• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Şimdi dinmez pişmanlık…”

Selim İleri’nin son kitabı

“Sen Diye Biri, birçok başka şeyin yanında, yazının hayatla arasındaki derin, karmaşık bağın da anlatımı... Selim İleri’nin veda kitabı bu; yazarak vedalaşmış.” 

Selim İleri (Fotoğraf: Naci Çelik Berksoy arşivi)

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

ELEŞTİRİ

8 Ocak 2026

PAYLAŞ

2025’in 8 Ocak günü kaybettiğimiz Selim İleri, geçtiğimiz ekim ayında yayımlanan son kitabının türü için roman yerine “sayıklamalar” demeyi yeğlemiş. Sen Diye Biri’nde[1] açıkça belirtildiği gibi, kitabın paratekstinde de (arka kapak ve iç kapakta) bu şekilde anılıyor. Son yıllarda edebi tür meselesi birçok kitaptan bahsedilirken gündeme geldi, geliyor; türler arasındaki sınırların gevşediğine, hatta yok olduğuna, tek bir türün bir yapıtı büsbütün kuşatamadığına dair sayısız örnek sayılabilir. İleri’nin bu yapıtını da arka kapağa ve iç kapağa dikkat etmeden okumaya başlayanlar, roman, anı-roman yahut (oto)biyografi okuduklarını zannedebilirler. Kuşkusuz, adlandırmanın esasa dair bir önemi yok elbette; aslolan bu kitabı okurken ondan neler alacağımız. Gelgelelim, adlandırma sadece okuyanın meselesi değildir, yazan kişi de üzerinde çalıştığı metnin “ne” olduğunu, neye benzediğini yahut benzemediğini sorabilir kendisine. Belirli bir türe ait olduğunu düşünmek sınırlayıcı olabildiği gibi, az çok bir güzergâh da sunar. Birçoğumuz için tür bahsindeki belirsizliğin yoldan çıkmak, tamamlayamamak ve daha önemlisi, ortaya çıkan metnin tatmin edici olmaması gibi kaygılara yahut telaşa neden olabileceği de bir gerçek.

Sen Diye Biri’nin sonlarına doğru yazar/anlatıcının, “Bulamadığım bu anlatının türünü şimdi gönül sevinciyle yazıyorum buraya: SAYIKLAMA” (s. 371) demesi de, yazmayı sürdürdüğü metni bir türe ait saymanın, sayabilmenin, en azından adını koymanın sevinci olsa gerek. Tabii bu kitabın herhangi bir kitap olmadığını, Selim İleri’nin ağır bir hastalığın ardından nice sorunla ve kaygılarla savaşırken (ve büyük ihtimalle kaleme getirdiği son kitap olacağını bilerek) yazdığı da akılda tutulmalı.

Yazdıklarının nasıl adlandırılacağını kitap boyunca kendi kendine sorduğunu da eklemeliyim. Mesela: “(Ne acı: Bu metinde, bu anlatıda, bu yarı-kurmacada her şey ‘Artık çok geç!’e odaklanıyor…)” (s. 218 – vurgular eklenmiştir.) Gelgelelim, birazdan aktaracağım, gönül sevinciyle “sayıklama” diye adını koymasının az öncesinde bu metni “anlatı” olarak anmak yanlısı olmadığını da belirtecektir.

“Yazar/anlatıcı” dedim, demek zorunda hissettim kendimi; bu da metni belirli bir türe ait sayamamaktan. Evet, Selim İleri anılarını anlatıyor – gibi, odağında arkadaşı Cüneyt Arkın’ın, onunla yaşadıklarının (ve yaşamadıklarının) bulunduğu anıları. Ne var ki, metnin içinde de ifade ediliyor, bu “anıların” hepsi yaşanmış olmayabilir; dolayısıyla “kurmaca”nın alanına da girip çıktığımızdan kuşku yok; salt bu ikisi değil ama. Birçok yerde Selim İleri’nin denemelerini okuduğumuzu söylemek de yanlış olmaz. Mehmet Rauf’un Eylûl romanını, ya da Halid Ziya’nın Kırık Hayatlar’ını çözümlediği ya da kimi Yeşilçam filmlerine ilişkin düşüncelerini aktardığı sayfalar örnek verilebilir. “Tür”ler burada da bitmiyor; okumakta olduğumuz metnin nasıl yazıldığının hikâyesi de, bazen “günce” sayfalarını andırır biçimde, bazen bir üst-kurmaca havasında Sen Diye Biri’ne dahil edilmiş. Burada kişisel bir not daha ekleyeceğim. Selim İleri’yle birlikte zaman geçirmiş, onunla sohbet etmiş olduğum için kitabı okurken sıklıkla onu dinlediğimi de hissettim. Buraya bir ara not daha; Sen Diye Biri’ndeki bir cümlenin içine eklenmiş parantez içi bir cümlecik: “(Yazmakla anlatmak aynı şey değildir.)” (s. 49) Onu dinlerken en çok belleğine hayranlık duymuşumdur; sanırım belleğine, özellikle vaktiyle okuduğu kitapları çok ayrıntılı hatırlamasına gıpta ettiğim iki-üç kişiden biridir.

Sözü belleğe getirmem boşuna değil; Sen Diye Biri’nin yapısının belleği tetikleme, çalıştırma, işe koşma çabası da olduğu kanısındayım. Yinelemelerle ilerleyen bir metin bu – burada bir paradoks olduğunu farkındayım; yinelemeler sürdükçe ilerlemekten söz edilebilir mi? Dönüp durmak burada daha uygun bir fiil olmaz mı? Ne ki, Sen Diye Biri’ndeki yinelemeler daha önce anlatılanın birebir yeniden anlatılması değil (çoğu yerde değil, ama birebir yinelenen pasajlar da var), daha önce anlatılanlar ufak tefek eklemelerle, eksiltmelerle yineleniyor. Bu arada eksik parçalar az çok tamamlanıyor, resim birazcık daha bütünleniyor. Sen Diye Biri’nin ilk cümleleri ta en başta bize bu yapıyı duyuruyor.

“Şöyle bir tümceydi galiba: Sonra gökyüzü gecenin gökyüzü oluyor; şafağa kadar öyle yaşanıyordu.

Şafağa kadar yaşayacaksınız geceyi.” (s. 3)

Metin tam burada, bir satırlık boşluktan sonra şöyle devam ediyor: “Yeniden bir şeyler yazmak istiyorum: Hep aynı hayal.”

Selim İleri

Sen Diye Biri’ni okumaya başladığımda metnin pekâlâ bu cümleyle, “Yeniden bir şeyler yazmak istiyorum: Hep aynı hayal” cümlesiyle başlayabileceğini düşünüp Selim Bey’in daha önceki iki satırı metnin en başına almaya neden gereksinim duyduğunu sordum. (Çok güzel ve hatırda kalacak bir roman giriş cümlesi değil mi? “Yeniden bir şeyler yazmak istiyorum: Hep aynı hayal.”) Okumayı sürdürdükçe girişteki cümlelerin metnin yapısının bir ilk örneği olduğu düşüncesi bana akla yatkın görünmeye başladı. Belirttiğim gibi, birtakım olaylar birçok kez, yinelenerek anlatılsa da, kimi eklemeler, değişiklikler oluyor. Anlattıkça bellek bileniyor sanki; yazdıkça bellek işlemeye başlıyor, unutulanlar sökün ediyor. Nitekim sonlara doğru açıkça belirtiliyor. “Yazmaya başladığımda unutmuş olduğum o kadar anı, yaşantı, ‘sahne’ geri geliyor ki! Bellek usul usul dirilmeye koyuluyor.” (s. 324)

Kitabın türünün adını koyduğu yerin (yukarıda alıntıladım) az öncesinde yazdıkları da bu savımı destekliyor – işleyişine dair önemli bir noktaya da dikkat çekerek.

Yineleme –bilmiyorum– olsa bile yine yazıyorum.

Bu anı-roman, bu anlatı çoktan (ya da sayfalar önce) bitecekti – öyle tasarlamıştım.

(Sonra anı-roman olmaktan çıktı. Bir türlü bulamadığım bir adla anılmalı. Anlatı falan değil.)

Bekleme, fizikötesi bir şey, bir dürtü hatırlattı, unuttuğum birçok anıyı. Boyuna hatırlattı. Durmadan, yeniden yazmak zorunda kaldım. Eklentiler çoğaldıkça çoğaldı. (s. 371)

Fizikötesi bir şeyi, bu dürtüyü yazmak, anlatmak, odaklanmak harekete geçirmiş olmalı. Baştaki “bekleme” de mühim; neyi beklemektir peki burada bahsedilen? Bu sorunun yanıtı kitabın önceki sayfalarında.

Ölüme yaklaşırken anılar yıkıp geçiyor. Daha düne kadar hatırlamadığın bir insan, bir sokak, bir kadeh, bir söz, bir ayrılık, bir sevgi ışıltısı, bütün bir gözyaşı sağanağı. Gözlerin ıpıslak, dudakların titriyor, dişlerin kenetlenmiş.

Ayakta kalmaya çalışıyorsun. Sapsarı, yüzün sapsarı. Hayat sapsarı. Ölüm…

Ölümü yadsıyamıyorsun artık. (s. 115)

Metnin içinde bu “bekleme”ye dair başka cümleler de var.

Zamanım artık ölüme yakın. Zamanım ölü denizyıldızı yansıları zamanı artık. Bekleyiş, ama yeniden kavuşulmayacak. Herkes ayrılık. Herkes özleyiş. Herkes yitiriş. (s. 103)

“Sonuna geldin: Artık çok geç.

Herkesten sakladığın hayatının yıkımlarını; dirençli, dimdik, yalan söylüyordun. Şimdi yine gecede ve artık geceye de inanmayarak, gecenin en sararmışında, güzgeceleri sandığın ölüm sarartısında.” (s. 104)

“Çıkıp gideceğin günü düşlüyorsun bu evden. Canını yakıyor bu kara düş.” (s. 298)

Cüneyt Arkın,
Selim İleri

Yadsımıyor, kaçınılmaza çok yaklaştığının farkında; kanımca o fizikötesi dürtü bundan, buradan kaynaklanıyor ve unutulanlar beliriyor. Ne var ki, şu nokta hep hatırda olmalı: Nedeni ne olursa olsun, bu dürtü ya da yazarak belleğin bilenmesi, unutulanlar geri gelse bile onların sahihliği her zaman kuşku götürecektir. Selim İleri kitap boyunca buna dikkat çekiyor – okura mı, kendisine mi? “Zaten yaşanmadı. Belki yaşanmadı. Kurmaca.” (s. 47) Ya da şu cümleler: “Yaşanmamış anılar vardır. Hiçbir bağlantı yokken zamandan zamana, coğrafyadan coğrafyaya sıçrar kimi anılar.” (s. 7)

“Birçok anıyı bir arada, iç içe hatırlayacağım. Bir ikisini belki uyduracağım. Olmasını istediğim gibi anımsayarak. Kendi kendime kalınca yeniden, yeniden, yeniden… Umutsuzca. Hep bir anı. Hepsi anı.

Geri dönemezsin.

Yaşadıkça geri döneceğim.” (s. 11)

Sadece o değil; paratekstte, “Editörün Notu”nda Rûken Kızıler de uyarıyor, hatırlatıyor.

Kendi içinde yinelemelerle genişleyen bu hikâye –Cüneyt Arkın ve Selim İleri’nin hikâyesi– dikkatli bir okumayı gerektiriyor. Değişen özne yapısı ve bilinçli yanlış hatırlamalarıyla anlatıcı kendi kuşkusunu okura sirayet ettirmek istiyor âdeta.

Kızıler’in hem Selim İleri’deki “kuşku”dan hem de onun “bilinçli hatırlamaları”ndan söz ettiğine dikkat çekmek istiyorum. Sen Diye Biri’nin türler arasındaki yüzergezerliğinin bu ikisinin birlikte var olmasıyla yakından ilgisi olduğunu zannediyorum. Tür bahsinde “anlatı”nın yazara/anlatıcıya yeterli ve uygun gelmeyip “sayıklama” demesi de bununla ilgili olabilir; sayıklayan kişi büsbütün uydurmuyordur ama sayıklananların arasında ne ölçüde gerçekler ne ölçüde sanılar, sanrılar olduğunu bilmek de mümkün olmaz. Belki de sayıklamayı bilinçaltının açığa çıkmasıyla ilişkilendirebiliriz; onun da “kesenkes” doğru yorumlandığı söylenemez değil mi?

Burada Selim İleri’nin şu saptamasına dikkat etmekte yarar var.

Asıl anlatı –ya da anlatıcı, anlatış, öykü, konu, olay akışı…– asıl roman gizli kalmış, dışa vurmamış olgulardan geçecek. Sözgelimi dışta geçen sahici bir yakınlıktan iç dünyadaki gölgeli, belli belirsiz yolculuklara kayacak… (s. 81)

Virginia Woolf’un Jacob’un Odası’ndan bahsettiği iki bölümün arasında yer alıyor bu paragraf. Büsbütün alakasız değil; Woolf’un romanı gibi bir roman yazmak isteğini açık ediyor öncesinde, o arzunun dile getirilmesinin bir devamı – ama aynı zamanda Jacobs’un Odası’na ilişkin özlü bir saptama! Bu hususu belirtme ihtiyacı duymamın nedeni, okuyucuya ilk elde çok savruk gelebilen Sen Diye Biri’nin böyle üstünkörü algılanmaya müsait kurgusunun derinlerinde nasıl incelikle tasarlandığını düşünmem. Selim İleri’nin Jacob’un Odası’na ilişkin şu notunu eklememek olmaz. “Romancı ‘yaşamöyküsel’ romanı tersyüz etmiş, darmadağınık izlenimler-coşkular-duygulanışlar…” Sanki yazmakta olduğu, bu cümlelerin geçtiği kitabından söz ediyor!

Sen Diye Biri’nde birçok edebiyatçı gündeme geliyor ama adı en sık geçen Çehov olmalı. Şunu da eklemeliyim; Selim İleri’nin andığı edebiyatçıların birbiriyle akraba olduklarını düşünebiliriz, yakın ya da farklı tarzlarda yazsalar da. Nitekim Çehov kadar olmasa da, kitapta andığı yazarlardan birinin, Katherine Mansfield’in günlüğündeki şu cümle hakkında Cüneyt Arkın’la konuştuklarını hatırlıyor. “Ah Çehov! Neden öldünüz? Sizinle akşamları karşılıklı oturup hayattan söyleşebilirdik…” (s. 94) Bu alıntının ardından yazdıkları da şöyle:

Duraksıyorum. Edebiyat artık dış dünyanın betimlenmesiyle yetinmeyecektir. (Kimin saptaması?) (…)

Yazar, romancı, öykücü yani kurmaca yazarı, dile getirmek istediği kişilerin iç dünyalarına, zihinlerinden geçenlere eğilecek ve asıl anlatı bu gizli kalmış, dışa vurmamış düzlemlerde belirecektir: Bir iç gezi her şeyden önce. (s. 94)

“Sayıklama”yı –bir edebi tür olarak– iç’in dış’a aktarılmasının, iç gezinin ifadesinin bir yolu, yordamı sayamaz mıyız? En azından Sen Diye Biri için bunun geçerli bir önerme olduğu kanısındayım – şu cümleye de dikkat çekerek: “Kırık Hayatlar’ı okuyordun: İnsandaki karmaşık ikinci, gizli yaşamı yakalamak isteğiyle.” (s. 276)

 
 
 


“Gizli kalmış”ın, “ikinci ben”in edebiyatta anlatılması, ortaya konması, ifade edilmesi kolay değildir. Doğrudan aktarılması tatsızdır, anlatıcı (aslında yazar) işin kolayına kaçmış, halihazırda, yapıtını yazmaya oturmadan önce çoktan saptadıklarını metne boca etmiştir çoğu zaman. Roman kişisinin görünürdeki benliğinin ardındaki gizli, ikinci benliği gayet güzel görüyordur, çözümlemiştir; edebiyat ise sadece bu “bilgi”nin aktarılmasının bir mecrasıdır. Bir başka yol daha var, daha zorlu; bu yoldan ilerlerken “gizli kalmış”, “ikinci ben” o metin yazılırken, yazdıkça ortaya çıkar; tam bir belirme de değildir söz konusu olan; aksine, hayli belirsizdir; konturları, gölgeleri sezilir ancak; birtakım sorular belirse de, yanıtlar hiç açık değildir. Bir şeylerin minik pırıltılar halinde belirmeleriyle belirsizlikler yer değiştirip durur, iç içe geçer, birbirini çeker ya da iterler. Aralarındaki gerilim sürekli kendisini hissettirir. Boşluklar, anlatılmayanlar, anlatılır gibi yapılıp vazgeçilenler, eksiklikler… Bunlar da girer devreye; metin çok kez tutuk gibidir, dura düşüne (anlattıklarını, anlatacaklarını ya da anlatma biçimini ve bu biçimin iş görüp görmeyeceğini dura düşüne) ilerler. Bunlar oyundan ziyade arayıştır; yazarın yeni yol, yollar bulma çabasıdır.

Selim ileri
Sen Diye Biri
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ekim 2025
424 s.

Yazının ilk bölümünde Sen Diye Biri’nde kimin, neyin anlatıldığına hemen hiç değinmedim. Kitabın kapağındaki fotoğraf bunu açık ediyor: Selim İleri, Cüneyt Arkın’la arkadaşlıklarını anlatıyor. Belirttiğim üzere, dümdüz ilerleyen bir metin değil Sen Diye Biri; Arkın’la ortak anıları anlatılırken araya birçok başka anı, kitap, duygu giriyor. Metin kimi zaman kendi üzerine düşüyor, düşünüyor, kendisini yokluyor, tartıyor. Bütün bunların bütününün bende bıraktığı izlenim, “Sen Diye Biri’nde Selim İleri Cüneyt Arkın’ı anlatıyor” gibi bir saptamanın çok yetersiz kaldığı oldu.[2] Evet, kitapta bu var ama bunun çok çok ötesinde bir metin bu. Selim İleri’nin veda kitabı bu; yazarak vedalaşmış. Bir yandan da yazıdan, edebiyattan beklentisini sürdürmüş, birtakım uğraklarda “ikinci ben”i arayıp sormuş. Cüneyt Arkın’dan söz ettiği, onu anlamaya çalıştığı yerlerde kendisini de sorguladığını düşündüm – arkadaşına yaptıklarından, onu vaktiyle üzmüş olmasından ötürü kendisini sorgulaması değil kastettiğim (bunu da yapıyor); daha çok şöyle bir şey. Arkadaşını anlamaya çalışırken, onun sözgelimi “ikinci ben”ini görmeye, sezmeye çalışırken, kendi “ikinci ben”inin de peşine düşmüş Selim İleri. Görmeye çalıştığı her ikisinin de yalnızlığı, her ikisinin de karanlığı.

Sen Diye Biri, çok büyük kısmında anlatıcının (yazarın) “sen” diye seslendiği birine bir şeyler anlatması şeklinde kurgulanmış. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Seslenilen kişi kimi zaman Cüneyt Arkın, kimi zaman yazarın kendisi. Kitabın editörünün okuyucuyu dikkatli okumaya çağırmasının önemli bir nedeni de bu. Kime seslenildiğine dikkat etmek gerekiyor; seslenileni tespit etmek çoğu kez cümlenin içeriğinden kolayca seziliyor olsa da, kimi yerde biraz zaman alabiliyor, öncesine sonrasına bakmak gerekiyor. Bu yapı okuma dikkatimizi sürekli olarak diri tutmaya zorluyor bizi. Hatta bir yerde aynı cümledeki iki “sen”den biri Cüneyt Arkın’ı, öbürü Selim İleri’yi işaret ediyor.

“Sancaktar” eski şiirlerini anımsatmış sana; şiir de yazdığını ilk kez öğreniyordun.

Bu cümlede eski şiirlerini anımsayan Cüneyt Arkın, onun şiir de yazdığını ilk kez öğrenense Selim İleri. Kime seslenildiğinin, kimden söz edildiğinin belki bilinçli biçimde iç içe geçmiş, ayırt edilemez halde bırakılmasının neden olduğu belirsizlikler başka yerlerde de çıkabiliyor karşımıza. Mesela “Sen” diye başladığı cümleyi “–Hangi sen?–” diye sorarak sürdürüyor.

Kitapta tek bir yerde “sen” dedikten sonra “hangi sen” olduğunun yanıtını apaçık veriyor Selim İleri. Sanırım aktardığı Adalet Cimcoz’un iltifatının karışıklıkla kendisine yontulmasını istememiş. “Onun sana (Cüneyt Arkın’a) ‘Çok özel bir sesiniz var!” demesi.” (s. 393)

Anton
Çehov

Sonuçta Cüneyt Arkın’la aralarında ruh ikizliği gibi bir benzerlik, yakınlık olduğuna inandığına şüphe yok Selim İleri’nin. Yineleye yineleye aktardığı bir olay var. Yakın arkadaş oldukları halde Cüneyt Arkın’ın kendisine küsmesine neden olacak bir yazı yazmış; bu yinelemelerden birinde, “Nasıl bir yanılsamayla yazmışım?” diye sorduktan sonra, “Onca yakınlık, onca ruh ikizliği…” diye ekliyor. Birçok örneği var yakınlıklarının, ruh ikizi olmalarının; bunların başlıcası Çehov’a düşkünlükleri – özellikle onun İvanov adlı tiyatro oyununa. (Bir kez daha altını çizeceğim: Anlatılanların ne kadarının gerçek ne kadarının uydurma/kurmaca olduğu kitap boyunca bir soru olarak sürekli zihinde kalıyor; anlatıcı/yazar da kuşku duyuyor ve kuşkusunu bize de bulaştırıyor.) “Editörün Notu”nda Kızıler’in “bilinçli yanlış hatırlama” dediklerine bir örnek olduğunu zannediyorum şu cümlelerin. (Burada apaçık itiraf ediyor anlatıcı/yazar; daha örtük sezdirildiği yerler de hiç az değil, hatta kitapta birkaç kez aynı cümlelerin küçük farklarla yinelenmiş olması da belleğin [ve/veya yazarın?] oyunlarına, dalgınlığına ya da tökezlemesine işaret ediyor.)

Bana “Sahnede hiç izlemedim” diyorsun, Eskişehir’deyken İvanov’u oynamak istemiştin. Nereden biliyordun? İvanov o zaman dilimize çevrilmemiş.

Yalan söyleyen sen değilsin. Bu gece vakti –1.30– İvanov motifini uyduran benim. Sen sadece “Çehov yalnızlığı yazdı” demiştin. (s. 33)

Cüneyt Arkın’a İvanov’dan söz etmeyi yakıştırması, gerçekleri, yaşanmışlıkları kıyısından köşesinden bükmesinin, ekleme-çıkarma yapmasının kitaptaki tek örneği değil elbette. Kendisine seslendiği şu cümlenin metnin kurgusunu açık etmek üzere tercih edildiğini zannediyorum. “(Haydi buraya bir de yalan, bir kurmaca, bir öyküsellik ekle.)” (s. 269) Daha önce değindim, Sen Diye Biri’ni adlı adınca edebi türlerden birine dahil etmek imkânsız.

Çehov’un İvanov oyununa sıkça değiniyor Selim İleri. Rastlantı mı demeli; geçtiğimiz yaz Iréne Nemirovsky’nin Türkçedeki kitapları üzerine yazmaya kalkıştığımda[3] onun Çehov’un Hayatı[4] kitabını da okumuş, kitapta birkaç kez bahsi geçen İvanov’u edinmiştim; Ocak 1967’de yayımlanmış baskısını.[5] Sen Diye Biri’nde bu oyunun merkezî bir yerde bulunduğunu fark edince, İleri’nin kitabını okumaya ara verip İvanov’u okudum. İvanov’u tanıdıkça şunu düşündüm; İleri’nin “İvanov motifini uydur”masının nedeni, Cüneyt Arkın’da ve kendisinde benzer İvanovluklar sezmiş olması. Kitapta daha çok arkadaşı için bunu ifade ediyor olsa da (“İvanov onun için bir hayat özetiydi”), bu saptamanın kendisi için de geçerli olduğunu düşünebiliriz.) Şu cümlede seslendiği “sen”in hangi sen olduğunu saptamak kolay değil ama bence Selim İleri kendisine sesleniyor.

İvanov: Çehov’un oyunu – yine. İvanov sandın kendini otuzunda, kırkında; ama yeter! Yetmişinde. Nereye kadar İvanov? (s. 66)

İvanov, 1967 baskısı.

Bir-iki alıntı yapacağım İvanov’dan:

İnsan işte bu kadar kolay ve anlaşılır bir makina... Öyle mi? Hayır doktor! İnsanların ilk bakışta ya da bir iki dış belirtiye bakarak birbirleri üzerine yargı vermelerini sağlıyacak kadar çok sayıda çark, vida ve süpap yok hiç birimizde... Ben sizi anlıyamam, siz beni anlıyamazsınız, bazan kendikendimizi de anlıyamayız. (s. 81)

Edebiyatın “ikinci, gizli ben”e açılması gereğinin bir ifadesi değil mi yukarıdaki satırlar?

Kendimle alay ettim, utançtan az daha aklımı oynatıyordum. (Güler) Melankoli! Soylu tasa! Anlaşılmaz acı! (…) Yaşama gücünü bir daha elegeçirmemek üzere yitirdiğini, paslandığını ve hayatını tükettiğini, bir ruh güçsüzlüğüne kapılıp gırtlağına kadar iğrenç bir melankoliye gömüldüğünü kavramak – hayır, hayır, hayır! (s. 105-106) (İvanov’un andığım baskısındaki imla korunmuştur.)

Sen Diye Biri’nde Selim İleri’deki utançların ve melankolik ruh halinin çok örneği var – alay kısmı da, daha örtük olmakla beraber, yok değil. Nemirovsky, andığım kitabında Çehov’un Suvorin’e yazdığı bir mektuptan İvanov’a ilişkin bir-iki cümle aktarır.

Rus mücadeleciliğinin kendine has bir vasfı vardır: çabucak yorgunluk haline gelmesi. Hayatiyetle dolu insan, okul sıralarından çıkar çıkmaz gücünün üstünde bir yükü kaldırmak ister… Ama henüz otuz, otuz beş, yaşlarına varınca yorgunluğu sıkıntıyı hissetmeye başlar… (Suvorin’e mektup, 30 Ekim1888)

Selim İleri, birçok yerde ve bağlamda İvanov’un melankolisinden, oyunun sonunda kendi canına kıymasından söz ediyor. Çehov’un altını çizdiği noktaya, bu ruh haline nasıl geldiğine pek değinmiyor, ancak kitabın bütünü içinde kendisine ve Cüneyt Arkın’a ilişkin anlattıklarıyla beraber düşününce, her ikisinde de İvanovluk’u çağrıştıracak birçok iniş-çıkış halleri (mücadele ve ardı sıra hemen geliveren yorgunluk) bulunduğu görülüyor.

İleri’nin Cüneyt Arkın’la 1985’te yaptığı bir söyleşiden aktardığı pasajlarda mesela nasıl bir yorgunluğun söz konusu olduğuna dair izler mevcut.

Farkında olmadan, sen olmaktan çıkıp, bir ‘imge’ haline geliyorsun; bir ‘imaj’. İçindeki sanat potansiyelini boşaltabileceğin yaratıcı bir ortam ararken, şöhret, ün denilen tuzağa yakalandım. (…) Şöhret bir cehennem oluyor. Sen yeni yeni insanlar yaşatabileceğini hayal ederken, herkes seninle, yani ‘imaj’ınla ilgilenmeye koyuluyor.

Bir pencereden bakıyorsun: Pembe sardunyalar görüyorsun. Siyaha kayıyorsun. (s. 331)

Cüneyt Arkın

Arkın’ın bu sözlerini kâğıda geçirmiş olsa da, bu cümlelerin kıymetini ancak yıllar sonra, Sen Diye Biri’ni kaleme getirirken kavradığını itiraf ediyor Selim İleri. Bu bölümü şöyle bitiriyor.

Yazıya geçirmişim, bir gazete sayfasında yitmek kaygısıyla baş başa bırakmamışım. Ama içtenliğini, sanat ölçüsünde, hayatımızdaki kaygısını yaşatmamışım… (vurgu eklenmiştir)

Cümle “sen” diye sürerken, araya giren “biz”in (“hayatımızdaki”) kalem sürçmesi olduğunu zannetmiyorum. Kitapta başka bir yerde daha aynı cümlede, aynı tutumda anıyor arkadaşıyla kendisini.

Düşlediklerinle, ülkünle daima çelişiyordu savruldukların,

savrulduklarım… (s. 238)

Sen Diye Biri’nde kitap boyunca sıklıkla dönüp dolaşıp mevzunun bağlandığı konulardan başlıcasının “pişmanlık” olduğu da tahmin ediliyordur.

 
 
 


Selim Bey –tanıdığım kadarıyla– Sen Diye Biri’ni (ya da herhangi bir kitabını) okuyanlarda başka kitaplar okuma arzusu doğduğunu duyunca çok sevinirdi. Kitapların, yazarların kardeşliğini, akrabalığını önemserdi; aynı kitapları okuyup sevenlerin birbirlerine çok şey anlatmadan da anlaşabileceklerine inanırdı. (Cüneyt Arkın’la yakınlıkları biraz da Çehov’un oyunlarıyla Gülten Akın’ın şiirlerini sevmelerinden.) Boşuna değil, “Edebiyat yapıtı benim için çoğu kez yaşamın kendisi oldu” demesi. (s. 235) Sen Diye Biri, birçok başka şeyin yanında, yazının hayatla arasındaki derin, karmaşık bağın da anlatımı; edebiyatın, bir edebiyat yapıtı ortaya koymanın –Selim İleri gibiler için– insanı yazar yapmak, öyle anılmasını sağlamanın ötesindeki anlamlarının da…

Sen Diye Biri’nde birçok kitaptan söz ediyor; gene bana öyle geliyor ki, bu veda kitabında hayatının haritasını görmek isteyenlere bunun izlerini takip edebileceğimiz kitapları salık vermiş Selim İleri. Bunların arasında çok sevdiğim ve Selim Bey’le de haklarında sohbetler ettiğimiz Selçuk Baran, Oktay Rifat gibi yazar, şairler olması ayrıca önemli benim için. Onunla tanışmamıza vesile olan Suat Derviş’in Çılgın Gibi’sinin de… Anma yazılarında kaçınmasam da, kitaplar üzerine yazarken kişisel notlar düşmeye çok düşkün değilim ama Selim Bey’in gidişinin birinci yıldönümüne yetiştirmeye çalıştığım bu yazıyı biraz da anma yazısı gibi düşündüğüm için bunları yazıyorum. 2000 yılında Virgül’de Suat Derviş’in romanları üzerine bir yazım yayımlanmıştı,[6] Selim Bey bu yazıyı okuyunca Suat Derviş hakkında yazı yazan genci merak etmiş, arayıp bulmuş, sonra da televizyon programına konuk etmişti; Suat Derviş’in romanlarını konuşmuştuk. Yıllar sonra Edebiyatta Sevdiğim Romanlar Kılavuzu’nda[7] Çılgın Gibi’den söz ederken, “Sıradan bir roman sanılmış; iletisi, incelikleri üzerinde durulmamıştır” dedikten sonra Virgül’de çıkan yazıma değinmesi benim için çok kıymetlidir. Sen Diye Biri’nde Çılgın Gibi’den kısacık, gene anlamını hemen vermeyen bir cümleyle söz ediyor: “Kimin yanıtıydı; en acı aşk romanı diye sorsanız, Suat Derviş’in Çılgın Gibi’si derdim.”

Selim İleri, Behçet Çelik. TESAK'ta Sabahattin Ali panelinde, 2015.

Samet Ağaoğlu’nun “Sokak” adlı öyküsü, İvanov gibi Sen Diye Biri’nde merkezî bir yer tutuyor. Bir arkadaşlık öyküsüdür bu; sokakta yaşayan on beş yaşındaki iki delikanlının, Ali ile İhsan’ın arkadaşlıklarında Cüneyt Arkın’la ahbaplıklarının, dostluklarının bir izdüşümüne rastladığını zannediyorum Selim Bey’in. Bu öyküyü bulup okuyacakların da bana katılacaklarını sanıyorum. Şu kadarını not edeyim. Çocuklardan biri öbüründen, “Ben şimdi büyük olmağa gidiyorum” diyerek ayrılır. Ayrılıktan söz etmişken Sen Diye Biri'ndeki şu cümleleri alıntılamamak da olmaz: “Hepsi –baştan– ayrılıktı. Şimdi şu dünyanın ayrılık olduğunu daha iyi biliyorsun.” (s. 115) Unutulmuş, adı anılmayan, kıymeti bilinmeyen birçok yazar hakkında konuşmuşuzdur Selim Bey’le, ama Ağaoğlu’nun “Sokak” öyküsü hakkında sohbet etmedik diye hatırlıyorum. Oysa 2003’ün Mart ayında Virgül’de Samet Ağaoğlu’nun Bütün Öyküleri[8] hakkında yazdığım “Karanlığa Sorulan Sorular” başlıklı yazıda[9] Ağaoğlu’nun sadece iki öyküsünü anmışım; biri de “Sokak”mış. (“mış”, çünkü yazının içeriğini hemen hiç hatırlamıyordum; dergiyi çıkarıp okuyunca fark ettim.)

Bu yazıyı bitirdikten sonra elime alacağım kitap Halid Ziya’nın Kırık Hayatlar’ı olacak; ardından yeniden Sen Diye Biri’nin sayfalarına döneceğim. Bir kere okuyup rafa kaldırılacak bir kitap değil çünkü.

 

 

NOTLAR

[1] Selim İleri, Sen Diye Biri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2025, 419 s.

[2] K24’ün soruşturmasında “Yılın Kitabı” olarak Sen Diye Biri’ni seçen Mesut Varlık da, “Elbette bir Cüneyt Arkın biyografisi değil bu kitap” diye yazmıştı.

[3] Bu yazı şu bağlantıdan okunabilir.

[4] Iréne Némirovsky, Çehov’un Hayatı, çev. Oktay Akbal, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1950, 160 s.

[5] Anton Çehov, İvanov, çev. Ataol Behramoğlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1967, 115 s.

[6] Behçet Çelik, “‘Fırsattan İstifade’ Çağında Edebiyat: Suat Derviş’in Romanları”, Virgül, sayı: 34, Ekim 2000.

[7] Selim İleri, Edebiyatta Sevdiğim Romanlar Kılavuzu, Everest Yayınları, İstanbul, 2015, 632 s.

[8] Samet Ağaoğlu, Bütün Öyküler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003, 533 s.

[9] Behçet Çelik, “Karanlığa Sorulan Sorular”, Virgül, sayı: 60, Mart 2003.

Yazarın Tüm Yazıları
  • selim ileri
  • selim ileri
  • Sen Diye Biri

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Gaye Boralıoğlu:

“Dünyanın durması lazım aslında”

“Olmadık birisi tutuklanmış ya da gariban bir işçi inşaattan düşüp ölmüş. Kahroluyorum ve sonra gidip yemek hazırlıyorum ya da oturup roman yazıyorum. Yani her şey normalmiş gibi davranıyorum. Dünyanın durması lazım aslında, böyle dönmesi tuhaf. Roman bu hissiyattan çıktı.”

YASEMİN ÇONGAR

Sonraki Yazı

İNCELEME

Sen Diye Biri... kim?

“Yazarın hem anlattığı kişiye hem kendine dönük duran bir yıkım-metin var elimizde. Selim İleri’nin ölümün yüzüne baktığı bir metin bu, bir son dönem kitabı olarak.”

HASAN BÜLENT KAHRAMAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist