Kusursuzluk
çev. Meryem Mine Çilingiroğlu
YKY
Şubat 2026
88 s.
Genç İtalyan yazar Vincenzo Latronico’nun birçok dile çevrilen ve çok konuşulan romanı Kusursuzluk’un kahramanları Anna ile Tom, Avrupa’nın güneyindeki ülkelerinden, düşledikleri yaşamın nabzının attığı Berlin’e gelip yerleşmiş genç bir çift; internetin gelişip yaygınlaştığı dönemde büyümüş, evden çalışan dijital tasarımcılar. Daireleri bitkiler ve İskandinav mobilyalarıyla dolu; kendilerine benzeyen göçmenlerle görüştükleri bir yaşantıları var; sosyal medya gündelik gerçekliklerinin ayrılmaz bir parçası… Yıllar geçtikçe, Anna ile Tom’un özenle sürdürdükleri yaşantının parıltısı sönmeye yüz tutar, hayati bir şeyin durmadan ıskalandığı hissi yaşamlarına çöreklenir. Çok geç olmadan bir şeyler yapmalıdır, ama ne?
Vincenzo Latronico Kusursuzluk’ta Georges Perec’in Şeyler adlı romanını çıkış noktası haline getirerek 21. yüzyılda ortaya çıkmış yeni bir çevrenin soğukkanlı bir anatomisini çıkarmaya girişiyor. Bir kuşağın arzuları ve alışkanlıkları, düşleri ve hüsranları, siyasetle ve sosyal medyayla ilişkileri hakkında, keskin gözlemlerle dolu, yoğun bir roman çıkarıyor ortaya.
“Kusursuzluk, bir kuşağın tanımını sunan, merhameti olmayan bir yazınsal yapıt. Bu kitabı okumak aynaya bakmaya ve nihayet kendinizi de yaratılmasına katkıda bulunduğunuz kültürü de ilk kez sahiden görmeye benziyor.”
—Madeleine Watts
Olmayacak Şeylerin Romanı
Bilgi Yayınevi
Ocak 2026
208 s.
Dönen mavi beyaz bir küre... Yaklaşıyoruz, yaklaşıyoruz... Üzerinde milyarlarca insan. Zamanlarının yarısını öylece durarak, diğer yarısını oradan oraya koşturarak geçiriyorlar. Okula, savaşa, savaş karşıtı yürüyüşlere, markete, kerhaneye, misafirliğe, dua etmeye, gelinlik provasına, spor müsabakalarına gidiyorlar. Yıllar böyle geçiyor. Sonra yaşlanıyorlar ve sık sık hastaneye gitmeye başlıyorlar. Sona yaklaştığımız halde ortaya çıkan elle tutulur bir şey yok. Bir anafikir? Kıssadan hisse? Hikâyenin sonu da belli üstelik. Mezarlığa gidiyorlar, başkaları tarafından taşınarak. Pek yakında...
Yüzü, onu gören herkeste nefret uyandırdığı için insan içine çıkarken maske takmak zorunda olan ünlü bir yazar, “gönüllü esaret” yasasıyla köle olmaya karar veren bir kadın ve yakınları ölmüş insanların acılarını dindirme yeteneğine sahip fakat dindirdiği her acıyla da kendi ruhunu çürüten bir adam... Birinin maskesi, diğerinin teslimiyeti, ötekinin yeteneği aynı hikâyenin farklı yüzlerine dönüşüyor. Nefretle aşk, esaretle özgürlük, ölümle doğum arasındaki sınırlar belirsizleşiyor; büyük şakacı yine kendi oyununu oynuyor.
Hürer Ebeoğlu, Olmayacak Şeylerin Romanı’nda kaderin ironisini, toplumsal normların absürtlüğünü ve insanın en uç arayışlarını sorguluyor. “Hoşkusur”un estetiğiyle örülmüş bu roman, duygusal mutasyona uğramış bir çağın aynasında insanın kendine yabancılaşmasının tekinsiz bir kaydını tutuyor.
Teknofeodalizm:
Kapitalizmi Öldüren Neydi?
çev. Mustafa Güdük
Diplomat Yayınları
Şubat 2026
240 s.
- Amazon, Google ve Meta gibi teknoloji devleri sadece şirket mi, yoksa çağımızın yeni derebeyleri mi?
- 2008 finans krizi teknofeodalizmin önünü nasıl açtı?
- Dikkatimizi, davranışlarımızı ve arzularımızı kim –ya da ne– yönetiyor?
- Emek neden giderek görünmez hâle geliyor; kullanıcılar nasıl dijital serflere dönüşüyor?
- Bulut sermayesi, demokrasiyi ve özgürlüğü nasıl etkiliyor?
Varoufakis, küresel tedarik zincirlerinden kripto paraların çöküşüne, Çin-ABD rekabetinden yapay zekânın emek üzerindeki tahakkümüne uzanan geniş bir çerçevede, şu sorunun peşine düşüyor: Bu düzen kaçınılmaz mı, yoksa hâlâ başka bir yol mümkün mü?
Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, kişisel anlatılarla desteklenen güçlü iktisadi çözümlemeleriyle günümüz ekonomi politikasına eleştirel bir bakış sunan eşsiz bir kaynak.
Yaşama Övgü: Utanç Taraf Değiştirmeli
çev. Ebru Erbaş
Everest Yayınları
Şubat 2026
256 s.
Gisèle Pelicot’yu tüm dünya 2024 yılında tanıdı: Evli olduğu erkek dokuz yıl boyunca Gisèle’e bilgisi dışında uyuşturucular vermiş ve bilincini kaybetmiş haldeyken onlarca erkeğin ona tecavüz etmesine zemin hazırlamıştı. Bu korkunç gerçeğin ortaya çıkmasının ardından Gisèle, konuyla ilişkili davanın kamuya açık görülmesini talep ederek ataerkiyle mücadelede bir kırılma yarattı: Utanç taraf değiştirmeli, diyordu. Utanması gereken kendisi değildi, düzenin kirli tahakküm ağlarında bir araya gelerek onun fiziki ve manevi varlığına bu şiddeti uygulayan suçlulardı.
Yaşama Övgü’de Gisèle Pelicot, çok büyük cesaret gerektiren bu karara giden yolu bizimle paylaşıyor: Yoldaş bildiği bir eş; inişleri, çıkışları, krizleriyle elli yıldır devam eden bir evlilik, birlikte yetiştirilmiş üç çocuk… Aile sofralarında, torunlarıyla sakin bir sonbahara hazırlandığını zannederken, birdenbire karşısına çıkan, bilmediği, kapkara bir akışın içinde yıllarca zulme uğradığı, şiddet gördüğü gerçeği. Anılar, alt üst oluşlar, çocuklarını da saran şüpheler, çelişkiler… Ve davanın kamuya açık görülmesi kararının ardından etrafında kenetlenen kadınlardan aldığı güç.
Yaşama Övgü, bir kadının, içindeki gücü adım adım keşfetmesinin ve dünyanın gözleri önünde tüm zulme uğrayanların etrafında kenetlendiği bir figüre dönüşmesinin hikâyesi.
Teşekkürler Gisèle. Zarafetle anlattığınız bu hikâyeyle hepimize cesaret verdiniz. Yaşasın kızkardeşliğimiz!
Önceki Yazı
2026 Kahire Kitap Fuarının ardından:
Hafıza ile ihtimal aynı çatı altında
“Bu sene fuarda yılın şahsiyeti Necib Mahfuz’du ve fuar sloganı olarak Mahfuz’un 'Bir saat okumayı bırakan, yüzyıllarca geri kalır' cümlesi seçilmişti.”
Sonraki Yazı
Estetik Yücenin Serüveni üzerine notlar:
Yüceyi düşünerek eleştiriyi kurmak
“Bu yazıda, Koçak’ın kitabın ilk bölümünde Longinus, Burke ve Kant üzerinden yaptığı yüce analizine birkaç not düşmekle yetineceğim; amacım estetik 'yüce'nin edebiyat eleştirisinde bir düşünme tarzı olarak ne vaat ettiğini biraz deşmek.”