Margit Schreiner’ın romanları ve “otobiyografik” romanları:
Kurmacayla gerçekliğin muğlak sınırı
“Schreiner özelini değil, öznelliğini açıyor okuyucuya, bütün radikalliğiyle. Belki de bu kitaplara 'anı' yahut 'otobiyografi' yerine 'roman' demesi de bundan ötürü.”
Margit Schreiner
Margit Schreiner’ın Türkçede peş peşe yayımlanan “otobiyografik” romanlarının ikincisi Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları’nın[1] en sonundaki şu cümleyi okuduğumda, Schreiner’ın 2024’te yayımlanan Çıplak Babalar[2] romanının girişini hatırladım.
“Aşağıda, sokakta durup arka lambaları gözden kaybolana dek arabanın arkasından baktığımı hatırlıyorum, tıpkı yirmi yıl sonra öldüğünde tabutu cenaze salonundan krematoryuma arabayla götürülürken baktığım gibi.” (s. 119)
Çıplak Babalar upuzun, yaklaşık iki sayfalık bir cümleyle başlar; anlatıcı babasının cenaze töreninden bir gün öncesinde olanları bu tek cümlede özetlerken, arabanın “arkadaki iki kırmızı lambayı uzun bir süre daha görelim diye farları yakarak krematoryuma doğru hareket” ettiğinden de bahseder.
Beri yandan Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları’ndaki bir başka cümleyi okumamış olsaydım, bu benzerliğin üzerinde durmazdım muhtemelen. O cümle de şöyle:
“Edebiyatta salt kurgu bana hiçbir zaman çekici gelmemiştir.” (s. 25)
Schreiner bunu Almanca dersindeki kompozisyonları bağlamında söylüyor. Daha doğrusu, kompozisyonlardan söz ederken araya sıkıştırıyor.
Ama ben [öğretmenlerin belirlediği kompozisyon] konuların[ın], tıpkı önceden ilkokulda olduğu gibi, sadece öğrencileri gözetlemeye hizmet ettiğini bildiğimden ister istemez bir dilek, bir arkadaş, güzel bir gün uydurmak zorunda kalıyordum. Öte yandan, edebiyatta salt kurgu bana hiçbir zaman çekici gelmemiştir. Yani, gerçek arkadaşlar, dilekler ve günler hakkında yazıyordum gerçi ama kompozisyonun çeşidine göre kişisel özellikleri, yaşları, adresleri ve benzeri şeyleri canımın istediği gibi değiştiriyordum. Sonuç olarak yaşantılarla ilgili bu kompozisyonların tamamı yalandı. Ama tabii Almanca profesörüm bunu bilmiyordu. (s. 25 – vurgu eklenmiştir)
Kurmacayı (uydurma ve/ya yalanı) burada bir gizlenme yahut gözetlemek isteyenlerden kendi özelini korumak için yeğlediğini belirtiyor Schreiner. Yakınlarda yayımlanan otobiyografik romanlarının alt başlığının “Özele dair” olması da dikkat çekici. Yine bu kitaplarda anlattıklarından anlıyoruz ki, özelini korumak arzusu çok küçük yaşlarından itibaren Schreiner için önemli olmuş. Ebeveyniyle ilk ciddi kavgasını kendisine gönderilmiş bir mektubun okunması nedeniyle yapmış mesela. “Özele dair” anlattığı şu olay da ayrıca dikkat çekici.
Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf savaşları
/ Özele Dair
çev. Serap Gülerçin Karluk
YKY
Mart 2026
120 s.
Kırk yıl sonra lise mezunlar buluşmasına gittiğinde bir arkadaşı Schreiner’a yayımlanmış öykülerinden birinde kendisinin de geçtiğini düşündüğünü söylemiş. Hangi öyküde nasıl bahsetmiş olacağını hatırlamamakla birlikte, bu olasılığı kategorik olarak reddetmeyen Schreiner, “Hemen vicdan azabı duydum,” diye yazıyor, “kim bilir ne yazmıştım onunla ilgili”. Onu esas tedirgin edense, yazdığı kitapları okumuş bütün arkadaşlarının Schreiner’la ilgili “her şeyi biliyor ya da bildiklerini sanıyor” olmalarıdır. “Belki de benim tarafımdan ihanete uğradıklarını düşünüyorlardı ve ben buna karşı hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyi düzeltemiyor ya da açıklayamıyordum.” (s. 95)
Beri yandan, ilk anda paradoksal gelecek biçimde, özelini koruma arzusunu erken yaşlarda duymuş, liseden mezun olduktan kırk yıl sonra yazdıklarından ötürü arkadaşlarının hayatını (özelini) yalan yanlış bildiğini zannetmesinden rahatsız olan birinin çocukluk ve gençliğinden anlattığı hayli özel, mahrem olayları okuyoruz “özele dair” romanlarında. Burada bir çelişki, bir paradoks var mı? Yine lisede yazdığı kompozisyonlar hakkında yazdıkları üzerinden yanıt arayabiliriz bu soruya.
Gerçek hayatta tanık olduğu, öğrendiği birtakım şeylerden kompozisyonlarda söz edemeyeceğini bildiği için, yazarken olayları değiştirip anlatıları sıkıcılaştırdığını belirttikten sonra şöyle devam ediyor.
Bütün gymnasium [Avusturya’da 12-18 yaş arasında gidilen, bizdeki liseye karşılık geldiği düşünülebilecek okul] dönemim boyunca, beni ilgilendiren hemen hemen hiçbir şeyin Almanca kompozisyonlarına uygun olmadığını gördüm. Çoğu şeyi yazmaktan kaçınmak ve geri kalan sıkıcı şeyleri olabildiğince bol sıfatla süslemek zorundaydım. Hayal gücü dedikleri buydu işte gymnasium’da. Belki de sıfatlara (süslemeye) karşı antipatim ve kitaplarımda aile sırlarını açığa vurma isteğim oradan geliyordur. (…) Belki de kitaplarımda aile sırlarını açığa vurduğumu sanırken gençliğimi yeniden tasarlıyorumdur. Her neyse, sonuç olarak yazarlık yaşamım boyunca giderek sabitleşen, bir metin ne kadar ılımlı yazılırsa yazılsın, kesinlikle genelgeçer bir nitelik kazanamayacağı yönündeki anlayışımı gymnasium dönemimdeki sıkıcı Almanca kompozisyonlarına borçluyum. Bakış ne kadar genelse, nesnel olana duyarsız kalmak istemeyen okuyucuya etkisi de o kadar zorlayıcıdır. Yalnızca öznel radikal bakış okuyucuya özgürlük verir. Almanca öğretmenlerimizin sağduyusuyla en ufak uzlaşma, metnin de yazarın da okurun da canına okur. (s. 29)
“Öznel radikal bakış”, ılımlı olmayan, genel olmayan bakış – Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları ve Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları’nı[3] kaleme almaktaki temel meselesinin bu olabileceğini düşündüm Margit Schreiner’ın. Özetle şu: Yazar özelini değil, öznelliğini açıyor okuyucuya, bütün radikalliğiyle.
Belki de bu kitaplara “anı” yahut “otobiyografi” yerine “roman” demesi de bundan ötürü. Anlatılan sayısız özel yaşantıya rağmen ortaya çıkan resmin sadece Margit adlı bir genç kızın resmi olmamasından; aynı isimli romancının “öznel radikal bir bakışla” çizdiği ‘50’ler ve ‘60’lar Avusturyası’nın bir resmi olmasından ötürü.
İkinci kitabın girişinde (ve daha sonra yeniden) açıkça “özel olan her şey politiktir” düsturunu benimsediğini belirtiyor Schreiner. Özel olandaki politik yanı görebilmek, başka bir deyişle anlatılanların bir başkasını gözetlemekten öteye geçmesi, dedikodudan çıkması, bakışın radikal biçimde öznelliğe odaklanmasıyla mümkün oluyor o zaman. Roman da bunun araçlarından biri.
Burada bir noktaya açıklık getirmeliyim. Yazının başında Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları ve Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları’nı tırnak içine alarak otobiyografik roman olarak anmamın nedeni, Türkçe baskıların kapaklarında değilse de, arka kapaklarında bu şekilde tanımlanmış olması – kapakta ve iç kapakta “roman” olarak anılıyor. Elbette, bu iki kitaptaki anlatıcının adının Margit Schreiner olması da bir etken tabii bunda! Yine de bu iki kitap Almanca baskılarından itibaren hep roman olarak anılmış.[4]
Hiç kuşkusuz, bir metnin hangi türe girdiği, nasıl tasnif edildiği çok da önemli bir mesele değil ama bu konudaki tercihler üzerine düşünmek de edebiyata dahil olsa gerek. Schreiner’ın bu kitaplarına “roman” demeyi yeğlemesinin bir nedeni de anıların ve otobiyografilerin kurmaca olduğunun farkına (bir kez daha) varmamız mıydı, bilemiyorum. Bana öyle geliyor ki, esas meselesi bu değil; kurmacayla gerçekliğin sınırının muğlaklığına dikkat çekmek, hatta gerçeklik dediğimiz şeye bakışımıza yeni açılar katmak.
“Özele dair” romanlarında Schreiner’ın dikkat çekici bir yöntemi var. Kitapların belirli bir kronolojisi var – ilk kitapta çocukluk yıllarını; ikinci kitaptaysa ergenlik ve ilk gençliğini anlatmış. Bununla beraber, yetişkinliğinin farklı dönemlerinde yaşadıklarını (ağırlıklı olarak bu kitapları yazdığı altmışlı yaşlarını) da çocukluk ve gençliğiyle yan yana, art arda, karşılaştırarak (çok zaman benzerliklere dikkat çekerek) aktardığı bir anlatma tekniğini yeğlemiş. Yedi yaşından söz ederken hayatın “yedinci on yılı” dediği altmışlı yaşlarından sıkça söz ediyor. Nitekim yukarıda değindiğim kırk yıl gecikmeli katıldığı mezunlar buluşması da, o yıllarındaki en yakın arkadaşı Gabi’yi anlatırken araya girip anlattığı bir olay. Mezunlar toplantısının ardından yeniden lise yıllarına, kaldığı yere dönüyor. Ancak bu sırada araya sıkıştırdığı, bana önemli görünen bir paragraf var. Mezunlar buluşmasını hızlıca terk edip “herkese açık bir barda iyice kafa bulana kadar” içtiğini belirttikten şunları yazıyor.
A’dan Z’ye bir gelişme yoktur. Rol oynayan rastlantılar vardır; anılar, rüyalar, eski kehanetler vardır. Şarkılar rol oynar, öyküler, hayal kırıklığına uğratmış aşklar. Aşağılanmalar ve umutlar. Her zaman her şey daha farklı olabilirdi. (s. 95)
Bu alıntıda yaşananlarla yazılanlar, başka bir deyişle kurmacayla gerçeklik arasındaki bağlar, bağsızlıklar bahsi yok gibi görünüyor; bir hayatın ilerleyişi anlatılıyor sanki, ancak az öncesinde gençlik arkadaşlarının yazdıkları üzerinden Schreiner’la girdikleri ilişkiden, ona yakıştırdıklarından söz edildiği için buradaki cümleleri bu bağlamda da değerlendirmek yersiz olmayacaktır. Her zaman her şey daha farklı olabildiğine göre, yazılanları düz gitmeyen (farklı olabilen) bir ilerleyişte saklı duran anların açığa çıkarılması olarak görmek gerek belki de. Bundan daha da önce, bir hayatı salt kişinin yaşadıklarından ibaret görmemek gerektiğini; rüya, kehanet, şarkılar, öyküler gibi, hiçbir zaman kimin kurduğunu bilmesek de, kurmacaların ve hislerin de (onları da kurmacaya dahil sayabilir miyiz, bizim kurduğumuz ya da başkalarının bizim içimizde kurduğu?) bir insanın hayatına dahil olduğunu da elbette. Dolayısıyla, evet; Schreiner edebi metinlerinde arkadaşlarından söz ettiği için vicdan azabı çekiyordur ama “her zaman her şey daha farklı olabilir” ve anlatılanlar da yaşananlardan “daha farklı”dır.
2023’te K24’te Margit Schreiner’ın o tarihe kadar Türkçede yayımlanan romanlarını topluca değerlendirmeye çalıştığım bir yazım yayımlanmıştı. Orada Hayal Kırıklıkları Kitabı’ndan[5] alıntıladığım kısa bölümü biraz daha genişleterek aktaracağım.
Evet, sonunda bir gün her şeyin sonu geldi. Belki de gerçek hayatta bu değişim her şey bitip gittikten sonra göründüğü kadar çabuk olmamış, sinsice gelişmişti, oynadığım oyunlara inancım giderek azalarak sonunda hiç kalmamıştı; belki de dünyanın sadece olduğu şeye indirgenmesi karşısında sonradan her düşündüğümde hissettiğim o ani şoku yaşamıştım. Her neyse, kesin olan hakiki gerçeklik ile hayali gerçekliğin birbirinden ayrılması ve hakiki olanın galip gelmesiydi. [Hayali gerçekliği] geri kazanmaya çalıştım ama olmadı. Halı, halı olarak kaldı, okyanus olmadı. (…) İşte o zaman anladım dünyanın ardındaki dünyanın benim için ne anlam taşımış olduğunu ve bundan böyle kirli, renksiz ve sıkıcı olan hakiki dünyaya mecbur kalacağımı. (s. 62, vurgular eklenmiştir.)
Gerçekliği hayalî ve hakiki diye ikiye ayırması dikkat çekici Schreiner’ın – “dünyanın ardındaki dünya” sözü de! Burada oyunlardaki büyünün yittiği andır anlatılan ve hakiki gerçeklik anlatıcı için o günden itibaren galebe çalmaya başlamıştır. Şunu da ekleyeyim; Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları’nda Margit’in hayalî gerçeklikle yakın bağı (neredeyse hakiki gerçeklik gibi algılayışı ve yaşayışı) oldukça geniş biçimde anlatılıyor; ergenlik dönemine de taşan, hatta daha ileride devam ettiğini pekâlâ düşünebileceğimiz bir gücü var “hayalî gerçekliğin”. “Dünyanın olduğu şeye indirgenmesi” bu romanların anlatıcısı Margit için Hayal Kırıklıkları Kitabı’ndaki kadından daha ileri yaşlarda söz konusu olmuş, belki de tam anlamıyla hiçbir zaman olmamış diyebiliriz.
Romanı, dünyanın olduğu şeye indirgenmesine engel olmak ya da hayali gerçekliğin galebe çalmasa da hakiki gerçeklikle at başı gitmeye devam etmesinin bir yolu yordamı olarak düşünemez miyiz? En azından algı düzeyinde – üstelik Schreiner’ın bir başka romanında İnsan Dengesi’nde geçen bir cümlesi var: “Algılama her zaman mantığı yener.” “Peki ama hayalî gerçekliğe neler dahildir?” diye sorulacak olursa, bunun bir çocuğun oyun dünyasını aşan yanıtı yukarıdaki alıntıda mevcuttu. Yineliyorum: Rastlantılar, anılar, rüyalar, eski kehanetler, şarkılar, öyküler, hayal kırıklığına uğratmış aşklar, aşağılanmalar ve umutlar...
Margit Schreiner’ın “Özele dair” romanlarının ardından Çıplak Babalar’ı yeniden okuduğumda, kişilerdeki ve olaylardaki benzerliklerin az olmadığını fark ettim. Üstelik Çıplak Babalar’da esas olarak anlatılanlar anlatıcının babasının bakımevi yılları, “Özele dair” romanların olay örgüsünün yaşandığı yılların çok sonrası yani. Yine de geçmişten hatırlanan hayli sahne var ve bunlar kimi ayrıntılar itibariyle “Özele dair” romanlarıyla oldukça örtüşüyor. Örnek vermek gerekirse, Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları’ndaki Margit’le Çıplak Babalar’daki genç kızın daha gymnasium’a başlamadan önceki yaşlarında yazdıkları ilk iki romanın başlıkları tamamıyla aynı. Romanlardaki babaların çalıştığı işyeri yahut –Çıplak Babalar’da çok ön planda olmasa da– annenin kimi tutumu… Bazı ayrıntılarsa birebir aynı değil, küçük sapmalar var. Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları’nda gece vakti göle babasıyla Schreiner’ın üvey ablasının çıplak girdikleri bir sahne var mesela, Çıplak Babalar’daysa gece babayla beraber göle çıplak giren üvey abla değil, anlatıcının babasının ilk eşinin kuzini. Her iki romandaki anne de göle çıplak girmeyi tasvip etmedikleri için aynı tutumu alarak göle gitmiyor.
Benzerlikler ayrılıklar bahsi bir yana; farklı saiklerle, ayrı stratejilerle yazılmış metinler bunlar. Aynı malzemeden (Schreiner’ın hayatından, tanıdıklarından, yaşadığı mekânlardan…) ortaya çıkarılmış apayrı “roman”lar. “Özele dair” romanlarını mesela zamanın ruhu ve zamanın ruhundaki değişimin romanları olarak da okumak mümkün. Baştan sona Margit’in çocukluğunu, ergenliğini, gençliğini takip de etsek, ‘50’ler ve ‘60’lar Avusturya’sına dair gündelik hayatlardan birçok detay beliriyor; öncelikle okulların nasıl olduğu, öğretmenlerle anne babaların çocuklar üzerindeki açık saklı otoriteleri… Gençlerin kendilerini bedenleri üzerinden tanımaya başladıkları yaşlarda otoritenin de onların bedenleri üzerinde kendi gücünü sınaması, berkitmek istemesi, özgürlük arzu ve istencinin otoritelerin yasaklarının etkisiyle belirmesi. Benzer biçimde toplumsal cinsiyetle toplumsal işbölümü arasındaki bağın daha görünür olması, bunu takip eden irili ufaklı değişimler…
Çıplak Babalar’daysa babanın ardından onun belki de en anlaşılması imkânsız tutumlarının izini sürüyor Schreiner. Babasının artık kendini bilmez hale geldikten sonra sıklıkla uluorta ya da ev içinde ama olmayacak anlarda soyunup çırılçıplak kalmasından bahsediyor. Bunun nedenini bilme şansı yok; babanın zihnine ulaşıp derinlere inmek, vs. artık mümkün değil. Ama bu imkânsızlık bu gibi anları gerek babasının gerek anlatıcının gerekse başkalarının hayatlarından birtakım hikâyelerle yan yana getirmesine engel olmuyor. Açık karşılaştırmalar yapmadan, sadece yan yana getirerek ilk anda çok da yakın ya da ortak noktaları olmayan hikâyeler aktarıyor. Üstelik bütün bunları kitap boyunca eksilmeyen, azalmayan bir yas kipinde anlatıyor. Babanın artık evde bakımının mümkün olmamasının ardından yatırıldığı bakımevine ziyaretler, babanın yavaşça ölüme gidişini takip etmek; geride bıraktığı farklı boşluklarla birlikte. Öncelikle anlatıcının hayatında derin bir boşluk ama aynı zamanda babanın hayatını bir bütün olarak kavrayamamaya neden olan birtakım boşluklar.
Burada bir parantez açarak önceki Margit Schreiner yazımdaki bir ayrıntıya döneceğim. Şöyle bir saptama yapmışım o yazıda:
Bu arada, ‘babamın toprağa verilmesinden üç gün sonra onun ölümü hakkında yazmaya başlamıştım, annemin ölümünü anlattığımdaysa o ölmemişti bile’ diye itirafta bulunur. (İnsan Dengesi’nin[6] ilk yayım tarihi 2015, Sevmek Dedikleri’nin[7] ise 2003; örtük olarak Sevmek Dedikleri’ne mi atıfta bulunuyor, sorusu geliyor akla.)
Roman ile gerçek hayat arasında bir bağlantı bulunabileceğine, romanın anlatıcısının bizzat Margit Schreiner olabileceğine ya da bir romanın anlatıcısının öbür romanın yazarı olması ihtimaline dikkat çekmişim. Bu yazıyı yazdığımda henüz Çıplak Babalar Türkçede yayımlanmamıştı. Şimdi yukarıdaki denkleme yeni bir soru ekliyorum. Romanın anlatıcısının “babamın toprağa verilmesinden üç gün sonra onun ölümü hakkında yazmaya başlamıştım” cümlesinde sözünü ettiği Çıplak Babalar mıydı? Yanıtı olmayan yahut verilecek olumlu ya da olumsuz yanıtın eşdeğerde olduğu bir soru. Sadece soru belki de…
Soruları da hikâyeler ve öbürleri gibi, onlar kadar hayalî gerçekliğe dahil sayabilir miyiz? Ya da sorular hayalî gerçeklikle hakiki gerçeklik arasındaki makası açıp kapayarak başka bir iş mi görüyor? Genç Margit’in şu soruları gibi mesela.
Kendimin bile dünyayı gerçek haliyle görüp görmediğimden emin olamıyorsam başkalarının aslında ne gördüğünü nasıl bilebilirim? Benim gerçeklik ya da gerçeklik saydığım şey hakkında söylediklerimi anlıyorlar mıydı acaba? Yoksa sonuçta yalnızca anlamak istediklerini ya da anlayabildiklerini mi anlıyorlardı? Bu koşullarda bir sohbet nasıl mümkün olabilirdi? Peki sonuç olarak benim var olduğumun kanıtı neredeydi? (s. 59)
Schreiner’ın “Özele dair” romanlarının önceki romanlarından bir farkı da ironinin dozu. Kimi zaman ince kimi zaman hayli bariz bir ironi beliriyor anlatılanların arasında. Altmışlarını geçmiş bir yazar yarım asır önce yaşadığı bir şeyleri anlatırken birdenbire çocuğun ya da bir ergenin gözünden olanların nasıl göründüğünü aktarmaya başladığında, ya da tersi durumda, çocuğun, ergenin anlattıklarına dair bugünün (ya da yetişkinlerin) dünyasından bakış ve dille yorumlar yaptığında. Bu romanların aralarında elli yaş fark bulunan iki anlatıcısı olmasından kaynaklanan bir ironi var elbette;[8] ama Margit Schreiner’ın bakışı, ifade edişi ve meseleleri adlandırmaları ayrıca önemli. Yukarıda değindiğim otoritenin özgürleşmeye neden olmasına dair bir örneği Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları’nda şöyle aktarıyor:
Psikoloji öğretmenimiz beni bir mihracenin kara panteri olmaktan çıkarıp doğrudan doğruya Linz’teki sol görüşlü orta ve yüksek öğretim öğrenci hareketinin kollarına itmişti. Kötücül bir tanrı aracılığıyla hayvandan insana dönüşüm nadirdir. Ama burada gerçekleşmişti işte.
Eskilerden panter olduğum zamanlardan beri sürdürdüğüm tek şey süzülerek yürüyüşümdü. Panter yürüyüşünün işaretleri bir sonraki neslimde bile görülüyordu. Süzülerek yürüyen annelerin kızları da süzülerek yürüyor. Bazıları buna ayaklarını sürüyerek yürüme diyor. (s. 60)
Genç Margit’in dünyasına dair oldukça önemli bir olguya işaret ettiği için şu cümleleri de ekleyeceğim.
Gittiğim ilk gösteriyi saklamak zorunda kaldım. Hem annemle babamdan hem de okuldan. (…)
İlk gösterimde konunun ne olduğunu hatırlamıyorum. Büyük olasılıkla küreselleşme karşıtı bir gösteriydi. Biz o zamanlar ona emperyalizm diyorduk. (s. 97)
NOTLAR
[1] Margit Schreiner, Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları / Özele dair, çev. Serap Gülerçin Karluk, YKY, Mart 2026, 119 s.
[2] Margit Schreiner, Çıplak Babalar, çev. Serap Gülerçin Karluk, YKY, Şubat 2024, 90 s.
[3] Margit Schreiner, Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları / Özele dair, çev. Serap Gülerçin Karluk, YKY, Mart 2026, 126 s.
[4] Aklıma burada Jenny Erpenbeck’in anılarıyla denemelerini bir araya getirdiği kitabına verdiği isim geliyor: Kein Roman [Roman Değil].
[5] Margit Schreiner, Hayal Kırıklıkları Kitabı, çev. Ogün Duman, Metis Yayınları, 2008, 115 s.
[6] Margit Schreiner, İnsan Dengesi, çev. İlknur Özdemir, YKY, Haziran 2018, 136 s.
[7] Margit Schreiner, Sevmek Dedikleri, çev. Serap Gülerçin Karluk, YKY, Nisan 2022, 91 s.
[8] Romanları baştan sona anlatan “hayatının yedinci on yılını” sürmekte olan Margit, ama pek çok yerde ansızın çocuk/genç Margit’in ağzından çıkan cümlelerle devam ettiği oluyor. “İki anlatıcı” demem bu hoş geçişlerden ötürü. Şunu da ekleyeyim, yazdığı kitapları önceden planlamadığından bahsettiği sırada Schreiner “geçiş”leri de anıyor, onların da planlı, düşünülmüş olmadığını belirtiyor.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 16
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Adlar Ağacı / Balkan Reconquista’sı / Beş Duyu ve Ötesi / Borges’le Yarım Asır / Ey Aşk, Ey Aşk! Mavi Yüzün Görünmüyor / İhlâl Sanatı / Kafamızı Karıştıran Resimler / Kuş Evi / Neyi Bilebiliriz? / Spinoza’yı Antroposen’de Okumak