Aşkın Okunmaz Kıyıları’na doğru çileli bir yolculuk
“Tam bir 'hezarfen' olan Victoria Holbrook'un, zarif ve zeki ironileriyle zaman zaman tebessümlere yol açsa da, insanın yüreğinin ortasına bir çeki taşı gibi oturan Amcam Sokrat isimli anı kitabı üzerine...”
Victoria Rowe Holbrook
1.
New York’ta Hudson Nehri’ne bakan bir apartmanın 14. katında yer alan dairedeki küçük kız çocuğu, her gece mutfaktan keskin bir bıçak alarak gidiyor yatağına. Yatmadan önce de, koltuk altlarına ve dolaplara varana kadar herhangi birisinin saklanma ihtimali olan her yeri kontrol etmeyi ihmal etmiyor tabii ki... Küçük kızın kendisinden daha küçük kardeşi David çoğu kez karşı dairedeki komşularda kaldığı için yapayalnızdır çünkü. Söz konusu olan, “havada titreşimler yaratan bir yalnızlıktır” üstelik.[1] Nasıl ve nereden eline geçtiyse artık, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim isimli bir kitapla cebelleşirken görürüz bir müddet sonra küçük kızı.[2] Kendini kitabın kahramanı Deborah ile özdeşleştirmekte pek fazla zorluk da çekmez mevcut şartlar dolayısıyla. Zira, “tetikte olmayı bırakırsa, salondaki piyanonun kendisiyle konuşmaya başladığına inanması” an meselesidir. Buna rağmen, o yaştaki bir çocuğun erken bilinçlenme mecburiyetine yol açan bir bakış açısıyla, “Hayata geldiğinizde nasıl bir dünyayla karşılaşırsanız, normal olan buymuş dersiniz ve hayatta kalmaya bakarsınız; tıpkı herhangi bir hayvanın yapacağı gibi” diyecektir yıllar sonra. (s. 59)
İki küçük çocuk, kimi zaman Broadway’de kimi zaman Off Broadway’de şöhret peşinde koşan tiyatrocu anne ve baba tarafından dört yıl boyunca böyle büyük bir badireyle baş başa bırakılır.[3] Donmuş gıdalardan yemek hazırlayan ve evi temizledikten sonra saat altıda çekip giden Margie sayılmazsa eğer, kendi başlarının çaresine bakmak zorundadırlar netice itibariyle. Peki ya akşamları, o bitmeyen geceleri nasıl geçireceklerdir? Deborah’ın hiç değilse Doktor Furi’si vardı, oysa bizim küçük kız böyle bir teselliden de mahrumdur. Ta ki lise yıllarına kadar. Lise yıllarında karşısına çıkan Bob Dylan, tam anlamıyla Doktor Furi rolünü üstlenmese de, artık genç kızlığa adım atan kahramanımıza müziğin o olağanüstü kapılarını ve pencerelerini aralayacaktır çok geçmeden:
Bob Dylan’ı ilk keşfedişim böyle oldu. Henüz ünlü olmamıştı, canlı olarak dinlememiştim ama plak kapaklarında yazdıklarını okuyunca onda kendimi buldum. Yeni çıkan her albümünü ezberliyordum ve kapak yazılarında ne söylüyorsa araştırıyordum. Sözünü ettiği müzisyenler folk ve blues çalıyordu. (s. 72-73)
Erken yaşta tesadüfler aracılığıyla tanıştığı müzik ve kitaplar, hemen her yalnız çocuk gibi, kahramanımızın yeryüzüyle ilişkisini de şekillendirecektir bir süre sonra. Ne var ki, her iki dünya da, bütün kalabalık görünümüne rağmen, bir anlamda mutlak yalnızlığın ta kendisidir.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse taciz, tecavüz ve cinayetlerin birbirini kovaladığı bir yeraltı gizlidir bütün o ışıltıların gerisinde. Elinde gitarıyla ve zihnindeki sakıncalı düşüncelerle ergenliğe adım atan genç kızlar için daha bile tehlikelidir hiç kuşkusuz:
Walter Benjamin, “Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak” der. Ama bunu ancak korunmalı birisi söyleyebilir, benim ertesi yıl başıma geleceği gibi, beş parasız sokağa atılmış biri değil. Çok derin bir gözlem olduğu muhakkak ama sosyal bilinçten yoksun. Benim gibi bir kızın evden kaçması, yetişkin erkeklerin elinde oyuncak olması demektir; bunu daha o yaşta biliyordum, çünkü doğduğum şehrin sokaklarında erkek taciziyle büyümüştüm.”[4] (s. 90)
2.
Zarif ve zeki ironileriyle zaman zaman tebessümlere yol açsa da, insanın yüreğinin ortasına bir çeki taşı gibi oturan Amcam Sokrat isimli kitabından söz ediyorum Victoria Holbrook’un.[5] Kitabın kahramanı da kendisi zaten. Zira bir otobiyografi bu. Ayağını minik bir çakıla çarpanların, “Çocukluğum çok kötü geçti” diye acındırma temrinlerine soyunduğu bir coğrafyaya, “Asıl kötü geçen çocukluk neymiş, görün bakalım dağlar taşlar” desem de faydası yok. Oğuz Atay’ın güzelim ifadesiyle, ‘çocuk kalmış millet’, ihmal edilebilir istisnalar dışında, çocukluğuna da, çocuklarına da hiçbir zaman gerekli özeni göstermeyen bir kalabalık neticede.
İçinde bulunanlar ya da içine doğmak mecburiyetinde kalanlar farkındadır muhakkak; sanatçı bir aileye mensup olmak, o atmosferde büyümek başlı başına bir risktir. Hassas, ince düşünceli ve zarif olduklarına dair peşin kabuller bulunan bu tür ebeveynler, hakikaten varsa bile, çocuklarından esirgerler bu taraflarını. Dediği gibi Necatigil’in, “Vermeye az bulmuşlar, yahut vakit olmamıştır!” Ve o ressamların, müzisyenlerin, edebiyatçıların, tiyatrocuların çocukları, ihmal edilmişliklerini bir pranga gibi sürüklerler bütün bir ömür boyunca. Ben şahsen, yeryüzünde bir çocuğun tebessümünden daha kıymetli bir şiir, resim, beste yahut roman bilmiyorum. Bilen biri var mı, onu da bilmiyorum.
Amcam Sokrat
çev. Derya Kırlangıç
Metis Yayınları
Mayıs 2026
408 s.
Amcam Sokrat’ın sayfaları arasında ilerledikçe, Victoria Holbrook’un tiyatrocu anne babasının yol açtığı badirelerden ruhunu ve zihnini nasıl koruyabildiği sorusu gelip yerleşiyor yerine. Koruyabildi mi sahiden, o da ayrı mesele. Erkeklerin kadınların gözlerine değil de göğüslerine baktığı bir dünyada sıkışıp kalmak, kendisini taciz edenleri şikâyet ettiğinde babasından azar işitmek nasıl doğallaştırılabilir ki? Belli bir yaştan sonra maruz kaldığı ve kitapta bütün boyutlarıyla anlattığı fiziksel ve ruhsal sorunların gerisinde, o çocukluk ve genç kızlık travmaları yatmıyor mu acaba? Öyle ya, yaşanan ve en azından bir süre zihnin gerisine itilen acıların bir gün gelip kendini hatırlatma gibisinden tuhaf bir huyu vardır maalesef. Victoria Holbrook’un geniş ilgi alanı, kuvvetle muhtemeldir ki, direnç kabiliyetinin asıl adresi.
Zira, eskilerin ifadesiyle, tam bir “hezarfen” Victoria Holbrook; günümüzün dizi Türkçesiyle, ‘on parmağında yirmi marifet var’ da diyebiliriz elbette! Neredeyse ilgilenmediği ve ilgilenmekle yetinmeyip hakkını vermediği hemen hiçbir şey yok. Felsefede de böyle bu, akademik kariyerinin geniş ufkunda yahut ney yapımı ustalığında, ellerinin titremesine rağmen bir hayli mesafe aldığı hattatlıkta, semada veya o inanılmaz dil öğrenme kabiliyetinde de böyle. (İyi bir neyzen olma ihtimaline ise küçük yaşta geçirdiği zatürre yüzünden zayıflayan ciğerleri izin vermiyor.) Öte yandan, “Yarı deli sayılabilecek bir anne babayla gösteri dünyasında büyüdüğüm için, deliliğin romantik cazibesine kapılmam pek olası değildi. Uyuşturucuların zihni aydınlatacağı düşüncesi bana aptalca görünüyordu” (s. 84) diyerek uyuşturucu dünyasıyla bütün bağlantılarını koparma kararlılığı da eklenebilir aynı zincire.
3.
Bağdat Caddesi’ndeki muhtelif kitapçılarda muhtelif günlerde kimi sayfaların fotoğraflarını çekerek okuduğum Amcam Sokrat’ın paragrafları arasında hüzün ve öfke karışımı bir duyguyla gezindikçe, yıllardır sağını solunu yokladığım o soru bir kez daha raptiyelendi zihnime: Yeryüzünün doğusuna doğru ilerledikçe biyografi ve otobiyografi neden anlamını yitiriyor acaba? Ve mesela neden Halide Edip’in Mor Salkımlı Ev’i kadar ciddiye alınabilir bir otobiyografi söz konusu değil Türk edebiyatı sahillerinde? Ve neden, Batıya ziyadesiyle dönük çehreler bile, mesela Halit Ziya, en fazla hatırat ile yetinmiş; ki o bile az şey değil bu kuraklıkta. Hiç kuşkusuz, Kırk Yıl yahut Saray ve Ötesi olmasa, daha az şey bilirdik o devre dair.
“Doğulu toplumlarda neden biyografi ve otobiyografi geleneği mevcut değil?” sorusuna verilen bilindik cevaplarının farkındayım elbette. İşte birey değil cemaat odaklı hayatlar, mahremiyet kaygısı, ‘ben’ kelimesinin bir ‘kibir’ ifadesi olarak görülmesi filan... Kimileri de ‘günah çıkarma’ kurumunun bulunmamasını getiriyor gündeme her seferinde. Böyle bir durumda, “O zaman Protestan dünyadaki otobiyografileri ne yapacağız?” sorusu anlam kazanabilir fakat kimse de umursamaz büyük ihtimalle. Hangi türden gerekçelerin yahut bahanelerin arkasına sığınırsak sığınalım, hatırat niteliğindeki kitaplar dahil böyle bir meziyet mevcut değil maalesef. Bu yüzden de, Amcam Sokrat türünden çarpıcı eserlerden mahrumuz hâlâ.
Victoria Holbrook’un kitabı, bu temel eksikliği bir kez daha bütün cepheleriyle gözlerimizin önüne serdiği için ayrıca önemli. Hadi Şeyh Galip’i, Fuzuli’yi, Nef’i’yi, Nabi’yi, Baki’yi bir kenara bırakalım; Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nâzım Hikmet veya ne bileyim, Tomris Uyar ya da Edip Cansever otobiyografilerini yazsaydı, daha zengin –belki daha tedirgin edici– bir edebiyat dünyası içinde bulmaz mıydık kendimizi?
4.
1967’de kısa bir süre Nasuhi Ertegün’le çalıştım. ABD’de Türkiye Büyükelçiliği yapmış bir babanın oğulları olan Nasuhi ve Ahmet Ertegün, ayrıca Arif Mardin, daha sonra tanışacağım Şerif Mardin’in akrabası, müzik sektörünün önemli kişileriydi. Daha önce sözünü ettiğim, yeni yollar açmış büyük siyah müzisyenler başta olmak üzere, birçok önemli müzisyenin albümlerini kaydetmişlerdi. Nasuhi Ertegün’ün müşterileri arasında entelektüel caz sanatçıları Ornette Coleman, Charles Mingus, Ray Charles ve John Coltrane vardı. Ayrıca beyaz rock şarkıcılarının kayıtlarını yapıyordu.[6] (s. 103-104)
Victoria Holbrook’un Türkiye ve Türklerle ilk temasının ilginç bir arka planı var aslında. Walden Koleji’nde okurken, öğrencilerden gerçek bir işte üç haftalık çalışma tecrübesi istenmesi aralayacaktır kapıyı. Babasının Nasuhi Ertegün’le aynı sokakta oturması ve Ertegün’ün sekreterinin üç haftalık bir izne çıkacağını öğrenmesi, bakış açınıza göre, Holbrook’un talihi veya talihsizliği olarak değerlendirilebilir! Vaktinin büyük bir kısmını saçlarını şekillendirmek için harcayan Nasuhi Ertegün ise telefonlara bakan bu genç kızın boş vakitlerinde Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını okumasını küçümsediğini gizleme zahmetine bile katlanmayacaktır. “Zaten,” diyor Victoria Holbrook, “o zamanlar bir genç kızın hayatı yeterince değer verilmemekle ve dudak bükülmekle geçiyordu.” (s. 104)
1969’da Harvard’dadır artık Victoria Holbrook. Büyük bir hevesle aldığı Müzik Teorisi derslerinde müzik değil, üniversite binalarını havaya uçurmanın haklı bir eylem olup olmayacağı tartışılmaktadır ne yazık ki. Lakin o bu lüzumsuz tartışmalarla vakit öldürmek yerine, önüne çıkan tesadüfleri değerlendirme konusunda giderek daha da ustalaşacaktır. Söz gelişi, John Coltrane’in ölümü vesilesiyle yaptığı değerlendirmede olduğu gibi:
“O yaz John Coltrane öldü ve The Voice dergisi onun anısına bir sayı çıkardı. “Duvardaki delik” dediğim her zamanki küçük plakçı dükkânına gidip Coltrane’in “A Love Supreme” adlı albümünü buldum. Kapaktaki referanslar bilmediğim şeylerdi, ayrıca albüm Allah diye birisine ithaf edilmişti. Müziği dinledikçe çok derin, çok yaratıcı şeyler kaçırmış olduğumu anladım ve şimdi her şeyi öğrenmek istiyordum. Bu entelektüel ve tamamen özgür doğaçlama caz, New York kulüplerinde çok ender çalınan bir müzikti, ama plaklarda dinleyerek çalışmam mümkündü; böylece derinlemesine caz tarihine daldım. (s. 110)
5.
Pek çokları gibi, benim zihnimdeki Batı algısı da, bilhassa Filistin’de yaşananlardan sonra bir hayli sarsılıp örselenmişti. Gene de Ivy League denen ve bütün dünyada hayranlık uyandıran üniversitelerin daha o yıllarda tamamen ticarethaneye dönüşmüş olabileceği, profesörler arasındaki ayak oyunlarının, mesela Kahramanmaraş Sütçü İmam ya da Akçaabat Hüsamettin Tambay Üniversitesi’ni aratmayacağı aklıma bile gelmezdi. Victoria Holbrook’un önce Harvard’da, arkasından Princeton’da yaşadığı tecrübeler inanılmaz ayrıntılarla dolu. (Daha sonra görev yapacağı Ohio Eyalet Üniversitesi de hiç farklı değil; tersine çok daha beter.) Profesörlerin nobranlığı, zeki ve yetenekli öğrenciler karşısındaki acımasızlığı okuyanı bile çileden çıkardığına göre, Victoria Holbrook’un tahammülü ancak mücadeleci kişiliğiyle açıklanabilir gibi geliyor bana:
Bu aşamada söylemem gerekir, Princeton’daki Yakındoğu Araştırmaları Bölümü tam bir yılan yuvasıydı. Bazı profesörler arasında kan davası vardı ve doktora öğrencilerini piyon olarak kullanıyorlardı. Bernard Lewis bu konuda ün yapmıştı; geçmişte Martin’e (Dickson; Holbrook’un tez hocası)[7] saldırdığı da biliniyordu. Hikâyeyi anlatacak kadar ayrıntı bilmiyorum, çünkü olay ben gelmeden önce olmuştu. Anlaşılan bir sebebi, on yıl kadar önce, yani Princeton hâlâ erkek okuluyken, Martin’in kadın öğrenci kabul edilmesini desteklemiş olmasıydı. Lewis ve başkaları buna karşıymışlar. Bir başka sebebi, Martin’in o dönemde Timothy Leary ile arkadaş olması. Martin de Leary gibi saykodelik ilaçların zihin açıcı olduğuna inanıyordu. Ben aynı fikirde değilim, bunu daha önce de söyledim, ama onun kişisel deneyimine karşı çıkmak için bir nedenim yoktu. Martin kısa boylu ve zararsız görünüşlü birisiydi; anlatıldığına göre Leary’nin ‘Yukarı New York eyaletindeki büyülü uyuşturucular sarayı’ diye bilinen evinde ziyarete gelen yabancılara kapıyı o açarmış. Bu davranışı ona meslektaşları arasında pek itibar kazandırmamıştı besbelli. Lewis’in Martin’i üniversiteden kovdurtmaya çalıştığını duymuştum; hatta olay mahkemeye gitmiş ve Martin davayı kazanmış, Lewis de The New York Times’da Martin’den açıkça özür dilemek zorunda kalmış. Fakat Martin gene de dışlanan birisiydi. (s. 251)
Tahran’da yapacağını hayal ettiği araştırmaların hem İran Devrimi hem de Princeton’daki profesörler tarafından sekteye uğratıldığı günlerde, bir başka tesadüf, kim bilir belki de tevafuk, bir kez daha gösterecektir çehresini Victoria Holbrook’a. Bu seferki tesadüfün adı, üniversitenin koridorlarında yürürken birdenbire karşısına çıkan Talât Sait Halman’dır. Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı, kuvvetle muhtemeldir ki, hayatının en önemli kültürel mesaisini o koridorda getirecektir yerine! Sanki o esnada aklına gelmiş gibi, Victoria Holbrook’a neden Tahran yerine İstanbul’a gitmeyi düşünmediğini soracaktır çünkü. Bu ayaküstü konuşmayla Aşkın Okunmaz Kıyıları’na doğru ilk büyük adım atılmış olacaktır. Bir bakıma, “ateşten denizleri mumdan kayıklarla” geçmeye yargılıdır artık Victoria Holbrook.
“O yıl için aldığım burs bitiyordu, başka param yoktu. O noktada karşıma Talât Sait Halman çıktı, beni bölümün koridorunda durdurdu ve araştırma için İstanbul’a gitmemi önerdi. Talât Bey’le daha önce tanışmamıştım, sonradan onun diplomat, şair ve çevirmen olduğunu öğrendim, özellikle de Türkçe tiyatro oyunlarını İngilizceye çeviriyordu ve bazı dönemler Princeton’da ders veriyordu. Türkiye’ye gitmem konusunda çok hevesliydi, Martin de bunu destekledi. Fulbright bursumu orada kullanmam için izin isteyebilirdik. Zaten Türkçe öğrenmemde fayda vardı, İran’da koşullar belki düzelebilirdi, düzelmezse de İstanbul’da çok zengin kütüphaneler vardı, Türkçe şiir üzerine araştırma yapabilirdim. Talât Bey’in aklına bu fikir nereden geldi bilmiyorum, ama benim durumumdan haberdardı. Üstelik kendi sezilerine güveni vardı. Aradan yıllar geçince, Ankara’da veya İstanbul’da ne zaman partilerde karşılaşsak, biraz rakı içtikten sonra, parmağıyla beni işaret eder ve “Bakın Türkiye için ne buldum” derdi. (s. 250)
Talat Bey hiç de haksız değildir, zira Victoria Holbrook, bütün çalışkanlığı ve birbirinden üstün meziyetleriyle kısa sürede kendisini gösterecek ve mevcut akademik kadronun “çok zor!” bahanesinin gerisine gizlenerek ihmal ettiği konuların üzerine eğilecektir bütün cesaretiyle.[8] Tabii bunun için öncelikle Türkçe sorununun üstesinden gelmesi gerekecektir. Ne yazık ki, genç akademisyenin dile olan kabiliyetiyle Türk devletinin, ideologlarının ve okumuşyazmış taifesinin dile yönelik tasarrufu çelişecektir birbiriyle. Zira, söz gelişi Boğaziçi Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi, Üsküdar ile Cihangir, Hisar dergisi ile Varlık dergisi Türkçe adı altında farklı farklı kelimelerle meramını ifade etmekte, o da birini anlasa bile diğerinde zorlanmaktadır! İspanyolca, Fransızca, Farsça yahut Arapça öğrenirken hiç yaşamadığı bir büyük ‘Türkiye realitesi’ ile karşı karşıyadır artık Victoria Holbrook. “Yarım ekmek” yerine “yarım erkek” dediğinde muhatabının çehresinde filizlenen tebessümü ince Türk mizahı olarak yorumlamak kolaydır; ancak imkân yerine olanak yahut olasılık yerine ihtimal dediğinde birtakım suratların neden çapaklandığını anlaması mümkün değildir henüz. İsmet Özel’in dediği gibi, “kim hangi dünyaya kulak kesilmişse diğerine sağırdır” Misak-ı Milli sınırları içerisinde.
6.
Türkiye’de sadece dilin değil, edebiyatın da, müziğin de, mimarinin de politik bir cendereye hapsedildiğini o kıvrak zekâsıyla çok çabuk kavrayacaktır tabii ki Victoria Holbrook. Kütüphaneler, kapağı açılmamış elyazmalarıyla doludur mesela, fakat kimsenin umurunda değildir bu. Klasik Türk Müziği, konservatuarların bodrum katlarında çilekeş bir derviş gibi direnmeye mahkûm edilmiştir yıllardır. Baki’den, Fuzuli’den, Şeyh Galip’ten yani Divan Edebiyatı’ndan söz etmeye kalkışanlar küçümsenmekte; yolu kazara eski tekkelere, mevlevihanelere veya mezarlıklara düşenlere meczup gözüyle bakılmakta; hat, tezhip, ebru, minyatür gibi geleneksel sanatların çağrışımları bile yadırganmaktadır. En azından bana daha da çarpıcı gelen ise, İstanbul’da dahil olduğu entelektüel camiada, İhsan Bilgin dışında Aşkın Okunmaz Kıyıları’nı ciddiye alıp okuyan yoktur. “Kitabın ismindeki ‘okunmaz’ kelimesinin cazibesine kapılmışlardır” türünden bir teselli bulunabilir belki de!
Türkiye’de yolunun düştüğü üniversiteler de Amerika’dakilerden farklı değildir temel özellikler itibariyle. Akademik unvan ve yayın, niteliğe bakılmadığı için bir maymuncuk fonksiyonuna sahiptir ne yazık ki. Fakat hiç değilse sağlam dostluklar kurmuştur ve bunlardan en önemlisi de, incelikli ve derinlikli denemelerin yazarı Nurdan Gürbilek’ten başkası değildir. Gürbilek, Victoria Holbrook’u ölümden kurtaracak; o da bu zarif jeste, edebiyatımızı yeni bir balkon faciasından kurtararak cevap verecektir! Benim asıl merak ettiğim, Nurdan Gürbilek’in de çok sevdiği yazarlardan biri olan Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanının kahramanı Hikmet Benol’un balkondan kendini attığını biliyor muydu acaba Holbrook:
“Birkaç adımdan fazla atamıyordum, dik duramıyordum, bu yüzden aylık gelirimi defalarca katlayacak kadar para vererek İstanbul’a birinci sınıf uçak bileti aldım. Havaalanında oradan oraya tekerlekli iskemleyle götürüldüm. Eve vardığımda yığıldım kaldım. Üst katta yatarken Nurdan aradı. Yakınlarda bir yerdeydi, arkadaşlarını görmeye gelmişti, onunla buluşmak ister miydim? Onun o güzel sesini duyunca üç gündür hiçbir şey yiyip içmediğimi fark ettim. Alt kattaki mutfağa gidecek gücüm yoktu. Ağlamaya başladım. “Gelip beni alır mısın” diye sordum. Hemen geldi, bavulumu hazırladı, beni yetişkin kızının boş odasına yerleştirdi, doktorlara götürdü, pişirdiği harika yemeklerle besledi. Bana amfizem teşhisi kondu (...) Ölmekten korkmuyorum. Gerçi bilemem, hiç belli olmaz ama Nurdan’ın bakımına muhtaç olacak kadar hastalandığımda bile balkondan atlamaya hazırdım. Kendime üzüldüğümden değil, rasyonel bir hesap yaptım, o kadar. Babam gibi elden ayaktan düşmek istemiyordum. Beni durduran tek şey, Nurdan’ın balkonuna bir daha asla eskisi gibi bakamayacağı düşüncesi oldu. Bir-iki hafta içinde kendime yeni bir balkon bulacak kadar güçlenmiştim, ama artık kendimi öldürmek istemiyordum. (s. 401)
Bense, hazır fırsat çıkmışken, tıpkı Sezai Karakoç gibi, “alnından öpmeye gidiyorum, evleri balkonsuz yapan mimarların…” [9]
NOTLAR
[1] Amcam Sokrat, Victoria Holbrook, çev. Derya Kırlangıç, Metis Yayınları, İstanbul, 2026, s. 59.
[2] Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Joanne Greenberg, çev. Nesrin Kasap, Metis Yayınları, İstanbul, 1997-2019. Kitap esasen Greenberg’in otobiyografisi. Akıl Fikir Dinlendirme Yurdu’nda karşısına çıkan can simidi Dr. Furi ise psikiyatr Frieda Fromm-Reichmann’dan başkası değil. Bir süre Erich Fromm ile evli kalan Reichman’ın Joanne Greenberg’e uyguladığı tedavi yöntemini merak edenler, Türkçeye Gökçe Gündüç tarafından kazandırılan Yoğun Psikoterapinin Temel İlkeleri (Okuyanus, İstanbul, 2021) kitabına bakabilirler. Yayınevinin çevirmenin ismini neden ortadan kaldırmaya çalıştığı ise tam bir muamma.
[3] Baba Hal Holbrook, Broadway ve Hollywood’da anne Ruby’den daha fazla tanınan bir isim. Filmlerini izleyenler bilirler, son derece babacan bir adamdır da üstelik. Böyle bir insanın çocuklarına karşı bu ölçüde kayıtsız ve ifade yerindeyse eğer zalimce davranması, bir tarafıyla bütünüyle hayret verici. Diğer tarafında ise muhtemelen şöhrete yönelik o tuhaf hırs yatıyor.
[4] Victoria Holbrook’un bütün o müzik serüveni boyunca kaç tecavüzden, kaç cinayetten yakasını sıyırabildiğine dair insanı ürperten detaylar mevcut kitapta. Okuyanı ürperten bu tür detaylar, yaşayanda ne tür travmalara yol açmıştır acaba?
[5] Kitabın isminin öyküsü de yer alıyor sayfalar arasında:
“Daha önce Yunan trajedisi izlemiştim. Fakat Sokrates farklıydı, çok daha elle tutulur bir deneyimdi; onun konuşma tarzı hoşuma gitti. Dünya gerçekliğinin güzellikle bağlantılı, dürüstlükle ve zihin sağlamlığıyla bağlantılı olduğuna dair sezilerimi doğruladı ve düşünce tarzında müziğe benzer bir kapsayıcılık hissettim. Sokrates’i kendi amcammış gibi sevdim, bana ait olan bilge ve iyi kalpli birisi olarak duyumsadım. Kendi amcam yoktu, ama olsaydı Sokrat’ın en ideal amca olacağını düşünüyordum. En çok onu sevdim. Hayatım boyunca onun hakkında düşünmeye de devam ettim.” (s. 95)
[6] Victoria Holbrook, İstanbul’a yerleşme aşamasında, Halide Edip’in Mor Salkımlı Ev’de bütün teferruatıyla anlattığı ve pek bir havadar olduğunu söylediği Sultantepe’ye bakınıyor bir süre. Kitapta sözü geçmiyor ama muhtemelen o sırada Özbekler Tekkesi’ni de, onun haziresinde yatan Ertegünleri de görmüştür. Özbekler Tekkesi’nin son şeyhi İbrahim Edhem’in hem “hezarfen” sıfatıyla anılması hem de Ertegünlerin büyük dedesi olması da ayrı bir tesadüf işte! (Ben de bir gün oralarda gezinirken Mica Ertegün’ün kocaman bir Mercedes’ten inip eşini ziyaret için minik minik adımlarla hazireye doğru yürüdüğünü görünce gidip ellerinden öpmüştüm. Buna benzer tesadüfler bana mı ilginç geliyor sadece?)
[7] Martin B. Dickson’ın, Zeki Velidi Togan’ı at sırtında Türkiye’ye getirdiğini duyan yahut okuyan biri var mı sahiden:
“Princeton’da tez hocam merhum Profesör Martin B. Dickson sonradan yakın arkadaşım oldu. Martin tarihçiydi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında İran’da OSS (Stratejik Hizmetler Ofisi) subayı olarak görev yapmıştı. Amerikan ordusuna alındığında yapılan bir sınav onun inanılmaz dil yeteneğini ortaya çıkartmış ve casus olarak eğitilmişti. Kahire’den Pekin’e kadar birçok şehre atanmış, Mısır’dan Yunanistan’a uzanan bir silahlandırma operasyonuyla Hitler’e karşı direnişi örgütlemişti. Türkistan’da Zeki Velidi Togan’ı Ruslardan kurtarıp at sırtında sınırdan geçirip Türkiye’ye getiren de oydu. İstanbul Üniversitesi’nde Togan’ın asistanı olarak üç yıl ders vermişti. Bunların hiçbirini bana Martin’in kendisi anlatmadı, savaş hikâyeleri anlatmayı seven birisi değildi, hepsini konuşmalara kulak misafiri olarak öğrendim.” (s. 129)
[8] “Columbia’daki son yılımda hem iş aramaya başladım hem de Fulbright bursuna başvurdum, ikisi de oldu. 1987 yılında Ohio Eyalet Üniversitesi’ndeki ilk sömestr izinliydim, bu da gelecek zamanların habercisiydi. Her yılın yarısı İstanbul, yarısı Ohio’da geçecekti. Önceki yaz İstanbul’da bir gün Ali (Alpaslan) Bey’i görmek için gittiğim Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün koridorunda yürürken Mehmet Kaplan beni odasına çağırmıştı. ‘Sen Farsça biliyorsun; Fars şiiri üzerine Osmanlıca elyazması bir sürü şerh var. Kimse el atmamış bunlara. İnsanlar Türkçede edebiyat eleştirisi yok diyor. Bu doğru değil. Bunlar üzerine çalışmalısın’ dedi. Ben de elyazmalarını incelemek için Fulbright’a başvurdum. İstanbul Üniversitesi’nde, Süleymaniye’de ve Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde 100’den fazla elyazması inceledim. Onları ilk gören bendim. Her kütüphanede, bu elyazmalarına ilk kez bakan kişiyle tanışmak isteyen müdürün odasına çağrıldım. İmla hatalarıyla dolu olmayan en iyi on dört yazmayı seçip mikrofilmlerini çektirdim.” (s. 313)
[9] Derya Kırlangıç’ın çevirisi genel olarak aksamıyor. Şairane bir tarafı olsa, aynı paragrafta, söz gelişi ‘ama’ kelimesini birkaç kez tekrarlamaktan kaçınırdı muhtemelen. Fakat asıl hata başka bir yerde; Hilmi Yavuz duymasın, ‘manen ve madden’ diyor Derya Kırlangıç. Artık pek kimse umursamıyor ancak o ifade, ‘manen ve maddeten’ olmak zorundadır. Zira ‘madden’ diye bir kelime henüz mevcut değil! Vaktiyle Hilmi Yavuz, “Madden deyip duruyorlar, Madlen çikolatası mı bu?” sözleriyle bir hayli çınlatmıştı kulaklarımızı.
Bir uyarı da yayıncı dostlarımıza. En azından benim tecrübeme göre, bu tür referans kitaplarda indeks gereklidir. Eğer isterlerse, yeni baskıda gönüllü olarak üstlenebilirim bu görevi. Ve bir rica: Victoria Holbrook, kitabın önsözünde Müge’nin (Gürsoy) reddettiği bir romandan söz ediyor. Metinden anlayabildiğim kadarıyla tarihî bir roman bu. Amcam Sokrat’tan sonra bunu da yayımlasanız keşke…