Hiçliğin Algoritması:

Boşluğun Çağrısı 

Boşluğun Çağrısı

GÖKHAN GENÇAY

İthaki Yayınları
Haziran 2026
216 sayfa

25 Haziran 2026

LEVENT ALKOÇ

Türkçe edebiyatta nihilizm çoğu zaman bir poz olarak ortaya çıkar. Karakterler hayatın anlamsızlığından söz eder, dünyanın çürümüşlüğünü teşhis eder, insanlığın ikiyüzlülüğüne lanet okur. Ancak bu teşhislerin önemli bir bölümü anlatının ilerleyen aşamalarında bir tür ahlaki güvenli bölgeye çekilir. Yazar, okurunu karanlığın kıyısına kadar götürür ama onu uçurumdan aşağı bırakmaz. Boşluğun Çağrısı ise farklı bir yol izliyor. Romanın temel meselesi nihilizmi eleştirmek ya da savunmak değil, nihilizmin nasıl örgütlendiğini göstermek.

Gökhan Gençay'ın romanı, ilk bakışta bir tarikat anlatısı gibi görünse de aslında dijital çağın yeni inanç biçimleri üzerine kurulmuş bir metin. Romanın merkezindeki Sıfır karakteri, klasik anlamda bir tarikat liderinden çok, internet çağının karanlık bir algoritmasını andırıyor. İnsanları dönüştüren şey karizmasından çok onların zaten içinde taşıdığı boşluğu görünür kılabilmesi.

Romanın açılışında tanıdığımız Mete, çağdaş metropolün görünmez insanlarından biri. Motorlu kurye olarak çalışan, geceleri grafiti yapan, toplumun kıyısında yaşayan genç bir adam. Onun hayatında eksik olan şey mutluluk değil. Daha derin bir eksiklik var: anlam. Bir gün internette karşısına çıkan Sıfır videosu bu boşluğa seslenir. Videoda dile getirilen fikirler yeni değildir belki, fakat Mete açısından ilk kez biri onun yıllardır hissedip adlandıramadığı duyguları sistemli bir dile dönüştürmüştür. Romanın önemli başarısı burada ortaya çıkar. Sıfır'ın etkisi bir hipnoz ya da mucize gibi sunulmaz. İnsanlar ona inanır çünkü zaten inanmaya hazırdırlar.

Bu noktada Boşluğun Çağrısı çağdaş radikalleşme süreçleri üzerine düşünmeye başlar. Romanın anlattığı şey yalnızca bir tarikatın kuruluşu değildir, bir fikrin virüs gibi yayılmasıdır. Sıfır'ın videoları internette dolaşıma girdikçe insanlar yalnızca onları izlemekle kalmaz, aynı zamanda kendi kimliklerini bu fikirlerin içinde eritmeye başlar. Böylece romanın merkezindeki temel soru ortaya çıkar: İnsanlar neden yok olmak ister?

Bu soru, roman boyunca farklı karakterlerde farklı cevaplar bulur. Mete için yok oluş, sistemden kaçıştır. Arzu için bir kimlikten kurtulma girişimidir. Lena için suçluluk duygusundan arınma isteğidir. Vedat içinse anlaşılması gereken bir tehdit. Romanın ilginç tarafı, bu cevapların hiçbirini kesin biçimde reddetmemesidir. Her karakter kendi trajedisiyle birlikte gelir ve Boşlukta hareketi bu trajedileri ortak bir dile dönüştürür.

Özellikle Arzu karakteri romanın en dikkat çekici figürlerinden biri. Medyanın yarattığı güzellik mitinin içinden gelen bu karakter, dışarıdan bakıldığında başarıya ulaşmış görünür. Ancak roman, görünürlüğün her zaman varoluş anlamına gelmediğini gösterir. Arzu'nun hikâyesi bir bakıma çağdaş teşhir kültürünün eleştirisine dönüşür. Sürekli görünür olmak zorunda kalan bir insanın sonunda görünmez olmayı arzulaması, romanın en güçlü ironilerinden biridir.

Burada yazarın kurduğu karşıtlık dikkat çekicidir. Bir tarafta görünürlük ekonomisi vardır; sosyal medya, medya endüstrisi, şöhret ve performans kültürü. Diğer tarafta ise Boşlukta hareketinin vaat ettiği silinme arzusu. Fakat roman ilerledikçe bu iki kutbun birbirine sanıldığından daha yakın olduğu ortaya çıkar. Çünkü Boşlukta da görünürlük üretmektedir. Sıfır'ın videoları, eylemleri ve ritüelleri aslında modern dünyanın dikkat ekonomisinin dışında değildir. Sistemden kaçmaya çalışan hareket, farkında olmadan sistemin mantığını yeniden üretir. Romanın en başarılı yönlerinden biri tam da bu çelişkiyi görünür kılmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Sıfır karakteri, yalnızca nihilist bir peygamber değildir. O aynı zamanda bir içerik üreticisidir. Bir influencer'dır. Bir marka yöneticisidir. Fikirlerini videolar aracılığıyla yayar, takipçi toplar, sadakat üretir ve sürekli yeni içerik sunar. Romanın güncelliği büyük ölçüde burada yatıyor. Çünkü çağımızda ideolojiler bile algoritmaların dolaşım mantığına uyum sağlamak zorundadır. Sıfır'ın başarısı düşüncelerinin doğruluğundan değil, dolaşıma girme kapasitesinden kaynaklanır.

Bu nedenle Boşluğun Çağrısı yalnızca bir nihilizm romanı olarak görülmemeli, aynı zamanda dijital kültüre dair bir roman karşımızdaki.

Romanın bir başka önemli hattını Vedat oluşturur. İlk bakışta klasik polis figürü gibi görünen Vedat, anlatının ilerleyen bölümlerinde farklı bir işleve kavuşur. O, devletin temsilcisidir, düzeni korumaya çalışan adamdır. Roman Vedat'ı da kahramanlaştırmaz. Tam tersine, onun da kendi karanlığından kaçtığını gösterir. Semih'in gözünden baktığımızda Vedat'ın Boşlukta hareketini anlamaktan çok yok etmeye çalıştığını görürüz. Böylece roman, devlet ile tarikat arasındaki mücadeleyi iyi-kötü çatışmasına indirgemez. İki taraf da insan ruhundaki aynı boşluğun farklı ifadeleri gibi görünür.Bu tercih romanı didaktik olmaktan kurtarıyor.

Boşluğun Çağrısı en çok da bir kuşağın ruh hâline temas ettiği ölçüde etkili. Mete'nin dünyası güvencesizlikle örülü. Gelecek perspektifi zayıf. Toplumsal aidiyet hissi parçalanmış durumda. Geleneksel kurumlar güven vermiyor. Böyle bir atmosferde Sıfır'ın vaat ettiği şey ölüm değil aslında; anlam. Hareketin merkezindeki bütün ölüm ritüelleri ve yok oluş söylemleri, daha derindeki bir ihtiyaca işaret ediyor: İnsanların kendilerini ait hissedebilecekleri bir hikâye arayışı.

Romanın en sarsıcı tarafı da burada ortaya çıkıyor. Boşlukta hareketi ne kadar ölümcül olursa olsun, katılımcılarına bir tür topluluk duygusu sunuyor. Sessizlik ritüelleri, ortak kıyafetler, sloganlar, kamp hayatı ve kolektif eylemler insanların yalnızlığını geçici olarak ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla romanın anlattığı şey bir tür aidiyet arzusu.

Ancak metin tam bu noktada kendi eleştirisini de üretmeye başlıyor. Romanın temel sorularından biri yeniden beliriyor: Hiçlik bile metalaşabilir mi? Belki de Boşluğun Çağrısı'nın en ilginç yanı, bu soruya kesin bir cevap vermemesi.

Dil açısından bakıldığında romanın en belirgin etkisi kuşkusuz Chuck Palahniuk. Kısa ve sert cümleler, tekrarlar, sloganlaşmaya müsait ifadeler, groteskle karanlık mizah arasında gidip gelen ton bu etkiyi açıkça hissettiriyor. Bununla birlikte metin doğrudan bir esinlenme izlenimi vermiyor. Özellikle Türkiye'nin medya düzeni, şehir hayatı ve güncel toplumsal gerilimleri romana yerel bir karakter kazandırıyor.

Elbette romanın tartışmalı yönleri de var. Bazı bölümlerde fikirlerin karakterlerin önüne geçtiği hissediliyor. Özellikle Sıfır'ın uzun konuşmaları zaman zaman bir roman karakterinden çok bir manifesto metninin sesi hâline dönüşebiliyor. Benzer şekilde bazı yan karakterlerin işlevi sembolik düzeyde kalıyor. Ancak bunlar, romanın kurmaya çalıştığı büyük yapının yanında ikincil kalıyor. Çünkü Boşluğun Çağrısı esas gücünü karakter psikolojisinden çok atmosferden alıyor.

Roman boyunca hissedilen şey, belirli kişilerin hikâyesinden çok bir çağın ruhu. Sürekli bağlantıda olan ama giderek yalnızlaşan insanlar. Kimliklerini kurmaya çalışırken kimliklerinden yorulan bireyler. Özgürlük vaatlerinin içinde sıkışıp kalan hayatlar. Sıfır'ın hareketi bu dünyanın dışından gelmiyor, doğrudan oradan çıkıyor.

Bu nedenle Boşluğun Çağrısı bir tarikat romanı olarak okunabilir. Bir nihilizm anlatısı olarak da. Hatta bir polisiye ya da distopik toplumsal eleştiri olarak da. Ama belki en doğrusu onu çağımızın anlam krizine yazılmış karanlık bir roman olarak değerlendirmek.

Gökhan Gençay'ın asıl meselesi ölüm değil. İnsanların yaşamakta neden zorlandığı.