Şiirin popu
“Pop şiirin kriter eksikliği sorunu aşılamayacak bir sorun. Şiirin tarihinden bir şeyler almış, ama ona geri verecek bir şeyleri olmayan bir şiir – en azından şimdiki haliyle.”
Bu yılın Haziran ayını aldığım bir burs vesilesiyle Berlin’de geçirdim. Bu olanak bana şairler, şiir ve şiir ortamı üzerine bol bol gözlem yapmamı sağladı. Kırk yıldır Viyana’da yaşıyorum ama hem Berlin hem de Almanya başka bir dünya – özellikle de büyük ve güçlü birer dünya. Önce olumlu bir gözlemimden başlamak isterim. Bir yıl önce Berlin Senatosu, Berlin’de yaşayan, ancak Almancadan başka bir dilde eser veren yazarlara bir yıllık burs vermek için 250.000 Euro ayırmış. Bir jüri oluşturmuş ve başvurular arasından seçilenlere bu bursları dağıtmış. Günümüzde de devam ediyor bu burs. Böylelikle başka dilde ürün veren yazarlar da “Alman yazar” olarak görülüp onlara maddi destek sağlanmış oluyor. İnsan hayran kalıyor.
Orada bulunduğum sırada bu girişimin final etkinliği gerçekleşti ve gerçekten de yazarlar yapıtlarını kendi dillerinde okudular. Böyle bir şeyi, bir başka dilde ürün verdiği halde “Avusturyalı” yazar olarak kucaklanmayı Viyana’da görmedim. Bu yanıyla Berlin Viyana’nın yirmi yıl önünde gidiyor. Ya Türkiye’nin? Düşünsenize devletin Arapça eser veren Suriyeli bir göçmene burs bağladığını? Veya bir biçimde Kültür Bakanlığı’nın olanaklarından yararlandırdığını? Fark burada herhalde yüz yıla çıkıyor.
Almanya’nın bu edebi çokdillileşmesine başka bir düzlemde şiirin ulusaşırılaşması eşlik ediyor. Bu bağlamda özgül bir türün şiirde başat hale geldiğini ve etkinliklerin çoğunda karşıma çıktığını fark ettim. Gözüme çarpan dört temel özellik üzerinden özetleyeceğim: Bu türdeki şiirlerin, a) akışı fazla engellemeyen bir serbest nazımda yazılmış; b) içlerine bir miktar İngilizce veya Fransızca sözcükler serpiştirilmiş; c) yine içlerine bir miktar bel altı sözcükler (fuck, asshole) serpiştirilmiş olmaları; d) son olarak da (yüksek) sesli okunmaları gerekiyor. İlki kolay anlaşılırlığın en bilinen çözümü, ikincisi yukarıda anlattığım translingual havaya uygun düşüyor, üçüncüsü bir coolness katıyor ve dördüncüsü bir hitap değil bambaşka bir ad altında, bedensellik olarak anlaşılıyor (bazıları ayağa kalkarak yapıyor bunu). Bu şiirlerin bazıları oldukça düz, bazıları biraz daha oyalanmaya izin veriyor. İşte bu türü şiirin popu olarak niteliyorum, öylesine bir gelişim olmakla kalmadığı, aynı zamanda yaygınlaştığı için de. Maalesef bu dediklerime örnek şiir vermeyeceğim, çünkü hiçbir şairin kendisini pop olarak gördüğünü sanmıyorum, yayınevleriyle ve şairlerle de uğraşmak istemiyorum. Popu yargılanacak bir tür olarak görmediğimi, sadece bir değişimi saptamaya çalıştığımı da belirterek. Satırlarımı okuyunca şiirseverlerin zihninde neyi kastettiğime dair bir tahayyül oluşacaktır.
Tüm bunlar ister istemez rap etkisini anımsatıyor, ki bazı şairler beyzbol şapkasıyla geliyor. İstisnaları olmakla birlikte bu tür daha ziyade genç kuşak tarafından taşınıyor. Ve bu şairler Almancanın en büyük edebiyat yayınevleri tarafından yayımlanıyor: Suhrkamp, Matthes & Seitz, Fischer… Buna karşın benim sevdiğim şairler görece küçük yayınevleri tarafından yayımlanıyor, satış rakamları muhtemelen düşük kaldığı için. Ve tanıştığım, benim için pop şairleri basan bir yayınevinin, üstelik de sempatik sahibi, kolayca anlaşılmaya direnen “zor” şairleri gözümün önünde önce “akademik”, ardından da “taşralı” olarak yaftaladı. Özgüvenleri de had safhada. Ona bu saçmalama gücünü veren neydi? Yayımladığı şiir popunun kitlesel gücü herhalde.
Etkinlik ortamı derseniz oldukça şaşırtıcı: etkinlikler paralı olduğu halde (9 €), salonlar doluyor ve bu tür şiirler dinleyicisiyle kolaylıkla buluşuyor. Bu okumalarda yazarla ilgili sorular soruluyor, yazılma süreciyle yazarın hayatı arasında bağlantılar soruluyor, neredeyse her şey konuşuluyor ama kolay kolay yapıtların kendileri konuşulmuyor. Genellikle dinlemeye gelenlerin salt yazarı merak ettiğine dair bir anlayış yerleşmiş ve böylece yazara hayranlığa çıkacak yollar iyice stabilize edilmiş.
Tüm bu anlattıklarım gene de yerel kalabilirdi, fakat bu durumu ilginç yapan, bu şiir türünün ve şiir ortamı tutumunun bir ulusaşırılığa denk gelmesi. Batı veya Kuzey dışındaki ülkeler hep bir ‘modernite gecikmesi’ ile izlediler Batı’yı. Ancak zamanla şiirsel araçlarla el ele giden formal tarih gidebileceği bir son noktaya geldi. Serbest nazım bu konuda bir ölçü veriyor. Almanya’da ta 18. yüzyıla, Fransa’da 19. yüzyıla giden serbest nazmın tarihi ABD’de imajizm adı altında 20 yüzyıl başlarına düşüyor, bizde ise 1930’lu ve -40’lı yıllara. Her ülkede ayrı ama hepsinde olmak zorunda, çünkü bu, ölçülü uyaklı geleneksel şiirden çıkışın tarihi demek oluyor. Serbest nazım ayrıca şiirin her yerde büyük bir yaygınlık kazandığı, çünkü ölçü ve uyağın kalkmasıyla gündelik dilin serbest kaldığı ve böylece kolay anlaşılırlığın sağlandığı dönem oluyor. Bu da özellikle siyasi şiir için biçilmiş kaftan. Günümüz konjonktüründe bu kolay anlaşılırlığa dönülmesi tabii hiç şaşırtıcı değil.
Hans Magnus Enzensberger’in ta 1960’ta çıkardığı antoloji Museum der modernen Poesie (“Modern Şiirin Müzesi”), “müze” sözcüğünü kullanmasıyla şiirde modernleşme sürecinin artık kapandığını ilan ederek hayrete ve tepkiye yol açar. Hem fazla erken bir tarih oluşturması hem de avangarda dair biraz habersiz biraz da çaresiz olması itibariyle bir durum saptamasından öte Enzensberger’in kendi konum ve tercihini göstermekte kanımca. Tek başına Ernst Jandl bile çökertmeye yeterdi bu kapanış düşüncesini. Yine de kehanet doğruydu, çünkü serbest nazımla ulusaşırılığın birleştiği bir hattı görüyordu. Enzensberger bu yanıyla da yukarıda gözlemlediğim durumu ilk gören kişi.
Ve geldiğimiz noktada bir şiir enternasyonali oluşmuş. Örneğin dünyanın çeşitli yerlerinden şairler Berlin Poesiefestival’de bir araya gelip şiirlerini okuyor ve aynı zaman diliminde buluşmuş oluyorlar. Tabii bir sorun var: bu enternasyonalizm adına herkese yer verebiliyorlar çünkü iyiyle kötüyü ayıracak kıstaslardan yoksun kalmış bir haldeler. Nerede duracağını aynı biçimde bilemeyen izleyici de öyle, olmayacak sunumu ayakta alkışlayabiliyor, bu konudaki kararlarını tematik, o anki heyecana bağlı ve keyfi biçimde alabiliyorlar. Temel kıstasların yoksunluğunda bu olağan bir durum.
Nedense bu durumu şiirde görmek şaşırttı beni. Oysa pop müzik bunu çok öncelerden beri yapıyor ve eğlenceye yönelik müzik endüstrisi ile birlikte ulusaşırı bir ortak zevki fazla zorlanmadan kuruyor. ‘Ciddi’ ve ‘eğlence’ amaçlı müzikler ayrışıyor. Aynı durumu Hollywood sinemasıyla da yaşıyoruz. İş şiire gelince olmazmış sanıyorduk. Oysa o hep vardı. Peki şimdi ne değişen ne? Değişen, ulusaşırı bir kucaklaşmayı yaşıyor olmamız. Bu şiirler görece kolay çevriliyorlar. Modernite gecikmesinin de ortadan kalkmasıyla –içlerinde en ‘becerikli’ olanlardan başlamak üzere– kitaplar çevriliyor, “uluslararası” festivaller böylece şenleniyor. Kimseyi yormayacak bir kitlesel zevk böylece oluşmuş, ülkesine göre minik baharat varyasyonları kitlelere bir sokulma fırsatı olarak sunulmuş oluyor.
Ancak bu pop şiirin kriter eksikliği sorunu aşılamayacak bir sorun. Bir hareket göremiyorum içinde. Kendisi şiirin tarihinden bir şeyler almış, ama ona geri verecek bir şeyleri olmayan bir şiir – en azından şimdiki haliyle. Ama bunu kafasına takan da pek yok gibi. Belki de tam da böyle olması gerekiyor.
Neyse ki Franz Josef Czernin, Ulf Stolterfoht, Anja Utler, Herta Müller, Farhad Showghi ve daha birçok ad yerli yerlerinde duruyorlar. Şiir popu farklı ülkelerdeki benzerleriyle kaynaşırken avangart, deneysel, biçimse açıdan bilinçli şairlerin kendi ülkelerindense başka ülkelerdeki benzemezleriyle ortak paydaları çok daha büyük ve heyecan verici. Çevirileri genelde kolay değil, yayınevlerini kazanmak hiç kolay değil. Ama işte kendi ülkelerinin popundansa birbirlerine çok daha yakınlar, konuşacakları çok daha fazla şeyleri var.[*]
[*] Bunu 2006 yılında öngörmüş ve Thomas Eder’le birlikte Avusturyalı ve Türkiyeli deneysel şairleri buluşturacak bir proje tasarlamıştık: Gelenekle Deney / Experiment mit Tradition, Pan Yayınları, İstanbul, 2008.